Dublin’in Rengi

DUBLIN’IN RENGI


 


Grafton sokağına adımımı atana kadar yazmaya mutlaka bulunduğum rüyada başlamayı düşündüğüm ama bir türlü kokusuna ve dokusuna karar veremediğim kitabın konusunu renkler ve şehirler olarak belirlemiştim ki şimdi gidip sokak satıcılarına, turuncu yaprakları süpüren fosfor görevlilere sormayı planlıyordum bu rüya ne renk sizce diye. O’Conell sokağında elimde içi nerdeyse boş tahta valizim, üç gece boyunca konaklayacağım Citihostels’i bulmaya çalışıyorum; internette şehrin göbeğinde diye belirtilen hostelin bulunduğu Charlemont Sokağından kimsenin haberi yok anlaşılan, üstelik elimdeki havaalanından alınmış küçük cep haritası da pek umursamamış bu sokağı. Zar zor buluyorum, şirin arkadaş canlısı ve hakikaten şehir merkezine yakınmış dedirten hostelimi. Saat ikiye geliyor; sokaklar cıvıl cıvıl. Bir de kasım başındayız ya burda da Christmas coşkusu bir örümcek ağı gibi sarıyor yürekleri bir de şimdiden Jingle Bells atan ceplerini insanımızın. Bu şehirde kırmızı yanaklı turuncu saçlı insanlar varmış, içerler içerler sonra coşup Irlanda şarkıları çığırırlarmış. Her yer yeşilmiş bir de çok yağmur yağarmış. Tabi Kilmainham Gaol adlı tarihi hapishanesi ve Book of Kells’in bulunduğu Trinity College kütüphanesi’ni unutmamak gerek. Bunlar için gelmiştim ben de zaten. Ama bunları yazmak için değil sadece sindirmek için, sindirip de tuz biber diye katmak için yazıma.


 


Edinburgh’dan Dublin’e gelirken uçakta su istemiştim. Kadın paranın üstünü verdiğinde iki euronun arkasındaki arp resmine bakakaldım. Gülümsedim ve hatırladım. “İskoçya’da sokaklarda gayda çalan onlarca insana rastladım acaba burda da sokaklar arp çalanlarla mı doludur” diye düşündüm. O zamanlar bu yazıdan bihaberdim ya bunları okuyor olmanız da biraz o uçakta elime geçen 2 euro yüzünden.


 


Dublin’de trafik soldan akıyor ama tramvay sistemi biraz karışık. Sürekli “Feach gach treo” yani iki tarafa da bakınız anlamına gelen tabelalara rastlamanız mümkün. Hava kasım ayının kuzey yarım küre mutlak içeriğine gore sıcak. Yağmurun yarısı kadar güneş var. Güneşin üç katı kadar bulutlu gri yağmursuz gökyüzü. Bunlar dördüncü günümün sonunda edindiğim izlenimler ve genellemeler. Görmeden dönmeyinizler bitti diye dönüyorum sanmayın. Vaktim olsa bu kente doyabilmeyi isterdim. Geriye birkaç damla gözyaşım kaldı hapishanede ve kütüphanede; karşılarında duyduğum sonsuz saygı ve mutlulukla birlikte.


 


Hayran oldum bu şehre… Ne de olsa…


 


Oscar Wilde, Bernand Shaw, Iris Murdoch, Samuel  Beckett’in şehri burası.


 


Bir de…


 


St Stephen’s Green’in Victorain Bahçelerinde gezerken şehrin sesine kulak verdim. Rengi sonbahardı, kış hazırlığı vardı. Kokusu sabahları yağmur, telaş ve kahve, öğlene doğru yağmur, kese kağıdı ve egzoz akşamları ise yağmur, keyif ve alkol kokuyordu. Hep ayni ses vardı göğe yükselen onlarca sokaktan. Farklı farklı tonlarda ama ayni şekilde başkaldıran hayata, ıslak hissettiren ama ıslatmayan yağmura. Genç ve coşkulu elinde gitar ve dudağında mızıka , çapkın çapkın gülümseyen yaşlı delikanlı obua, tarihten akıp gelen asil bir arp, bir cılız keman ama yanında sanki senfonide çalarmışçasına kendinden emin başı dik bir çello, notalara bakıp bakıp yanlış çalan soğuktan titreyen en fazla sekiz yaşında bir blokflüt. Hepsine bozuk para mı yetişir. İstedikleri alelacele bırakılmış bir bozukluk mu sepete, şapkaya ya da karton bardağa. Yoksa bir teşekkür, bir gülümseme, 24 saatten ayrılmış bir beş dakika mı… Hepsi ayrı bir mucize sanki ıskalayan yağmurla birlikte.


 


 


 


İlk iki gün yürüyerek tüm şehri gezdim. Barlar kadar sık rastladım onlara. Her köşe başında; kimisi kendinden geçmiş kimisi kendinden emin kimisi kendisiyle barşık kimisi hem kendine hem dünyaya küs… Kimi aç ıslak kiminin tuzu kuru… Ama birini seçmeliydim. Ben onu seçmeden o beni seçti. Beni farketti. 3 gün boyunca öğlen yemeklerimi National Irish Bank’ın karşısındaki küçük kitapçının önündeki merdivelerin basamaklarında, şemsiyesiz dolayısıyla ıslak ve hayranlıkla oturmuş onu dinleyerek yediğimi görünce üçüncü günün sonunda beni farketti ve gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Sonra toparlanıp gitti.


 


Dublin’de son günüm. Tarihten akıp gelen asil arpı seçiyorum. Gidip ayni yerde onu beklemeye başlıyorum. Saat 10, 11, 12 gelmiyor. Gidip bir kahve alıp geliyorum. Ya gelmezse diye düşünmek bile istemiyorum. Bu yüzden bir kahve de ona alıyorum. Ama saat 1 oluyor o gelmiyor. Onun kahvesini de ben içiyorum. Yağmur bastırıyor, artık gelmez diye düşünmeye başlıyorum ama umudumu henüz kaybetmedim diye kendi kendime yineliyorum. Bu köşeyi gören bir kafeye gidip yerleşiyorum. Irısh cream’li kahveyi yerinde içmesem olmaz diyorum ama biraz abarttım, bugünkü dördüncü fincan. Kendi kendimle kahve konusunda tartışırken o geliyor. Gelir gelmez yanına damlamayı planlıyordum ki once uzaktan seyretmeye karar veriyorum. İkiye doğru geliyor. Çok heycanlıyım. Hazırlık yapmasını izliyorum. Bana zaman ayıracak mı benimle söyleşi yapmayı kabul edecek mi, bu kitapta yer almayı reddeder mi, sorularımı yanıtlar mı diye düşünürken dalıp gidiyorum…  Bulunduğu köşeye yaklaşıyorum. Beni farketmedi henüz. Yüzü kahvenin köpüğü gibi, dudakları pürüzlü ruju kırmızı. Gözleri Dublin gökyüzü; bulutlu mavi. Saçlari turuncu, dalgalı ve başında sevimli mavi beresi var. 4 gündür ayni şeyleri giyiyor. Çok mu kötü durumu acaba diye düşünüyorum. Düşündükçe hakkındaki kurmaca hikayelerim, birbiriyle yarışıyor aklımda. Elli var mıdır yaşı, belki de daha fazla. Hep Greensleeves çalarak başlıyor. Bu sefer de onunla mı başayacak acaba.


Çalmaya başlamadan yanında belirdim. Nasıl başlayacağmı bilemedim. Ellerinden alamadım gözlerimi. Bembeyaz ve lekeliydiler, titriyorlardı. Soğuktan mı, belki de heyecandan.


 


Ben: Merhaba


Brenda Molloy: Merhaba, nasılsınız?


Ben: İyiyim, siz nasılsınız?


Brenda Molloy: Ben de iyiyim. Yağmur başlayacak yine sanırım. Ne dersiniz?


Ben: Bilmem, sizi etkilemiyor sanırım.


Brenda Molloy: Bu dünyada sokağımı müziğimden kimse ayıramaz.


gülüşmeler… bu arada biz konuşurken sistemini kurmaya devam ediyor..


Ben: Aslında ben sizi bekliyordum. Bir kitap hazırlıyorum, Avrupa şehirleri ve renkleri hakkında. Ve  yakşalık 50 şehirden 50 “yerli renk” ile yapılan söyleşiler renk katacak yazılara. Sokak sanatçıları, sokak satıcıları, esnaf, vatandaş… Ne de olsa onlar en canlı rengi katıyor bu şehirlere. 4 gün boyunca Dublin’de en yerli rengi aradım, birkaç esnafla görüştüm ama bu şehre rengini veren şeyin müzik olduğuna karar verdim. Çeşitli sanatçı dinledim ve sonunda sizde karar kıldım. Sizin, müziğinizin ve sizing Dublin’iniz hakkında kısa kısa sorular soracağım, 10 dakika sürmez. Bu kitabın bir parçası olmak ister misiniz?


Brenda Molloy: Hmm.. Zaten hazırlık yapmam gerek. Ben hazırlanırken sorularnızı sorabilrsiniz seve seve cevap veririm.


Ben: Güzel. İsminiz?


Brenda Molloy: Brenda. Brenda Molloy. Buyrun kartımı.


Ilk şokumu yaşıyorum. Kartı olan bir sokak sanatçısı.


            Ben: Teşekkür ederim. Dublin’li misiniz?


Brenda Molloy: Evet.


Ben: Öncelikle neden sokaklarda çalmayı seçtiniz? Ya da bunu siz mi seçtiniz demeliyim?


Brenda Molloy: Evet ben seçtim. Öncelikle sadece sokaklarda çalmıyorum. Düğünlerde, açılışlarda, sanat galerilerinde de çalıyorum. Ben 16. yüzyıl müziği yapıyorum. Rönesans müziğini dinleyen çok az insan var. Sanatımı insanlara duyurabilmek için sokaklar en uygun yerler. Birkaç gözde hotelden teklif aldım ama kabul etmedim. Ben herkesin bu müzikten yararlanabilmesini istiyorum.


            Ben: Peki geçiminiz için yeterli mi?


            Brenda Molloy: Tabii, çok iyi değilim ama idare ediyorum.


            Ben: Anlıyorum, peki kaç yıldır çalıyorsunuz?


            Brenda Molloy:gülüyor, ezelden beri.


            Ben: utanmayı attım artık, yaşınızı sorsam…


            Brenda Molloy: Çooook yaşlıyım çooook.


Ben: Özellikle gelip biryerlere oturup dinleyenler var mı yoksa geçerken bir iki bozukluk bırakıp geçiyorlar mı?


Brenda Molloy: Müziğimi seven insanlar var. Ama Dublin’de herkes çok hızlı yaşıyor uzun zaman ayıran çok olmuyor.


            Ben: Seçme şansınız olsaydı, ne olmayı seçerdiniz?


Brenda Molloy: Yine burda bu müziği yapmayı seçerdim. Ben sadece para için yapmıyorum. Gerçekten zevk alıyorum. Peki siz neden bu kitabı yazıyorsunuz?


yine afalladım. Neden peki? Sen kendine sormamıştın bak kimler soruyor. Eveledim geveledim…


Ben: Ben, yazmayı seviyorum, gezmeyi seviyorum, sokakları seviyorum, insanların renklerini, şehrileri ve hatta insansız şehirleri seviyorum. Müziği, gezmeyi sokakları ve okumayı sevenler için yazıyorum bu kitabı.


O anda uydurdum bu sebebi. Ama sanırım “o anda” uydurulmuş olması  o andaki herşeyden gerçek yaptı sebebimi…


Ben: Peki sokak sanatçılarnı içeren bir devlet politikası, haklarınızı koruyan yasa gibi birşey var mı? Devletin bu konuda görüşü nasıl?


Brenda Molloy: Devlet sokak sanatçılarna sahip çıkıyor diyemeyeceğim ama izin veriyor. Gördüğünüz üzere etraf “sokak müzisyeni” dolu ama kimisi sadece oturmuş sokağın kendi gürültüsü yetmezmiş gibi ses çıkartıyor, kimisi ise gerçekten müzik yapıyor. İnsanların seçeneği sonuçta. Dinlemek, desteklemek insanların elinde. Ama devlet izin veriyor diye, ses kirliliğini de müzik sayıyor insanlar.


Ben: Anladım. Çalmaktan en çok hoşlandığınız parça hangisi?


Brenda Molloy: Mr. Dowland’s Midnight.


Ben: Rica etsem deftere ismini yazar mısınız?


Brenda Molloy: Tabi.. İzin verin size cd’mi hediye edeyim. İçinde bu sevdiğim şarkı da var.


Ben: Ben bunu satın almak istiyorum ama.


Brenda Molloy: Tamam 10 euro. Ama ben bunu size hediye etmek istedim. Siz kitabınızı getirdiğinizde bana satacak mısınız?


Ben: Oh, tabii ki hayır.


Brenda Molloy: O zaman heidyem olmasına izin verin.


Ben: Çok teşekkür ederim. Çok memnun oldum tanıştığımıza. Peki 10 sene içerisinde elimde kitabımla gelsem sizi nerde bulabilirim?


Brenda Molloy: Yine bu köşede.


Ben: gülümsedim, Son olarak sizin Dublin’iniz, o Dublin’deki insanlar nasıl bir renk katıyorlar dünyaya?


Brenda Molloy: gülerek, Kesinlikle turuncu! Şaka bir yana, insanımızı her sabah kahve,  akşam bira sanıyorsanız yanılıyorsunuz, tabii ki bunlar da var çünkü Dublinli birinin dünyaya katacağı en önemli renk bir Irlandalı oluşu ve buradaki hayat hızlı, gürültülü, eğlenceli ve kesinlikle zevke önem veren bir renk. Romantik bir şehir değiliz, ama bu sabahı siz de benimle birlikte yaşadınız. Bulutları izlediyseniz, az rüzgarlı hava ile şehrin üzerinde nasıl süzüldüklerni görmüşsünüzdür.


Ben:o değişik aksanıyla konuşurken ben dalıp gittim.. Bu şehrin en güzel rengi ile yapılan bu güzel sohbet için teşekkür ederim, 10 sene sonra elimde kitabımla geleceğim.


Branda Molloy: Tanıştığımıza memnun oldum.


Ben: Ben de çok mutlu oldum tanıştığımıza. Cd için tekrardan teşekkürler. İyi günler.


 


Ben yanından ayrılırken o da Greensleeves’i çalmaya başladı. Ne benim ne de onun deli gibi yağan yağmura aldırış ettiği vardı. Bu yağmur ben ve diğer yabancılar ayılsın diyeydi; için için sarhoş gibiydim içmeden. Sadece insanlarının aksanının ya da akşamdan kalma Dublin havasının bile yabancıları sarhoş  edebilecek yanı var derlerdi de inanmazdım.  


 


Uçağıma dört saat kala, St Stephen’s Green’in Victorain Bahçelerinde son kez dolaşırken, bu şehrin rengi için  ad düşünmekteyim. Hapishanenin bile şanslı yeşil yoncası varken, turuncu saçlı insanların,  Guinness kokulu sokaklarda gezinişine isim düşünürken, Greensleeves’in kulaklarımda çınlaması devam ediyordu.


 


Bu şehre de aşık oldum böyleyce. Yine bırakmak gelmiyor içimden. Zaten yazarlar vergi ödemiyormuş burda, acaba Dublin’e mi taşınsam ?





8 yorum

  • enginersöz dedi ki:

    Güzel bir yazı …elinize sağlık…darısı başımıza 🙂

  • Salamis dedi ki:

    Çok mersi. Irlanda’yı bir de sizin damak tadınızdan okumak güzel olur, gezilerinizi takip ediyorum.

  • cherkesh dedi ki:

    Rastgelenler de keşfettiğim Salamis , Dublın yazını o kadar çok beğendim ki , özellikle Brenda Molloy ile yaptığın röportaj çok anlamlı ve duygu dolu , tebrik ediyorum .

  • borae dedi ki:

    Merhaba, “Salamis” çok beğendiğim bir isimdir oldum olası, en başta isim ilgimi çekti. Sonra da Dublin’i okuyunca çok daha keyif aldım. Eline sağlık Salamis, hem yazın için hem de kullanıcı adın için 🙂

  • OyaÖzgen dedi ki:

    Değişik anlatımı olan ve güzel kareler çeken yetenekli kardeşimi kutluyorum,sayenizde Dublin’i de ziyaret hedeflerim içine aldım.

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Sevgili Ayşegül; Dünya Kadar Bilgi’de yer alan bu yazınızı keşfetmemi, Barış Bakır (expeace) sağladı diyebilirim. Sırt Çantamda Avrupa grubundan gelen e-postada bahsi geçen yazınızı, sitede aradım, buldum, okudum ve çok beğendim. Kaleminize sağlık. // 50 Şehir, 50 Renk temalı kitabınızı okumak için umarım çok beklemeyiz. // Şu anda çıkmış olduğunuz, sizin için “küçük”, bizim için “büyük” Avrupa turunuz, umarım keyifli geçiyordur. Ve Barış gibi ben de eklemeden geçemeyeceğim: Kıskanılacak bir iş yapıyorsunuz!

  • mctumer dedi ki:

    Bir cuma sabahı EylülAda ( Oğuz) sayesinde keşfettim yazınızıı.. Kim bilir ne hazineler var köy sandığında keşfedemeden kaçırdığımız. Dublin’in renkleri ile yağmurlu gri bir gökyüzünde akşamdan kalma çakırkeyf gönlüme renk kattınız. Elinize sağlık…

  • NEŞE dedi ki:

    Yazınıza çok geç rastlamışım ne yazıkki…Şiirsel bir anlatımla sıradan bir gezi yazısını aştınız ,bizi de alıp,oralara götürdünüz.Teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*