Edinburgh – Glasgow

Yıllardır beklenen, istenen, özlenen İskoçya gezisi, bir iş gezisinin Londra aktarması ile olmasıyla hayata geçti. Hava yoluyla intikal ettiğim Edinburgh’un minik havalimanında, minik bavulum, British Airways’in azizliğiyle Heathrow’da kaldı. “Minik” bir aksilikle başlayan Edinburgh gezisine, bavulum benden 12 saat sonra gelebildi…

Çok küçük bir havaalanı, şehre de oldukça yakın. Şehre kalkan otobüsler hemen havaalanının önünden kalkıyor. Waverly Bridge son durak, otobüsten daha inerken gayda sesi insanı karşılıyor. İşte o vakit insan anlıyor ki, evet İskoçya’dayım.. Waverly Station tam Old Town ve New Town arasında. Bu istasyondan Glasgow’a, Londra’ya trenle kalkıyor, birazdan tekrar geleceğiz zaten istasyon bölümüne.. Gaydaya eşlik eden, yemyeşil manzarayı paylaşayım:





Castle Rock Hostel, adından da mütevellit Edinburgh Castle’in hemen altlarında. Çok güzel bir hostel, sırayı beklerken içeride piyano odasında kitap okuyorum. Piyano eşliğinde.. Eski ve tarihi bir bina, elimde Harry Potter, ve piyano da çalıyor. N’apalım bavulu da gelmesin ya derken buluyorum kendimi.. Odalar oldukça temiz, çalışanlar iyi, sonuç olarak gördüğüm en iyi hostel.

Şehir içinde, otobüs ile ulaşım mümkün ancak yürümeyi severim derseniz, neredeyse her yere yürüyerek ulaşmak mümkün.. 2 günde old-new town’u gezebildim. İlk gün, Castle, Whisky Museum, Grassmarket’i de içine alan bütün sokaklara girdim çıktım. Sanki arabalar olmasa, ortaçağda yaşıyor veya Hogwarts’ta gibi hissediyor insan. Eski binalar ama her biri şato gibi, karanlık, çok da kalabalık olmayan sokaklar, dar merdivenli geçitler.. Evet, galiba mutlu olabileceğim şehri buldum! Ama soğuk, çok soğuk…





JK Rowling’in Harry Potter’ın ilk kitabını yazdığı söylenen Elephant House’a gitmeden olmaz. Çok şirin bir cafe, amma velakin o kadar kalabalık ki. Kendime bir kahve içmelik yer açmayı başarıyorum. Ayaklar şişmiş, burun kırmızı soluklanıktan sonra, yürümeye devam.. Turist değilim ben buradakiler gibi bir gün geçireceğim diyerek, önüme gelen her sokağa girdikten sonra, karnımın zil çalmasını kendime geldim. New Town taraflarında Sainsburry var, soğuk – sıcak birçok yemek bulmak mümkün. Nevaleleri aldığım gibi, yüzünü gösteren güneşi parkta yakalamaya karar verdim.. Kasiyere dediklerini 3 kez tekrarlattıktan sonra ben böyle yeşil görmedim diye diye parka koştum.





Akşamları Grassmarket’ta yemek için güzel yerler var. Yanına da bir Caledonia birası iyi gidebilir. Brewery House bulup hemen çeşit çeşit biraları tadabilirsiniz. Ben viskiden pek anlamadığım için,binlerce viski olan dükkanlara sadece görsel olarak yaklaştım, aaa ne kadar güzel şişeler demekten başka bir faaliyetim olmadı bu alanda.

Şehrin altını üstüne geirdikten sonra, highland tecrübesi için yeterince vaktim yok diye düşünerek, şehrin hemen dibinde bir highland tecrübesi yaşayayım dedim..  O da mümkün, İstanbul’da bunun hayali bile zor olsa gerek ama Edinburgh’un hemen yakınların bir trekking alanı var.. Evet şu gördüğünüz tepeye şehir mekezinden yürüyerek ulaşıyorsunuz. Yol üstündeki şirin tea room’ları da atlamayınız.. Holyrood parkı görünce, ham vücudum bu tepeye nasıl çıkacak desem de, insan doğaya kendini kaptırınca, oluyormuş be dostlar.. Çıkılan tepe kayıtlara geçsin:




Bir gün bile bu işe ayrılabilir, öyle güzel bir yer! Tek başıma nasıl dağa çıkayı, yok artık, kaçırırlar beni, gazozuma ilaç atarlar falan diye düşünmeyin. Birçok insan zaten parkta vakit geçiriyor.. Hali olur da aklınıza gelirse diyerek, Türk filmleri beynimize biz blmeden bu şekilde sirayet ettiği için.

Edinburgh’da geçen güzel günlerin ardından,açıkçası Glasgow beni açmadı.. Tren yolculuğu çok güzel olsa da, modern bir şehre heme adapte olamadım. Gün içerisinde birçok tren seferi var, ben de çok fazla oyalanmadan Edinburgh’a geri döndüm.

Vakti olan herkese mutlaka 3 günlük Highland turu almalarını  öneririm. En son gün hostelde konuştuğum birçok insan çok memnundu bu turlardan aldıklarına. Hostellerde, otellerde, her yerde bilgi var.. Ben göremedim ama siz şu enteresan ineklerden görmüş olursunuz..

Bir de çok önemli: Edinburg değil Edinbraaa.. Anlamıyor kimse, aman..

İşte efenim, 3 günlük İskoçya gezisi, doyamadan bitti.. Daha giderken, tekrar geleceğim cümlesi de bana eşlik etti.

8 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Listemde olmayan diyarlardan haber getirdiniz,ne de iyi ettiniz.Nedendir bilinmez şu ada İngiltere sine biraz uzak olmuşumdur…Ama sizin güzel anlatımınızla,şu an sempatik geldi…

  • NEŞE dedi ki:

    Size sevgi ile “Hoşgeldiniz “demeyi bile unuttuk güzel yazıyı görünce..İyi ki aramızdasınız..

  • rome_o dedi ki:

    aramıza hoşgeldin. Yazı uslubun çok güzel .

  • giderayak dedi ki:

    teşekkürler ederim güzel yorumlariniza…

  • Suzandan dedi ki:

    sevdiğim yerler hakkında yazılanları okumayı çok seviyorum..flashback oluyor resmen 🙂 ellerinize sağlık..
    glasgow’un limanıda çok meşhurdur. çok eski publar,binalar,200-300 yıllık tekneler,kayıklar ..

  • sevgimm dedi ki:

    o yeşil manzarada takıldım kaldım

  • mugeyidogan dedi ki:

    ilk yazı ama güzel yazı, hoşgeldiniz…

  • Zeynep dedi ki:

    yazınızdan da anlaşılan keyifli ve güzel bir gezi geçirmişsiniz ayrıca yazı uslubunuzda gerçekten güzel :))

sevgimm için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*