DÜNYANIN YARISI “NİSFU CİHAN” İSFAHAN (MI?)

28.07.2008 PAZARTESİ


 


06.56’da İsfahan’dayız.


 



Çok büyük bir şehir, bir metropol olarak göründü girişte gözüme. Dev binalarla kaplı modern bir şehir. Bu ilk hayal kırıklığı oldu bende İsfahan’la ilgili olarak. Nısfı cihan İsfahan’ı ben başka türlü hayal etmiştim hep nedense. “Dünyanın yarısı” İsfahan başka olmalıydı sanki.


 


Gece yarısı için Tahran’a dönüş bileti aldım 5.000 tümene.


 


Dün Sadi’nin kabrinden dönüşte son bir kare daha çekmek istediğimde kartın dolu olduğu mesajını vermişti makinem. Şüheda meydanında yürürken Tasviran adlı bir fotoğrafçı görünce hemen girdim. Hafıza kartındaki fotoğrafların cd’ye aktarılması istedim. Bir cd için 1.000 tümen istediler. Kabul ettim. Ama iki cd’ye ancak sığdı kartın içindekiler. Fotoğraf aktarımını yapana bayana kontrol edelim, İstanbul’da boş cd’lerle karşılaşmayayım deyince gülümsedi. Kontrol ettik birlikte.


 


Keşfetmek için yürümeye devam ediyoruz İsfahan’da.


 


Bu kez otobüse bindik. Meydanı Hüseyin’de indik. Oradan yürümeye devam ettik. Yolumuz Tabiat Tarihi Müzesi’ne çıktı. 10.000 riyale müzeye girdik. Biletçiden bileti kontrol ettikten sonra geri vermesini istedim. Kaşe basıp geri verdi biletimi. Diğer biletleri toplayıp geri vermiyordu oysa. İçeriye girince taşlardan, bitkilerden, hayvanlardan, kavanozlardaki insan ceninlerine kadar pek çok objeyle tarihine yolculuk yapıyorsunuz tabiatın. 


 



Çıkarken müzeyi tanıtan bir program çekimi yapan tv ekibiyle karşılaştık müzenin bahçesinde.


 


Yürümeye devam ederken bir anda kendimizi çok farklı bir yerde bulduk: Meydanı İmam. Dört tarafı süslü yapılarla çevrili olan meydanın ortasında faytoncular duruyordu. Her çeşit el sanatının icra edildiği müthiş çarşı. Belki tarihteki İsfahan hep bu meydan gibi idiyse nısfı cihandır mutlaka. O dükkanlardan birinden dondurma alıp serinlemek istedik bu yakıcı sıcakta. Dondurma almak için yaklaştığımızda farklı bir şey gördük hooshangi yazan. Ondan istedik. Kadayıf parçacıkları ya da pirinç taneciklerine  benzeyen yarısı sade yarısı limonlu buz gibi bu içeceğin tadına da ilk kez İsfahan’da bakmış olduk.


 



Meydanı İmam’ın adı Devrim’den önce Nakşı Cihan’mış.


 



Şeyh Lütfullah Camii’nin önünde iki bayan oturmuş, binayı resmetmeye çalışıyorlardı. Ziyaret etmek istediğimizde bilet almamız gerekti yine. İranlılar bu konuda her şeyi paraya çevirmeye bayılıyorlar. 3.000 tümene bileti alıp içeriye girerken mavi  çinilerle kaplı muhteşem binaya hayran kalıyorsunuz. Ama içeriye girdiğinizde bomboş mahzun bir yapı. İbadete kapalı Şeyh Lütfullah Camii.


 



İlerlediğimizde meydanın diğer kenarında bu kez bir başka güzellik karşılıyor bizi: İmam Camii. Tabii orası da ibadete kapalı olduğu için 5.000 tümen ödemeniz gerekiyor içeriye girmek için. Bileti alıp içeriye girerken görevliye, kontrol edip geri vermesini söylediğimde saygısızca yarısına kadar yırtarak veriyor bana. Zaten Tahran Müzesi için basılan biletin aynısı bu. İçeriye girdiğinizde tadilat karşılıyor sizi bu kez de. Tadilatın tüm çirkinliğine rağmen o kadar mükemmel ki yapı, hayran bırakıyor kendisine sizi. Cami ibadethanenin dışında bir çok bölüm barındırıyor içinde. Anlatılanlara göre İmam Camii’nin Devrim’den önceki adı Şeyh Abbas Camii’ymiş. Burası bayanların ibadet etmesi için yapılmış. Lütfullah Camii ise bayların ibadeti için yapılmış.


 


Buradan çıkarken birisi laf atıyor “Türk müsünüz” diye. Girerken de  laf atmıştı bize, terslemiştim bende onu. Evet yanıtını alınca Türkçe konuşmaya devam ediyor. Tanışıyoruz. İranlı Murteza. İstanbul’a gidip gelmiş. Türkçe biliyor. Fotoğraf makinemin şarjı bittiği için, şarj etmemiz gerek. Dükkanına götürüyor bizi. “Al ver” işi yapıyorum diyor halı kilim sattığı dükkanında. Fotoğraf makinesini şarja takıyoruz. İçerisini buz gibi serinletmiş çalışan klima. Bu arada bir de çay geliyor. A4 kâğıdından biraz büyük bir ipek halının fiyatının 190$ olduğunu söylüyor. Turist gelmediği için işlerin pek iyi olmadığını da ekliyor.


 


Meydanın diğer kenarındaki Alikapı’ya gidiyoruz. Onarımda orası da.


 


Sonra ara sokaktan aşağıya doğru iniyoruz.


 


Bir park çıkıyor karşımıza: Şehit Dr. Recai Parkı. Ağaçlar gökyüzüne kadar uzanıyor yemyeşil. Çiçekler rengârenk. Su dinlendiriyor insanı. Suyu çok güzel kullanıyor İranlılar parklarda. Ayrıca şehirlerde çok sık olarak soğuk su dolaplarına rastlıyorsunuz. Bu sayede sıcaktan yanan yüreğinize bir nebze serinlik gönderebiliyorsunuz.


 


Bugünü de 1387/05/07  olarak gösteriyor İran takvimi.


 



Yürüyerek Si-o-Se Pol Köprüsü’ne gittik 33 ayak üzerine oturtulmuş. Altından akan ırmağın suyu sol tarafta kurumuş.  Sağ tarafta kayıklar var suyun içinde. Köprüyü yürüyerek geçerken üzerinde toplanan bir grup genç gördük. “Bazen bazen” diye seslenen genç elindeki kartları karıştırmaya devam ediyorsu. Bizdeki “bul karayı” oyununa benzer bir oyun gibi geldi. Ama neredeyse İran’da ilk kez bu kadar çok serseri kılıklı genci bir arada görüyorum.


 


Köprünün karşı tarafına geçip oturduk. Çay içtik. Burada hep sallama çay var. 1.000 tümen bir bardak çayın fiyatı.


 


Öğlen sıcağı ve  gece otobüs yolculuğunun yorgunluğu hareket serbestimizi kısıtlayınca dinlendik bir süre parkta.


 


Sonra parktan çıkıp yolun diğer tarafına geçtiğimizde lüks otellerin ve modern alış veriş merkezlerinin olduğunu gördük.


 


Yürürken yanımızda duran taksiciye Hacu Köprüsü, Şehristanı Köprüsü, Gülistanı Şüheda ve Menar Comban’a kaça götüreceğini sorduk. “6.000 tümen” dedi. Olmaz deyince 5.000 tümene indi. Ben 4.000’e götürürsen götür dedim. “Olmaz” dedi. Biz binmeyip yürümeye devam edince arkamızdan gelip “tamam gelin“ dedi.


 


Önce Hacu Köprüsü’ne gittik. Muhteşem görünüyordu. Fotoğraflamaya çalışıyordum. Ancak şarjım çok azdı.


 



Devam ettik. Şehristan Köprüsü’ne vardık. Ancak bu diğerleri kadar gösterişli değildi. En güzelleri Hacu köprüsüydü. İhtişamı gerçekten görülmeye değer.


 


Dönüşte Bağ-ı Gülha  (Floral Park)’yı gördük uzaktan. Taksici Resul mırıldanıyordu. Mustafa Bey 1.000 tümen daha istiyor deyince; iki yere gittik. 2.000 tümen verelim ve inelim öyle bir düşüncesi varsa dedim. Bunu duyunca “hayır” deyip devam etti yoluna.


 



Gülistanı Şüheda’ya geldik. Şehit mezarlarının başlarına fotoğrafları konulmuş. Bilgileri yazılmış. Her mezarın başında bir de İran bayrağı var. Küçük yaşta olan şehitler de var. Hatta Humeyni’nin Fotoğrafı da var bir şehit mezarının başında. Ziyaretimizi yaptık koştura koştura. Dönerken mezarların üzerinde bacaklarını havaya dikerek saygısızca yatan iki kişinin olduğunu üzülerek gördüm.


 


8 yorum

  • travellinggirl dedi ki:

    bu dolu dolu yazi icin tesekkurler…

  • kitapuru dedi ki:

    selahattin bey ellerinize sağlık…ahmet yılmaz(kitapuru)

  • hburcu dedi ki:

    Farklı bir yönünü anlatmışsınız. teşekkürler paylaşımınız için.

  • dulcinea dedi ki:

    Farklı ve keyifli bir üslupla yazılmış güzel bir yazı olmuş.Resimlerle desteklendiği için de anlatılanlar daha anlamlı hale geliyor. Teşekkürler..

  • BÜLTER dedi ki:

    anlatım çok hoş…tümen ve riyal bağlantısını, ytl ile ilişkilerini kaçırdım galiba ama, olsun.

  • gözüm dedi ki:

    anlaşılması rahat bir ifadeniz var gitmiş kadar oldum tşk.

  • safakarham dedi ki:

    Fotoğraflarla birlikte güzel bir yazı olmuş. İsfahan’da benim gidemediğim baz yerlerden bahsetmişsiniz. Gittiğimde oraları da görmek isterim sayenizde. Bu arada hoosreng güzel renk demek. o dondurmanın ismi palude bazı yerlerde falude söylenir. içerisindeki pirinç ya da kadayıf telleri değil nişastadan yapılmış tellerdir. üzerine dondurma da konur. isteğe göre şerbet ve limon da konulur. İçecek İran’ın çoğu bölgesinde vardır.

  • sultanege dedi ki:

    Dinlendirici ve güzel bir gezi yazısı olmuş elinize sağlık ve paylaşım için teşekkürler hocam..inşallah bize de kısmet olur buraları görmek..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*