DOMİNİK CUMHURİYETİ’NİN GİZEMLERİ 5 – Santo Domingo / Havana / Ocak 2020

Çok beğendiğim doğasına hayran olduğum adadan bugün ayrılıp tekrar Havana’ya uçuyoruz. Sabah büyükannenin hazırladığı kahvaltıyı yaptıktan sonra bahçede fotoğraflar çektik. Bizi çok güzel ağırladılar. Cana yakın içten güler yüzlü insanlar. Şu Dünyada bir gülümsemenin açmayacağı kapı yok. Gönülleri zengin olanların önünde kimse duramaz diyorum.

Christian bizi Las Americas Uluslararası Havalimanına götürecek. Uçağımız 14.30’da. Öğleden sonra dörtte Havana’da olacağız. Günlerden Cumartesi olduğu için her yer kalabalık. Vedalaştıktan sonra yola koyuluyoruz. Araba Okyanus kıyısında ağaçlı bir yolda ilerliyor. Dominik doğası bakımından inanılmaz ama çok gürültülü bir ülke. Trafik tam bir felaket. Her an basılan kornalar, çok sesli açılmış müzikler, bağırarak konuşan hatta münakaşa eden heyecanlı insanlar.

Küba’dan sonra oldukça hareketli ve gürültülü bir yer. Bir de yürürken sürekli sağa sola dikkat etmeniz gerektiği düşünülürse yorucu. Çok şükür ki bizim Dominikli dostlarımız vardı.

Havaalanına varmak yaklaşık bir saat sürüyor.

Artık bildiğimiz bir şehre uçuyoruz. Böyle bir rahatlık gelmişti ama hiç de öyle olmadı. Gelirken Hollanda’da başıma gelen burada da geldi. Sizin Küba vizeniz yok uçamazsınız dediler. Belki bir saat uğraştım. Yeşil pasaportlu Türklere Küba vize istemiyor diyorum. Gidip gelip bakıyorlar. Yok, olmaz diyorlar. Pilot ve polis ile konuştum. Bilgisayara bakın dedim. Tüm çabalarım neticesinde buradan Küba’ya geçen pek Türk olmadığı için bilemedik diyerek özür dilediler, en sonunda uçağa bindim. Uçakta aralarında Türkçe konuşan beyler gördük. Türk zannettik. Meğer Azerbaycanlı iş adamlarıymış. Dominik’te epey sıkıntı çekmişler. Her yerde fazla para almışlar. Sohbet ettik. Havana’yı gezeceklermiş. Eh artık biz de bildiklerimizi anlattık.

Havaalanı çıkışında taksi arabamızı seçerek konakladığımız evimize gittik. Bavullarımızı bıraktık. Bu gece buradayız. Yarın Varadero’ya gidiyoruz. Hemen eski şehre gitmek için bir Coco taksiye bindik. Yolda Türk bir gruba rastladık. Onlar da Malecon yani sahile gidiyorlarmış.8 km uzunluğunda sahilde yürüyoruz. Tabi Ege Denizi dalgaları ile Okyanus dalgalarının aynı olmadığı aşikâr. Aslında amacımız Atatürk’ümüzün heykelini bulmak. Deniz dalgaları o kadar büyük ki duvarlardan aşıyor. Hava serin. Sanki İzmir’in Kordon’unda yürüyoruz. Kara tarafında restore edilmeyi bekleyen kolonyal dönemden kalma yapılar yıpranmış ama belli ki zamanında çok güzellermiş. İnternetin bulunduğu yerler de cep telefonu ellerinde insanlar, San Salvador de la Punta kalesi. Bir türlü büstü bulamadık. Aslında biraz daha yürümemiz gerekiyormuş. Çok yorulduk. Türkiye’ye dönerken Havana’da zamanımız olduğu için daha sonraya bıraktık.

Yolda Galiano Sokağı ile Malecon’un kesiştiği köşede gündüz görmeyi arzu ettiğim ama ancak şimdi görebildiğim 1973 doğumlu heykeltıraş, senaryo yazarı, Profesör, Rafael Miranda San Juan’ın“Primavera “ “İlkbahar “adlı eseri 2015’te Havana Bienal’i için geri dönüşümden sağlanan çelik malzemeden yapılmış. Sanatçı kullanılan malzemenin, ölü olduğunu ama bu heykelde canlandığını söylemiş. Sanatçının kendi ifadesine göre kullanılan malzeme ne kadar sert olursa olsun, kadının zarif duruşu her şekilde anlatılabilir. Heykel okyanusa doğru bakıyor.Başında çiçeklerden bir taç var. Sanatçı bu heykeli yapabilmek için Küba Ulusal Balesindeki balerinlerle çalışmış. 8 m yüksekliğindeki heykele hayran oldum.2 ton ağırlığında. Ama bakım yapıldığı için bazı yerlerde örtü vardı.

Geri dönüp bir restorana oturduk. Castas & Tal restoran. Bir TAI restoranı. Kırmızı tonlarının hâkim olduğu pek şık bir yer. Aslında burayı seçmemizin nedeni tüm bu sokakta eğlence var. Halk, yemek yiyip,  içki içip dans ediyor. Herkes gönlünce eğleniyor. Cumartesi gecesinin tadını çıkarıyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*