DİYAR- I BEKR

DİYAR-I BEKR


 


İnsan Diyarbakır’a bir gelirken ağlarmış birde giderken. Tayini Diyarbakır’a çıkanlar gelirken ağlarmış “ bu Allah’ın unuttuğu yerde nasıl yaşarız” diye. Bir de giderken “bu cenneti nasıl bırakıp gideriz” diye. Bir köşe yazısı okumuştum Diyarbakır hakkında, yazı aynen böyle başlamıştı. Evet bizzat kendimiz şahit olmuştuk gelen memur çocuğu olan arkadaşlarımızı ağlayarak yollamaya. 
        Böyle bir şehir işte Diyarbakır. Daha önce ev arkadaşıma sürekli anlattığım memleketimi gezdirmek için gidiyorduk bu sefer diyar-ı bekr’e.


Diyarbakır’ın en eski isimlerinden biri Amidi imiş, daha sonra bölgeye yerleşen Bekr aşireti nedeniyle de  Diyar-ı bekr olarak değiştirilmiş en son olarak ta Atatürk’ün bölgede halka seslendiği bir konuşmada şehrin adını Diyarbakır olarak söylemesi üzerine bakanlar kurulu karar alarak şehrimizin adını Diyarbakır diye değiştirmiş.


Diyarbakır denince tarihi açıdan aklımıza ilk gelen yer tabii ki surlar oldu. Surlar burçların büyüklüğü ve yüksekliği itibariyle dünya da birinci, uzunluğu bakımından da ( 5.5 km) Çin seddinden sonra ikinci sırada yer alıyor. Bildiğim kadarıyla surlarda 82 burç ve 4 ana kapı ( Mardinkapı, Urfakapı, Dağkapı, Yenikapı) bulunuyor, burçlardan keçi, yedi kardeş ve ben-u sen burçları hala eski ihtişamlarıyla duruyorlar.


 
            
 Ben-u sen burcu

 
 
surlar-1


 surlar-2


surlar-3

surlar-4

         Surların üzerinde uzun uzun yürüdükten sonra karnımız acıktı ve tabiki ilk olarak aklımıza gelen Diyarbakır ciğeri oldu, bizde en yakın olduğumuz dağkapı ciğercisinin yolunu tuttuk, günün her saatinde yer bulmakta oldukça zorlanacağınız derecede kalabalık ve işlek bir yer, ama o ciğer her şeye değer dedik ve teras katta ufak bir masanın etrafında yemeklerimizi beklemeye koyulduk.


Karnımızı doyurduktan sonraki durağımız on gözlü köprü oldu. Köprü benim de memleketim olan eski Silvan(d.bakırın ilçesi) yolunun üzerinde bulunuyor. Eskiden altından Dicle nehri geçiyormuş. Dicle nehri demişken, Dicle Diyarbakır halkı için kutsaldır, hatta Allah’a giden yol olduğuna inanılırmış ve zamanında (şu an yapanlar varmı bilmiyorum) Dicle’nin kutsallığına inanan kadınlar ve genç kızlar her yıl kurban bayramı akşamı bu köprü üzerinde toplanıp, daha önce bir kağıda yazdıkları dileklerini dualar eşliğinde nehre atarlarmış.


 




          


  


Arabayı köprünün yanında ki işletmelerinin park alanına park ettiğimizi gören işletmeciler nazik bir dille bizi kovarken son fotoğraflarımızı çekindik ve başladık tarihi kervansaray oteline doğru yol almaya. Kervansaray, ipek yolundan geçen tüccarlar için yapılan bir hanmış zamanında, sonraları devlet tarafından restore edilerek kiralanmış. Bugün özel belgeli büyük kervansaray oteli olarak kullanılmaktadır. İşletmecilerinden izin alarak gezdik oteli, havuz başında daha önce amcamın düğününü yaptığımız için her yerini ben gezdirdim hemen arkadaşıma. Mimarisi ve iç yapısı ile gerçektende görülmesi gereken bir yapı olan otelden ayrılarak günün yorgunluğunu atacak bir yer aradık.


 


 



            

             



         
         Günün yorgunluğunu atacağımız muhteşem bir yer biliyordum. Sırtımızı gazi köşküne ve yüzümüzü de o eşsiz karpuzların yetiştiği hevsel bahçelerine dönerek çayımızı yudumladık, Diyarbakır evlerinde olmazsa olmazların içinde yer alan tahtların üzerine kurularak. Gazi köşkü, komutan olarak Diyarbakır’a atanan Atatürk’e sahiplerinden alınarak armağan edilmiş, şimdi müze olarak kullanılan köşkün alt katında havuzlu bir salon bulunuyor, üst katındaki balkon Diyarbakır ve hevsel bahçelerinin muhteşem manzarasını görüyor.


 


 


 hevsel bahçeleri
          


gazi köşkü
         


köşkün bahçesi

         
         taht 🙂



         Çok yorulmuştuk ve sanırım muhteşem bir akşam yemeğini hak etmiştik. Halamın muhteşem yemeklerini yedikten sonra başladık şehir merkezini dolaşmaya. Olurda Diyarbakır’a düşerse yolunuz mutlaka sanat sokağı ve ofis caddesini yürüyerek turlamalısınız. Akşamı, yolda gördüğüm ve uzun zamandır görüşemediğim arkadaşımın öğrenci evinde geçirdikten sonra ikinci gün için rotamızı belirledik hemen.


İlk durak daha çok dört ayaklı minaresiyle bilinen şeyh Mutahhar camisi oldu. Minare, camiden ayrı dört sütun üzerinde yükselen kare planlı mimarisiyle Anadolu’da bulunan tek örnek olarak biliniyor. Her ne kadar uğraşıp minarenin tamamını bir kareye sığdırmayı becerememiş olsak ta iki kareye sığdırabildik J


 
         
         
minarenin ayakları ve ev arkadaşım 🙂

         
         minare   


Minarenin yanından ilerleyerek başladık tarihi Diyarbakır sokaklarını dolaşmaya. Tarihi dokusuyla hala muhteşem olan sokaklarda yürüdükçe adeta büyüleniyordu insan, yaşayan insanları ve o daracık sokaklarda koşuşturan çocukları görünce içim kıpır kıpır yürüyordum tarihin kokusunu ciğerlerime çekerek J etkilenmemek elde değildi.


 


 



           



         Sonraki durağımız büyüleyici avlusu ve güneş saati ile yıllara meydan okuyan ulu camii oldu. Daha önce kilise olan camii yedinci yüzyılda Araplar tarafından camiye dönüştürülmüş, ve değişik dönemlerde onarımlardan geçerek bugünkü halini almış, Anadolu’nun en eski camisi olarak ta bilinen cami duvarlarındaki kabartmalar ve işlemelerle tam bir sanat harikasıJ


 


 
          camii girişi

          
                                                   


     
          güneş saati




         Caminin içini gezip kendimizi yine o tarih kokan sokaklara attık. Bu seferki durağımız ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğduğu ve şimdi müze olarak kullanılan evi oldu. Benimde ilk kez gördüğüm ev eski Diyarbakır evlerini en iyi şekilde anlatacak her şeyi içinde barındırıyordu sanırım. Müze çalışanlarından aldığımız bilgi kadarıyla şunları aktarabilirim. Ev haremlik selamlık olarak yapılmış ve sonradan selamlık kısmı yıkılmış ayrıca evin odaları mevsimlere göre yapılmış. Kış ve yaz aylarında farklı odalarda yaşıyormuş insanlar. Müze olarak kullanılan evde şairin kitapları,el yazıları,kullandığı eşyalar,fotoğrafları ve kütüphanesi sergileniyordu.


 


 


 C.S.Tarancı evi



         

         Sıra son durağımız olan Hasan paşa hanındaydı. Ulu caminin çok yakınında olan han Osmanlı döneminde vali olan Hasan paşa tarafından yaptırılmış, iki katlı olan hanın geniş bir avlusu, Avlunun ortasında da kubbeli bir şadırvan bulunuyordu. Han restore edilip kiraya verilerek çok farklı bir hava yaratılmış. Ortasındaki şadırvan bir kafe olarak ve çevresindeki dükkanlarda hediyelik eşya dükkanı olarak hizmet veriyordu. Sıkı pazarlıklarla şehrin simgesi olan karpuz ve bir burçtan oluşan tatlı bir biblo aldı ev arkadaşım. Günün sonunda şadırvanın etrafında oturup çay içerken tarihin o muhteşem kokusu yine ciğerlerimize doluyordu… 
 



         handa bulunan dükkanlar
         
         kafe
         
         
şadırvan

         Öncelikle binrota ya teşekkür etmek istiyorum yazı yazmaya teşvik ettiği için ve tabi ki en çokta yaz bi yazı sende diye sitem eden Buğra’ya (abt_smyrna).. iyiki varsınız..



 

Caner Can Biçimli

canerbicimli@msn.com

15 yorum

  • abt_smyrna dedi ki:

    İyiki de sitem etmişim vallahi.
    NE cevherler varmış dökülmeyi bekleyen. Yaz sen daha yaz. Bu güzel olmuş!

  • mctumer dedi ki:

    sevgili caner diyarbakır bu kadar güzel anlatılabnilrdi. sabah sabah çok güzel bir diyarbakır turu yaptım sayende. 1985 yılında malatyadan geçici görevle diyarbakıra gitmiştim oradada bir saat kaldıktan sonra mardine göndermişlerdi. ve ben diyarbakırı gezemeden mardinkapıdan atatürk köşkü ve hevsel bahçelerini seyrederek mardine geçmişltim. bir daHADA DİYARBAKIRA GİDEMEDİM. SAYENDE TEKRAR O GÜNLERE DÖNDÜM

  • rome_o dedi ki:

    hem fotoğraflar çok güzel hemde yazın . Artık diyarbakırı biliyorum diyebilirim.

  • kizirbey dedi ki:

    Demek ki bir yerlere gitmeden önce mutlaka orası hakkında yazılar okumalı. benim yaptığım gibi paldır küldür gidilen seyahatlerden daha güzel geziler olabiilirmiş demek. Ben de gittim diyarbakır’a, 2003’te galiba ama bu yazıdaki yerler nerelerdi, demek yanlarından bile geçmemişim.Tekrarında giderim artık..ellerine sağlık, saol

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Sevgili Caner Can; Velit’in dediği üzere, herkes doğduğu – büyüdüğü ya da yaşadığı şehri yazarsa, çok kapsamlı bir rehber çıkacak ortaya. Diyarbakır rehberimiz ise sanırım sen olacaksın. Kalemine sağlık…

  • MIYU dedi ki:

    çok çok güzel, evet ya Cahit Sıtkı Tarancı’nın evini ben de görmüştüm ama surlara o kadar takılıp kaldım ki, ondan bahsetmedim kendi Diyarbakır yazımda. Ama benim yazım senin bu harika , detaylı ve bol fotoğraflı anlatımının yanında küçücük bir not gibi kaldı. Ellerine sağlık, harika anlatmışsın.

  • mcatullus dedi ki:

    öğretmenliğimin ilk yıllarını ve caddelerinde birhayli pabuç eskittiğim Diyarbakır’ı bana yeniden hatırlattığınız için teşekkür ederim. Elinize sağlık.

  • enise dedi ki:

    Turla gidipte kaldığım otel Kervansaray oteli idi,hatta sağda görülen pencereden sonraki oda da kalmış ve otelin içinde ki düğün salonunda düğün vardı bizi de davet etmişlerdi.İşte böyle Caner’cim güzel anlatımın , bakmaya doyamadığım fotoğrafların için teşekkürler.

  • cnr_mtnt dedi ki:

    herkese bu güzel yorumlar için çok teşekkür ediyorum.. oğuz abi diyarbakır rehberliği yaparım elimden geldiğince hemde büyük bi zevkle.. bi kere tadını aldım daha çok yazarım artık 🙂

  • justinian dedi ki:

    Tebrikler Caner. 8 sene önce girmiştim Diyarbakır’a ve 2 gün kalmıştım. İlk gittiğimde fazla bir beklentim yoktu. Fakat şehrin görkemini görünce ağzım açık kalmıştı. Çok fazla fotoğraf çekmediğim için bir çok yerini hatırlayamadığım Diyarbakır’ı sayende yeniden gezdim. Eline sağlık dostum.

  • hburcu dedi ki:

    paylaştığın için teşekkürler cnr_mtnt fotoğraflarla birlikte çok güzel bir yazı olmuş. Ellerine sağlık.

  • riot_zatt dedi ki:

    walla o kadar senedir yaşıyordum orda ilk defa bu kadar güsell eğlenceli ve detaylı görebildim..vehbican ın ayağına sağlık geldi ki fırsatımız oldu..caner in de kalemine sağlık..fotolarımız da süper çıkmış…:)))).. durmak yokkk..

  • abidindemir dedi ki:

    Çok beğenerek okudum yazınızı. Resimlere ise bayıldım. teşekkürler.

  • NEŞE dedi ki:

    Geç rastladığım bir yazı.. Çok samimi anlatımı ve güzel fotoları ile eski bilgileri tazeledim.Diyarbakır gezimde kaçırdığım Margosyan ın kaleminden tanıyıp,sevdiğim “Gavur Mahallesi ” ni çok görmek istiyorum.

  • asmn21 dedi ki:

    yazdığın yazılar toprak kokuyor caner bey, yüreğinize sağlık.. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*