EPHESUS’TAN EFES’E, KIRKINCA’DAN ŞİRİNCE’YE

 


 


EPHESOS’TAN EFES’E, KIRKINCA’DAN ŞİRİNCE’YE…


Güzel bir bahar sabahı, güneş yeni yeni ışıldarken biz gezi dostları yine yola düştük. Bu kez rotamız İzmir’e yaklaşık yetmiş – yetmiş beş kilometre mesafedeki uzak geçmişin oniki iyon kentinin en büyüğü ve en önemlisi Efes ile yakın geçmişimizden olan ve hala otantik yapısını koruyan Şirince.


 


Sabah otobüsümüzde neşe içinde yerimizi alıp yola koyuluyoruz. Aydı otoyolundaki Varan tesislerinde kahvaltı molamızı veriyoruz. Deneyimlerimizden şunu öğrendik ki iyi bir kahvaltı ile başlayan gün, sonrasında da iyi geçiyor.


 


Kahvaltı sonrası yola çıkıyoruz. Selçuk yakınlarında otoyoldan çıkıp Selçuk’un içinden geçiyoruz. Selçuk’un girişinde solda demiryolu köprüsünün altından geçen kavşakta ŞİRİNCE 8 km yazan yönlendirme levhasını hızla geçiyoruz. Otobüsümüz bizi EFES’İN Güneydoğusundaki Magnesia kapısında bırakıyor.  Buradan turnikelerden geçiyor ve rehberimizin etrafında toplanıyoruz. Bu kapıdan girmemizin nedeni bu kapıdan kuzey batıdaki Koresos kapısına kadar olan mesafenin iniş olması ve ziyaretçileri yormaması. Otobüsümüzde bizi bıraktıktan sonra geri dönüp kuzeybatı kapısına hareket ediyor.


Antik Efes kentinin ilk kuruluşu MÖ 6000 yıllarına, Neolitik dönem diye adlandırılan cilalı taş devrine kadar gider. Hititler döneminde kentin adı Apasas’tır. MÖ 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerinde yaşamaya başladığı liman kenti Efes MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezdiğimiz Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulmuştur. Helenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Asya Eyaletinin başkenti ve en büyük limanı olarak 200.000 kişilik nüfusa sahipti.


 


Antik dünyanın en önemli merkezlerinden olan Efes MÖ 4000 yıllarına dek giden tarihi boyunca uygarlık, bilim, kültür ve sanat alanlarında her zaman önemli rol oynamıştır.


Efes’teki ilk kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869 yılında başlamıştır. Bugün hala çalışmalarını sürdüren Avusturyalıların kazıları ilk olarak 1895 yılında Otto Benndorf tarafından başlatılmıştır. Avusturyalıların yanı sıra 1954 yılından bu yana TC Kültür Bakanlığı adına Efes Müzesi de kazı, yenileme ve düzenleme çalışmalarını sürdürmektedir.


 


Rehberimizden genel bilgileri aldıktan sonra mermer caddede ilerliyoruz. Zamanında üstü ahşap kaplama olduğu kabul edilen Odeon, odeonun karşısındaki caddede bulunan su deposu ve Vedius hamam kalıntılarını görüp yola devam ediyoruz. Sütunların süslediği Kuretler Caddesinde ilerleyerek iki Herakles kabartmasının da yer aldığı zafer takından geçerek Devlet Agorasına ulaşıyoruz. Giriş Altarı Efes Müzesinde, Domitian Heykelinin İzmir Arkeoloji müzesinde sergilenen önünde sunak bulunan MS 1.yy yapısı Domitian Tapınağını görüp hemen karşısındaki TRİAN ÇEŞMESİ’NE dönüyoruz. 5.20×11.09 metre boyutlarındaki bu muazzam yapıda İmparator Trianın kolasal heykelinin iki kat boyunca yükseldiği ve altından suların aktığı havuz çeşmenin önünde yer alıyor.


 


Celsus Kütüphanesine gelmeden Kuretler Caddesinin solunda Efes’in zenginlerinin yaşadığı konakların bulunduğu Yamaç Evleri görüyoruz Yakın zamanda restore edilerek orijinal durumlarına biraz daha yaklaşan bu evlerin duvarlarındaki freskler ve mozaiklerle süslü mermer kaplamalar Efes’teki yaşamın görkemi hakkında bize bilgi vermekte.


Kuretler caddesindeki en güzel yapılardan birisi olan Hadrian Tapınağını hayranlıkla izleyip Kuretler Caddesinin Mermer Cadde ile kesiştiği noktada Aşk Evini görüyoruz. Mermer yolda mermer üzerine kazılmış sol ayak ve kadın başı dünyanın ilk reklâm panosu olarak kabul edilmektedir. Aşk evinde bulunan mozaik kız portrelerinin bu evde çalışan kızlara ait olduğu sanılmaktadır.


 


Efesin en önemli ve görkemli anıtsal yapılarından biri de Agora’nın güney yanında bulunan CELSUS KİTAPLIĞI’DIR. Asya Konsülü Julius Celsus adına oğlu tarafından mimar Vitruoya yaptırılmıştır. Salonu çevreleyen 3 katlı galeriden duvarlara serpiştirilmiş pencerelerden ışık süzülür. Roma Mimari özelliklerini tümüyle yansıtan yapının ön cephesinin dekorasyonu devrin en güzel örnekleri arasında yer alır. Ön cephe kolonları arasında yer alan 4 kadın heykeli Akıl, Kader, İlim ve Erdem öğelerini sembolize eder.


Mermer Caddede hayranlık ve hayretle ilerlerken gittikçe yükselen güneşte sıcaklığı ile kendini hissettirmeye başladı. Celsus Kitaplığının ardından Magnesia kapısından Koresos kapısına kadar uzanan ve altından denize kadar uzanan kanalizasyon sisteminin geçtiği 400 metrelik Mermer Caddede ilerliyoruz. Bugün giriş kapısı ve agorayı çevreleyen sütunları ile dikkat çeken Ticaret Agorasının karşısında Efes’in en görkemli yapısı olan, bugün bile önemli konserlere ev sahipliği yapan 25.000 kişi kapasiteli Tiyatro ile karşılaşıyoruz. Tiyatronun ön kısmında oldukça sağlam ve iri taşlardan yapılmış soyunma yerleri, her biri 22’şer basamaklı üç bölümden oluşan üç katlı seyirci bölümü, 18 m yüksekliğindeki sahnesi, sahnenin görülebilmesi için oldukça dik inşa edilmiş tribünleri ile sapasağlam ayakta olan tiyatronun akustiğide çok iyidir.


 


Tiyatroyu gezip, akustiğini test edip ve fotoğrafladıktan sonra gittikçe yükselen güneş ve artan sıcaklıkla birlikte Liman Caddesine yönelip Liman hamamlarını hızla geçerek Kuzeybatı kapısında bizi bekleyen otobüsümüze ulaşıyoruz. Su ve hediyelik eşya satan dükkânlardan alışveriş için 15 dakikalık bir mola veriyoruz.


Tarih içinde yaptığımız yaklaşık 3,5 saatlik bir yolculuğun ardından serin suyla elimizi yüzümüzü yıkamak ve susuzluğumuzu gidermek iyi geldi. Enerjimizi yeniden toplayıp bu kez daha yakın tarihe bir göz atmak için Aya suluk’a –Selçuk- hareket ediyoruz.


 


Önce, Selçuk Kalesi ve St. Jean Kilisesinin bulunduğu tepenin batı yamacındaki İSABEY CAMİİ’Nİ ziyaret ediyoruz. Dikdörtgen planlı caminin kitabesinden öğrenildiği kadarı ile 1375 yılında Aydınoğlu İsa Bey tarafından yaptırılmıştır. Ödemiş Birgi, Tire ve Selçuk ta hüküm süren ve 1400 lü yıllarda Osmanlı Egemenliğine giren Aydınoğulları beyliğinden kalan bu cami Osmanlı Döneminden sonra önemini kaybetmiş ve kendi haline terkedilmiştir.


Camii gezdikten sonra aynı tepe üzerinde VII – VIII. Yüzyıllarda Arap Akınlarının yörede etkili olması sonucu Bizanslılar zamanında yapılmış ve şehri koruma altına alan kaleyi geziyoruz. St Jean kilisesinin bulunduğu alanın çevresi 20 kule ve onları birbirine bağlayan surlarla çevrilmiştir. Selçuklular ve Osmanlılarda bu kaleyi onarmış ve daha güçlendirerek kullanmışlardır.


 


Artık tarih bitiyor. Karnımızda iyice acıktı. Otobüsümüze biniyor ve dik, dar ve dönemeçli bir yolda zeytin ağaçları ve mis kokulu sarıçiçekli katırtırnakları arasından Şirince’ye tırmanıyoruz. Yaklaşık 8 km sonra köyün girişindeki geniş otoparka aracımızı park edip önce yemek sonrada bu güzel otantik köyü keşfetmek ve tadını çıkarmak için dağılıyoruz. Bir öğleden sonra tamamen buradayız.


 


Şirince gezginleri için ilk durak eski ilkokulun bahçesinden başlar. Bugün güzel bir restorana çevrilen okulun bahçesinden manzarayı ve köyün genel görünümünü izlemek çok keyifli. Daha sonra yukarı doğru ilerleyip Aşağı Kiliseye ulaşıyoruz. Burada Şirinceli kadınların el işleri, ev yapımı şaraplar, yörenin zeytinleri ve zeytinyağları satılıyor. Alışverişi sonraya bırakıp, dar Arnavut kaldırımı taş döşeli sokaklardan yukarı doğru tırmanıyoruz. Oymalı pencere kapakları ile dikkati çeken evin kapısında güler yüzlü bir teyzem yöre şivesi ile bizi evini gezmeye çağırıyoruz. Bu konuksever köylü teyzemizden öğreniyoruz ki, evi “ Başka olur ağaların düğünü” adlı televizyon filminin çekildiği mekânmış. Konuksever teyzemizle biraz sohbet edip onarılıp müze niteliği kazandırılan Yukarı Kiliseye tırmanıyoruz. Kiliseyi, çevresindeki evleri görüp en güneyde dere yatağından karşı mahalleye geçiyoruz. Oradan ikiz ve görkemli ev örneği olan yapıyı, çamaşırhane sokağı, 1890 tarihli altından sokak geçen evi görerek restoranların yer aldığı köy meydanına iniyoruz.


Çeşitli yemek seçenekleri arasından ot haşlamaları, yaprak sarması ve güveçten oluşan menümüzü seçip ev yapımı şarabımızı da söyleyip, tipik şirince evlerinin ve doğasının oluşturduğu panoramayı izleyerek yorgunluk atıyoruz.


 


Şarabımızı yudumlarken, Dido SOTIRIYU’NUN “ Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabında anlattıkları geliyor aklıma, daha önce adı Kırkınca olan, ağırlıklı olarak Rum’ların yaşadığı köy 1922 deki mübadeleden sonra Yunanistan’dan gelen göçmen Türklerin yerleşimine veriliyor adı da Çirkince oluyor. Gelgelelim dönemin valisi bu köyü ziyaretinde köyün güzelliği ile adını bağdaştıramıyor ve Şirince olarak değiştiriyor, “ Dağlarından yağ, bağlarından bal akan, cennet böyle bir yer olmalı dedirten bir yaşamdan savaşın acımasızlığında savrulan ve sonuçta doğduğu toprakları terk edip Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Aleko’nun yaşam öyküsü. İçim burkuluyor ve bir kez daha savaşa lanet ediyorum.


 


Gün akşama dönerken otobüsümüzün yanında toplanıyoruz ve yorgun ama mutlu evlerimize dönüyoruz.


 


 


 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*