DOMİNİK  CUMHURİYETİ’NİN GİZEMLERİ – 2– Altos de Chavón / Ocak 2020

Günlerden 22 Ocak, Çarşamba. Sabah gün ağarmadan uyandık. Erken yola çıkacağız.    Bugün La Romana yakınlarında Altos de Chavon’a gidiyoruz. Tuttuğumuz arabanın şoförü Christian bizi almaya geldi. Çabucak kahvaltı yaptıktan sonra 132 km gideceğimiz otobana doğru yöneldik. Christian bize kendi internet şifresini verdiği için o yanımızda olduğu sürece telefonlarda bir sıkıntı yaşamıyoruz. Küba’da alışık olmadığımız bir durum. Yol çok güzel. Dominik’te hem çok fakirliği hem de çok zenginliği bir arada görüyorsunuz. Marka arabalar yanında çok eski arabalar da var.  Ülkeye kapital sistem hâkim. Christian ile bol bol sohbet ediyoruz. Dominik Amerikalıların tatil beldesi.

Altos de Chavón, 1976 yılında Chavon Nehri manzaralı 16.yüzyıl İtalyan ya da bir İspanyol köyünün yeniden yaratılması düşüncesiyle ortaya çıkmış olan bir yer. Paramount Studios’un tasarımcısı İtalyan Roberto Copa, Dominikli mimar Jose Antonio Caro ve Amerikalı endüstriyel tasarımcı Charles Bludhorn ile gerçekleştirilen bu proje birçok sanatçıya esin kaynağı olmuş. Dolayısıyla burası ünlü sanatçıların uğrak yeri olmuş. Altos de Chavón,  “Ciudad de los Artistas” “Sanatçılar Şehri” olarak ta biliniyor. Ayrıca burada dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilere seramik, moda, çizim ve daha birçok el sanatları dersleri veriliyor. Ortaya çıkan eserler ise New-York’ta “Parsons school of design”da (Parsons Tasarım Okulu) sergileniyormuş. Büyüleyici ortaçağ mimarisine yakından tanık olabileceğiniz köyün yapımı altı yıl sürmüş.

Bir buçuk saatten biraz fazla zaman sonra giriş kapısına geliyoruz. Burası çok büyük bir tatil beldesi. Etrafı çevrili olan bu alan, üç golf sahası, bir anfitiyatro, Palaya Minitas muhteşem malikâneler, restoranlar, ünlü markaların butikleri, Marina ,(Casa de Campo Marina),arkeoloji müzesi, amber müzesi, puro giyim ve mücevher mağazaları kısaca eğlence ve kültür merkezi olarak tasarlanmış bir yer. Casa de Campo üyesi değilseniz içeriye girmenize belli bir güzergâhı izlemeniz kaydıyla izin veriyorlar. Bunun için de hatırı sayılır bir ücret ödüyorsunuz.

Önce Altos de Chavon’a gidiyoruz. Arabayı bırakıp yürüyoruz. Kendinizi bir masal dünyasında hissediyorsunuz.Manzara ,bitki örtüsü,ender rastlanan ağaçlar,taş döşeli sokaklar, farklı boyutlarda pişmiş toprak bloklar ve mercan taşından yapılmış binalar.. Ortaçağdan kalan bir atmosferde yaşıyorsunuz. Sanki tüm binalar o zamandan kalmış da çok iyi korunmuş gibi görünüyor.

Merkezde St Stanislaus Kilisesi bulunuyor. Papa II. Ioannes Paulus (Jean Paul)  1979 yılında burayı ziyaret ederek Polonya’nın koruyucu azizi St. Stanislaus’un küllerini buraya getirmiş. Çok eski bir görünümde ama 1979’da tamamlanmış. Birçok ünlü çiftin evlendiği bir kilise. Ön cephe neoklasik tarzda inşa edilmiş. İki Çanlı kulesi ilginç. Kilisenin açık olan kapısından içeri girdiğinizde çok sade olduğunu görüyorsunuz. Amfitiyatro ise yaklaşık 5000 kişilik. Gloria Estefan, Frank Sinatra, Sting, , Shakira, Julio Iglesias, Duran Duran gibi sanatçılar burada sahne almış. Amfitiyatro 1982 yılında açılmış.

Casa de Campo üyeleri için üzeri açık küçük arabalar var. Alanın geniş olması nedeniyle gidecekleri yere bu arabalarla götürülüyorlar. Çevredeki villaların hepsi ayrı bir mimaride yapılmış.Aynı şekilde bahçelerde de ayrı bir peyzaj mimarisi kullanılmış. Kilisenin önünden baktığınızda Chavon nehri tüm güzelliği ile akıyor.

Yemyeşil doğa ona eşlik ediyor. Küçük bir topluluk geleneksel giysilerle müziğe eşlik ederek Dominik milli dansı merengue oynuyorlar. Hemen yanında el yapması takılar satılıyor. Dominik tarihini anlatan bir arkeoloji müzesine giriyoruz.

Güzel bir manzarada nefis bir yemekten sonra yine gezmeye devam ediyoruz. Yaklaşık 4 km. sonra Casa de Campo Marina’ya geliyoruz. Chavón Nehri’nin ağzında ideal bir konuma sahip Teknelerin durduğu marina rengârenk binalarla dolu. Artık Palaya Minitas’a  (Minitas Plajı) gidiyoruz. Bembeyaz kumsalda, yüksek palmiye ağaçlarının olduğu bu güzel plajda dinleniyoruz. Çok güzel bir yer. Artık bayağı yorulduk. Santo Domingo’ya dönme vakti. Akşam karanlığı çöküyor. Şehrin içinde 1967 yılından beri açık olan ve hemen El Conde caddesinin başında yer alan Grand’s Cafeteria & Bar’a oturup akşam yemeğimizi yiyoruz. Christian bizi almaya geliyor. Nasıl yattığımızı bilmiyoruz. Çok yorulmuşuz. Yarın yeni bir macera.

Fotoğraflar yazara aittir.

ETİKETLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*