Dillirganın Tepeleri Denize Bakar…*

Bu adayı neden bu kadar çok seviyorum, bilmiyorum. İki yıl yaşayıp, okuma yazmayı ve yüzmeyi öğrendiğim ada burası. Yıllar sonra, 2009’da döndüm bu adaya. Şimdi bir kez daha ve şimdiden gelecek sene programında yine…

Aklım o kadar arkada kalarak gittim ki aslında, tam biraz rahatlamıştı içim, biz gitmeden önceki gün gaza buladılar yine ülkeyi. Yine içim sıkıldı, yandı. Olabilecek en üst düzeyde takip ettik oralardan Türkiye’yi. Ben aslında size Kuğulu Park’ı anlatmak istiyordum, şehrin tanıklarından birini, Ankara’nın en güzel parklarından birini ve şu anki o çok güzel halini… Siteye politika katmak mıdır bu, bilemedim. Anlatamadım. Şimdi Kıbrıs’ı yazıyım, Kuğulu Park’a geliriz belki.

Artık biraz daha büyüdüm, keskin uçlarım azaldı biraz. Daha farklı bakabiliyorum diye belki, daha iyi anladım bazı şeyleri, daha iyi hissettim. Size adayı enine boyuna anlatmak istiyorum aslında, ama şu an bunu yapmaya enerjim yok, şimdi gördüklerimin bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

Bu kez birilerini gezmeye götürdük Kıbrıs’a. Çok ayrıntılı gezemedik, pek hoşlanmadılar sanırım. Biraz eski, biraz döküntü buldular Kıbrıs’ı, oysa neler saklıyor bu ada içinde. Geçtiğimiz zamanlarda göremediğim…

Bellapais’te örneğin Lawrence Durrell’in evini ziyaret ettim bu kez. “Kıbrıs’ın Acı Limonları” isimli kitabın yazarı. Döner dönmez de kitabı aldım, şu an başucumda okunmayı bekliyor. “Mostari” biter bitmez.

Geçen sefer eksik kalan St. Hillarion Kalesi’ni gördüm nihayet. Gezdiğim en güzel kalelerden biriydi belki de. O manzarası, o havası…

Yeşilırmak sınırına kadar da gittim, Karpaz yine eksik kaldı, seneye dedim. Kapalı Maraş’a her girip çıkarken, başka bir şey keşfettim. Kimisinde daha önce hiç görmediğim tabelaları, kiminde sokak levhalarını ilk kez gördüm. Kapalı Maraş’ı bir kez daha anlamaya çalıştım, bir kez daha anlayamadım. Güneş doğarken kimsenin uyanmadığı, güneş battığında ışıkların yanmadığı bu şehir yine beni mahvetti, üstelik kaldığım oda 6. katta ve doğrudan Maraş’a bakıyordu. Bir gece uyuyamadım, kalktım güneşin doğuşunu seyrettim Maraş’ın üzerine.

Magosa’da şehirin içine hiç girmedim bu kez, geçen sefer hakkıyla gezdiğimden, ama günlük yaşama nüfus ettim. Lefkoşa Belediyesi’nin tiyatrosunu seyrettim Magosa Festivali’nde arkadaşımın organizasyonuyla, Kabare Kıbrıs’ı. Orada yaşayan arkadaşımın, Kıbrıslı kız arkadaşının dediğine göre, Kıbrıs’ın sorunlarına çok güzel eğilen bir oyunu… Döndüm, onları Ankara’da organizasyonunda yer aldığım tiyatro festivaline davet ettim anında. Konuşuyoruz şimdi, gelirler umarım.

Lefkoşa’yı ilk kez bu kadar ayrıntılı gezdim, işte burayı eksik bırakmadım. Yiğitler Parkı’ndan sadece bir tel örgünün ayırdığı Rum tarafını seyrederken, anlatamayacağım hisler yaşadım yine.

Yalan söylemek, saklamak yok, casinolara da gittim ilk kez, yaşım artık uygun düştüğünden. Arkadaşımın İstanbul’dan gelen kuzeni de katıldı ve kendimizi kaybetmeden en fazla elli liralık oyunlarla ve elli lira kaybettikten sonra durarak ve tatilin sonunda ne kar ne zarar, elde var sıfırla bitirerek.

Kapalı Maraş’ın caaanım denizinin yanı sıra, Magosa’nın yakınlarındaki Glapsides Belediye Plajı’nda, Barış Plajı’nda denize girdim.

Güzelyurt’da gezdiğim Aya Mamas Kilisesi de etkiledi beni fazlaca. İnsanların dileklerine baktım, çok eskiden sağlık dilerlerken artık ev, araba dileyenler çoğalmış.

Magosa’da bir köyde, bir kasapta, kapının hemen önünde Şeftali Kebabı yedim, unutulmazdı. Herkesin birbirini tanıdığı, birbirine laflar ata ata dolaştığı bir ortamda, insanlığa dair umudum tazelendi.

Girne Limanı’nda oturdum yine, bir bira, biraz patatesle denize karşı, güzel bir sohbetle bir de…

Ve tabii ki Karaoğlanoğlu Şehitliği, karargahı, Cengiz Topel’in anıtı ve çoğu kişinin bilmediği, bugün karargah olarak kullanılan bir manastırdaki işkence odasını, Lefkoşa’daki barbarlık müzesini, Rauf Denktaş’ın mezarını görmeden gelmedim…

Pavlides’in ve Makarios’un köşkleri de… Pavlides’in köşküne çok yakın olan, halen Maronitler’in yaşadığı Koruçam’ı göremedim bu kez, geçen sefer de öğlen tatilinde gitmiştik de, kapalıydı her taraf. Orası da gelecek sefere kaldı Karpaz’la birlikte. Bir de Salamis Harabeleri kaldı.

Tüm bunların yanı sıra, köylere gire çıka dolaşmaya niyetliyim bu kez gelecek yıl.

Sonra veda vakti geldi. Ayrılırken aile dostlarımızla annem ağladı, ben dayandım. Ercan’dan kalkarken uçağımız, şarkının dediği gibi, bir damla yaş düştü lakin gene tuttum kendimi. Havaalanının kulesine bakarak, gelecek yıl tekrar gelmeyi ve yine hep birlikte bu kadar güzel vakit geçirmeyi diledim.

* Bir Kıbrıs türküsü (bkz: Dillirga)

3 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Midgard,bu yazınızda ,diğer yazılarınıza göre biraz daha duygusal olduğunuzu seziyorum,belki haftalardır içinde bulunduğumuz ortamdan belki de sizin “biraz daha büyüdüm,keskin uçlarım azaldı” öz eleştiriniz nedeni ile bu satırları yazıyorum…Beni de duygulandıran bu yazınıza “çok güzel” derken ,eksikleri gelecek yıl tamamlamanızı gönülden diliyorum.

  • arkutbay dedi ki:

    Sevgili Midgard , insan büyüdükte keskin uçları azalıyor ama bir süre sonra daha keskin ve eskisinden daha gerçek ve daha acıtıcı uçlar çıkıyor . Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler ise hep birşeyleri bekler gibi , onun için bakımsız , sanki taş üstüne taş konulmayan bir yer . Bir de bu güzel adaya kumarhane gözüyle bakılınca… Ellerine sağlık , sevgiler .

  • Midgard dedi ki:

    Neden böyle oldu bilmiyorum, daha bir bağladı Kıbrıs kendisine beni bu kez, ondan biraz daha duygusal oldu galiba bu yazı.
    “Kıbrıslı Türkler hep bir şeyleri bekliyor ve onun için taş üstüne taş konulmuyor” sanırım adayı en güzel özetleyen cümlelerden biri. Teşekkürler. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*