Edinburg her mevsim cömert


Edinburg’a Londra’dan uzuun sayılabilecek bir sürede, 11 saatlik otobüs
yolculuğuyla geldim. Londra’da herkes sözleşmişçesine beni otobüs yolculuğundan
caydırıp, trene ikna etmeye çalıştıysa da oralı olmadım. Hatta
da anlamsız
buldum ısrarlarını. Süre çok uzunmuş, koltuklar darmış, yolcular baharatlı
yemek yermiş de çevredekileri umursamazlarmış, falan filan… Buraya kadar her
şeyi anlarım ama şimdi söyleyeceklerimi, hele İngiltere’de yaşayacağımı
söyleseler dünyada inanmazdım. Londra Victoria Coach Station’dan bindim
otobüse. Bizim Esenler‘le Harem kırması. Yani ne iyi ne kötü. Bütün yolcular
terminale girdikten sonra, monitörlerden hareket saatini ve otobüsün yanaşacağı
kapıyı görebiliyor. Ben de öyle yaptım. Kapıya yakın bir yere oturdum, saatimi
bekliyorum. Kalkış saati yaklaştığında herkes de bir hareketlilik oldu. Herkes
şimdi kapıya yığılmış durumda, gayri ihtiyari ben de. Olanlara anlam vermeye
çalışıyorum bir taraftan ki bilete bakınca jetonun düştü. Bilette koltuk
numarası yok!!! Tam nasıl olacak derken kapılar açılmaz mı!?. Sağımdan solumdan
sıkıştıranlar, yandan hızlıca koşup ön safha girmeye çalışan uyanıklar hep
birlikte görevlinin ancak koluyla işaret edebildiği otobüse doğru
koşturuyoruz. 

Otobüsün tek kapısı var, önünde de bir görevli. Sıralandık bekliyoruz.
Her şey tecrübe işte! İşi bilenler beni başlardan orta sıralara bıraktılar
bile. Sanırsınız ki, Avrupa’nın en medeni ülkelerinden birinde değil de bir
Ortadoğu ülkesinin otogarındayız.

Kapıdaki görevli biletleri kontrol ettiğini içeri alıyor. Hala
yanlardan girmeye çalışanlar var. Görevli çok abartılı yapanları kimi zaman
kibarca kimi zaman sert şekilde uyarıp içeri almıyor. Oh, bu iyi işte! Bana
sıra gelecek gibi değil. Otobüs neredeyse doldu. Eeee, binemezsem ne olacak?..

Bu arada kalkış saatini birkaç dakika geçtik bile. Manidar bekleyişimiz
sürüyor. Başka bir görevli sayım yapmak için otobüsün içine girdi. Müjde! Bir
kişilik daha yer varmış. Bu sefer işi şansa bırakmaya niyetim yok. Ufak bir
dirsek darbesi ve kıvrak bir vücut hareketiyle çaktırmadan öndekini ekarte edip
görevliye yaklaşıyorum. Artık burun burunayız. Başarmak için artık saniyeler
var. Görevli de ağırdan aldıkça alıyor. Son koltuk için en iyi (!) adayı bekler
gibi bir hali var. Saatler gibi gelen saniyeler sonra benim bilete bakıyor. Neyse
temiz. İçerdeyim. Hani neredeyse İngiltere gümrüğünde bu kadar takılmadık. Ha,
bu arada binme başarısı gösteremeyenlere ayrı bir otobüs kalkacakmış. Peki,
ikinci otobüse binemeyenler olursa? Neden bilet numarasına göre satış
yapmadıklarını aklım bir türlü almıyor.

İçerisi ayrı bir alem. Son koltuk arka sıralarda, 100 kiloluk siyahi
bir ablanın yanı. Kapladığı iki koltuğun birini rica ettim. Biraz bozuldu mu,
bana mı öyle geldi? Görünen o ki beni yeni bir macera bekliyor, ancak çok
uzattım, dilerseniz bu ayrı bir yazının konusu olsun. Netice de değdi mi
derseniz, yanıtı ilerleyen satırlarda birlikte okuyalım.

Otobüsten indiğimde sabahın oldukça erken saatleriydi. Kapalı, kasvetli
bir hava. Bir de buna soğuk, yağmur, rüzgarı da eklerseniz Edinburg’un bana
sürpriz bir hoş geldiniz partisi hazırladığını hemen anlardınız. Bütün bu
olumsuz sayılabilecek koşullar bile şehrin tarih, sanat kokan güzelliğini
gölgelemiyor. Hatta ona hüzünlü bir çekicilik kattığı bile söylenebilir.

Çok fazla uyuyamadığım için ayaklarım yorgun bedenimi taşımakta zorluk
çekiyor. Yemek yiyip, biraz soluklanmazsam kendime gelemeyeceğim. Otobüs
terminalinden çıkınca şehir merkezini biraz haritamın yardımıyla biraz iç
güdülerle elimle koymuş gibi buluverdim. Yol üzerinde kahvaltı için açık bir
yer arıyorum. Alternatifler yine Burger King ile Mc Donald’s gibi. Ancak her
ikisinin de sabah menüleri damak lezzetime hitap etmiyor. Üstelik Mc Donald’s menüleri
istisnasız domuz etiyle hazırlanmış. Birkaç sokak daha dolaşınca Starbuck’s
çıktı karşıma. Şu Amerikalılar da olmasa aç kalacağız! Bir meyve suyu bir de
soğuk sandviçle sağlıklı ama ne kadar lezzetli olduğu şüpheli, bir kahvaltı
ettim. İçerisi de sıcacık, çıkası gelmiyor insanın. Saatler “makul”u
gösterdiğinde başladım İskoçya’nın bu büyüleyici başkentini gezmeye.

İlk dikkati çeken, bütün kente nüfuz etmiş, tarihsel mimari doku. Mevsim,
gün, saat kavramı olmaksızın bir anda çarpıveriyor sizi. Şehrin en hakim
noktasında kurulmuş vakur görünüşlü kalesi, kiliseleri, adım başı müzeleri,
meydandan yükselen dokunaklı gayda sesi, kütüphanesi hatta yol boyunca sıralanmış
sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları hep bu tarihsel havayı tamamlıyor. Bu
tabloya bir de şehri sarmalamış yemyeşil tepeleri ekleyin. İşte size kısa yollu
Edinburg tarifi. İskoçya’yı ziyaret etmiş herkesin ağız birliği etmişçesine,
“İskoçya’yı, bilhassa da Edinburg’u mutlaka görmelisin!” demesinin altında
yatan bu olsa gerek.


Şehrin turistik buluşma noktası, İskoçlar’ın Dünya Kültür Mirası
Listesi’nde yer almasıyla övündükleri Old Town. Burayı merkez kabul ederek iki
günlük bir program yaptım. İlk durak St. Giles Kilisesi. Bizde her şehrin bir merkez
camii olur ya burası da Edinburg’un merkez kilisesi. Özellikle her birinin ayrı
hikayesi olan vitraylarına hayran oldum. İçeride telaşlı bir tören hazırlığı
vardı. Fazla rahatsız etmemek için bir süre seyredip çıkıyorum. Akşama kadar
St. Andrew Meydanı, Grassmarket Bölgesi, İskoçya Ulusal Müzesi, Parlamento
Meydanı, Edinburg Halk Kütüphanesi, Mc Donald’s (!) gibi tarihi ve turistik
yerleri gezdim.

Bu arada öyle bir şemsiye seçmişim ki gelirken, evlere şenlik. Daha ilk
ters esintide kırılıverdi, attım. Bere de fayda etmeyince yağmur ve soğuk içime
işledi. Artık dayanılmaz bir hal alan yorgunluk da cabası. Yoğun yağmur
altında, hostelin yolunu tuttum. Bakalım nasıl çıkacak? Her zaman olduğu gibi
hostelworld.com’dan seçtim. Merkez’den 15 dakikalık bir yürüyüşle, kolayca
buluyorum.

Rezervasyon kağıdımı deklare edip odama çıkıyorum. Odam 6 kişilik. İki
yatak dışındakilerin hepsi dolu gibi. Kimsecikler yok etrafta ama o
kimseciklerin çantaları gelişi güzel savrulmuş odanın içine. Hemen uyumak
istiyorum ama daha çok erken. Şimdi uyursam uyku ritmim bozulacak. En iyisi
birkaç saat oyalanmak. Her hostelin iyi tarafları da kötü tarafları da. Bu
hostelin en iyi tarafı mutfağını istediğiniz gibi kullanabiliyorsunuz. Micro
dalga fırından buzdolabına kadar içinde yok yok. Yakınlardaki bir marketten
piza, meyvesuyu vs. bir şeyler alıyorum akşam yemeği için. Ziyafet çekeceğim
hesapta ama fazla dikkat etmemişim, piza organik çıktı. Bu ne demek? Şu demek.
İnce, yuvarlak ve yassı bir suntanın üstüne büyüteçle serpiştirilmiş domates,
biber, peynir hayal edin, işte o demek. Az kaldı dişlerim kırılıyordu. Ama
n’aparsın, yaban ellerde aç kalmak da var. Sonuna kadar afiyetle (!) yedim.

Yemekten sonra biraz daha oyalanmak için televizyon odasına geçtim.
Yarı açık gözlerle, rahat koltukta hafif kaykılmış, ha uyudu ha uyuyacak bir
halde ekrana bakıyorum. Yok böyle olmayacak, daha çok erken. Uykum açılsın diye
duş almaya karar veriyorum. Banyolar tek kelimeyle müthiş. Tertemiz olmasının
yanında misafirler için traş köpüğünden şampuana, diş macunundan sakız gibi
havlulara kadar her şey titizlikle düşünülmüş.

Duştan sonra televizyon odasına geri döndüm. Televizyonda tandık bir
program. Hani bir zamanlar “Aileler Yarışıyor” adıyla bizde de gösterilirdi ya,
işte o. Sevimli mi sevimli bir dedeyle oturduk, izliyoruz.  Dede diyorum çünkü her halinden belli,
yaşayan bir çınar. Hostelde kalmanın en güzel tarafı da işte bu. Dünyanın iki
farklı kültürüne de ait olsanız hemen kaynaşıveriyorsunuz. İsmini de
öğreniyorum, yaşını da. Tam 77 yaşında Roy Dede. Yorkshire’da yaşıyormuş.
Emekli bir matbaa işçisiymiş. Edinburg’a turist olarak gelmiş, 3-4 gün kalmayı
planlıyormuş. Adanın tüm kuzeyinde yaşayanlar gibi aksanı biraz ağır ama bir
süre daha rahat anlıyoruz bir birimizi. Dedenin belli ki vakti bol, sohbet
koyulaştıkça koyulaşıyor. Ben ağzım kulaklarımda, uykuya direnmeye çalışıyorum
ama nafile. En sonunda müsaade isteyip vedalaşıp, odama çekiliyorum. Ancak o da
ne. Roy Dede’de bizim odada kalıyormuş. Biraz da odada sohbet edip uykuya
teslim ediyoruz kendimizi.

Sabah alışageldiği gibi erken kalktım. Uyku iyi geldi. Kendimi gayet
dinç hissediyorum. Dede, benden de erken kalkmış. Belki kahvaltı ediyordur,
bekli gitmiştir. İndiğimde göremedim dedeyi, gitmiş. Tüh, vedalaşamadık.


Bugünkü programda kaleyle birlikte en sevdiğim şey, turistlerin pek de
yapmadığı üzere arka sokaklara, uzak mahallere yürümek var. Hava şansıma hem
biraz daha sıcak hem de kısmen güneşli. Önce meşhur kaleye yürüyorum. Etraf
turistten geçilmiyor. Dıştan biraz kalenin fotoğrafını çekiyorum. Edinburg,
bugün müthiş fotoğraflar verecek bana belli. Keyfim yerinde. Saatlerce
geziyorum. Yeni rotam, okyanus. Epey uzakta olduğu için haritamda görünmüyor
aman ne gam! Sora sora Bağdat bulunur. Bir yere kadar haritadan gidiyorum.
Sonra harita bitiyor. Şimdi heyecanım iki katına çıktı. Sürprizler olmasa hayat
çekilir mi?.. İskoçya Parlamentosu’nun bile önünden geçtim. Yol üzerinde biri
oyuncak müzesi olmaz üzere iki müze daha gezdim. Bu oyuncak müzesinin bir
benzeri bence daha güzeli ülkemizde bulunuyor. Değerli yazarımız Sunay Akın’ın kurduğu
Erenköy’deki müzeyi bu yılın başlarında gezmiş ve çok etkilenmiştim. Kısa bir
süre de olsa çocukların dünyasına girmek, çocukluğumu hatırlatan, bir kısmı
benim de oynadığım oyuncakları görmek kendimi çok iyi hissettirdi. Dünya ne
garip. Fabrikasında çocuk işçi çalıştırıp, körpe bedenlerden rant sağlayanlar,
geleceklerine ipotek koyanları da insan olarak adlandırıyoruz; bir zamanlar
çocuk olduğunu unutmayıp, onlara kocaman bir dünya yaratmaya çalışanları da.

Neyse, biz yürüyüşümüze devam edelim. Bir ara şu yolu bir sorayım artık
dedim. İyi ki de öyle yapmışım, yanlış yoldaymışım çünkü.

Birinin tavsiye ettiği kestirme bir yoldan okyanusa giden ana caddeye çıkmam
gerekiyor.  Edinburg’un arka sokakları
bile tarih kokuyor. Fotoğraflaya fotoğraflaya yürüyorum. Epey bir zaman sonra
doğru yolu bulabildim. Haritadan çoktan çıktığım için ne kadar yolum var hiçbir
fikrim yok bu arada. Saatler geçmiş, karnım açlıktan zil çalıyor. Yine bir
Amerikan mucizesi, Kentucky Fried Chicken’da mola veriyorum. Görevlilerin
siması da aksanı da tanıdık. Tahmin ettiğim gibi Hintli’lermiş. Geçen yıl
Hindistan’daydım diyorum memnun oluyorlar. Bombay’danmış genç. Bir taraftan
yemek yerken Hindistan üzerine konuşuyoruz biraz, ağzı kulaklarına varıyor.
Memleket özlemi çektiği her halinden belli. Bilirim kardeş diyorum içimden. Bir
dahaki sefere Bombay’a da gitmeye söz veriyorum.


Altıma yapmama çeyrek kaldı. Yemek yediğim KFC, bir cep şubesi olduğu
için tuvalet bulma hayalim suya düşmüştü. Şimdi hem tuvalet hem de okyanus
arıyorum fellik fellik. Yine bir saat yürüyünce bir alışveriş merkezi gördüm.
Daha doğrusu bir süper market. Görevlilere sordum. İki sokak ötede kapalı yüzme
havuzu varmış. Koştura koştura buldum. İçerisi ana baba günü. Halk günü müdür
nedir, bütün çekirdek aileler, teyzeler, amcalar, dedeler havuzda. Hani iğne
atsan yere düşmez derler ya, öyle işte.

Çıkınca bana bir rahatlama geldi ki sormayın. Dünya yıkılsa, okyanuslar
taşsa umurumda değil. Tabii ben bu havuzun derdinden iki sokak arkaya dalınca yön
duygumu kaybettim. Sahi, neredeyim ben? İlk geçene yapıştım: “Hemşerim okyanus
nire?”

Haberler iyi, fazla kalmamış. Ben okyanus deyince herkes sözleşmiş gibi
Terminal 5’e mi diyor? Soramadım da o ne diye. Evet evet, diyorum. Bir saat
yürüyünce okyanus göründü, Terminal 5 de… Meğerse bir alışveriş merkezinin
adıymış Terminal 5. Bizde bu alışveriş merkezi çılgınlığı başlamadan önce,
mesela İngiltere’ye ilk geldiğim 96’larda enteresan gelirdi alışveriş
merkezlerini gezmek. Şimdiyse hiçbir cazibesi yok. Ne çare ki ayaklarda derman
kalmadı. Ayaklarım aklımı ikna etti, hep beraber girdik içeri. Daha Kasım’ın
başında olmamıza rağmen alışveriş merkezinin konsepti yeni yıla dönmüş bile.
Her yerde kırmızı-yeşil yeni yıl renkleri. Sokakların neden kalabalık olmadığı
da anlaşıldı, içerisi tıka basa dolu. Kafeler, mağazalar, sinemalar her yaştan
mutlu İskoçlar’la dolu.

Alışveriş merkezinin okyanusa bakan yüzünü camdan yapmışlar, manzara
bütün muhteşemliğiyle gözler önünde. Sıkılana kadar okyanusu seyrettim. 40 yaş
hayalim yelkenliyle açık denizlerde seyretmek. Kısmet olur mu bilmem ama ufukta
bembeyaz kuğuya benzeyen teknemle kendimi hayal etmekten alıkoyamadım. Aaah
ah!..

Londra otobüsüm 20:00’de. Vakitlice dönmek gerek deyip otobüs durağına
yöneliyorum. Gelirken numaraları kontrol etmiştim ama aksilik olmasın diye
yolunu sormaya hazırlanıyorum şoföre:

– Is this the bus which goes to Old Town? *

Cevap şöyle:

– Blap gup loboda puf!

Yani ben öyle anlıyorum en azından. Edinburg’a vardığımdan beri hiç bu
kadar baskın bir İskoç aksanıyla karşılaşmamıştım. Markette, kafede, hostel’da
tesadüf ettiğim bütün İskoçların aksanları anlaşılabilirdi. Londra’da o kadar
çok uyarmışlardı ki korktuğum başıma gelmeyince bayağı rahatlamıştım. Ancak bu
defa durum farklı. Baltayı fena taşa vurduk. Bineyim mi ineyim mi? Yahu,
diyorum kendi kendime, şoförün bir sonraki adımımı bekler bakışları arasında,
“Battı balık yan gider. Daha zamanın var nasıl olsa. Yanlış çıksa ne yazar.
Yeni bir yer daha görmüş olursun, fena mı?”

Neyse, otobüs doğru çıktı. Merkeze geldiğimde hava kararmaya yüz
tutmuştu. Fotoğraf makinem bayram edecek. Edinburg, giderayak yine harika
pozlar veriyor bana. Hele kale, ışıklandırılmış haliyle uzaktan nefes kesici.
Dayanamayıp bir kez daha kapısına kadar gidiyorum. Tahmin ettiğim gibi önündeki
meydanda sabahkinin aksine turist murist kalmamış.

Son yemeğimi yedikten sonra otobüs saatini beklemek için Starbucks
Cafe’deyim yine. Bu defa tercihim iki gündür içime işleyen soğu kırmak için
elbette sıcacık bir kahve. Kulağımda müzik, dünden beri yaşadıklarımı düşünüyorum.
Hepsi unutulmazdı. Önce 11 saatlik otobüs yolculuğu, müzeler, Roy Dede,
okyanus… Tek aklımda kalansa, dillere destan İskoçya dağlarını arşınlayamamak.
İskoçya için Birleşik Krallığın outdoor sporları başkenti diyor masadaki
broşür. Bu defa kısmet olmadı ama gelecek sefer, kamp yapmak, trekking keyfi
yaşamak, belki de kim bilir motosiklet sürmek için kendime söz veriyorum.

 

* Old Town’a giden otobüs bu
mu?

 

13 yorum

  • MIYU dedi ki:

    çok samimi, çok güzel bir yazı. Paylaşımınız için teşekkürler, fotoğraflarda ayrı güzel. Ellerinize sağlık

  • enise dedi ki:

    Sevgili İhsan içten ve akıcı anlatımın, ayrıca fotoğrafların süüppper! Zevkle okudum.Ellerine sağlık.

  • rome_o dedi ki:

    harika bir gezi / anı yazısı olmuş.. yazının ritmi harika .. fotoğraflar çok güzel..
    not : londradaki otobüse binme macerandan sonra türkiyemle guru duydum :))

  • cnr_mtnt dedi ki:

    sokakların temizliği gerçekten çok muhteşem görünüyor.. çok eğlenceli bir yazı olmuş.. bide yazı boyunca okyanusu bulmaya çalıştınız ve sonunda da buldunuz ama fotoğraf yardımıyla neden bize göstermediniz 🙁 :)) ellerinize sağlık.. keyifle okudum..

  • yaprak dedi ki:

    çok keyifli bir yazı olmuş, otobüste yasanan koltuk karmaşasını ben de rus uçaklarında yaşıyorum:) elinize saglık…

  • oymakas dedi ki:

    Cok guzel bir yazi. Eline saglik. Briyanya keyifli bir yer. Sehirleri de kirsali da cok guzel ve kita Avrupa`sindan cok degisik. Yolculugun bana otobusle Almanya`ya gidisimi hatirlatti. 2 gun boyunca ayagimin altinda erzak cuvallariyla taa Koln`e kadar seyahat etmistim. Bir daha tovbe ettim.

  • mcatullus dedi ki:

    Çok içten ve akıcı bir anlatım… Elinize sağlık.

  • ihsanonder dedi ki:

    Arkadaşlar, çok naziksiniz. Hepinize çok teşekkür ederim. Vakit ayırıp okuduğunuz, hele de yorumlarınızı paylaştığınız için sizin de yüreğinize sağlık…

  • abt_smyrna dedi ki:

    Kendimi buldum yazının içinde an an dakika dakika. Ben de bir şeyler yazarken bu şekilde yazmayı tercih ediyorum. gerçekten çok güzel olmuş tebrikler.

  • Libraryliving dedi ki:

    tebrikler;
    fotoğraflar da yazı da harika olmuş(lar)!

  • hburcu dedi ki:

    Samimi ve güzel bir yazı olmuş. fotoğraflarda güzel. Ellerinize sağlık.

  • papiblue dedi ki:

    Fotolar ve içten anlatim icin tesekkürler. Edinburgu biz de çok begenmistik ve ne tesadüf ki starbucks bizim de her acidan cok yardimimiza kosmustu.

  • elvos dedi ki:

    Cevap şöyle:

    – Blap gup loboda puf!

    hahah gercekten guzel bir anı yasamıssın darısı basıma diyerekten tesekkurlerımı sunarım gercekten guzel bır yazı olmus 10..

hburcu için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*