DATÇA TATİLİMİ TAKDİMİMDİR

Datça deyince aklıma ilk önce demet demet papatyalar gelir. Neden derseniz, ofisimizdeki eski danışmanlarımızdan Süleyman Bey, her Datça tatili dönüşü kucak dolusu papatyalar getirirdi. Bizim ofiste yaşlıca sayılabilecek ne kadar insan varsa, çoğunun ya kendi yazlığı vardı orada ya da akrabalarının, eşinin dostunun. İşte bu nedenle, birkaç yıl öncesine kadar Datça benim için bir emekliler beldesiydi, dolayısıyla da cazibesi yoktu.  Zaman geçtikçe, ‘yaş ilerledikçe’, yaşıtlarımdan da duyar oldum Datça’yı. İstanbul’daki candostum Hatice, “Kızımmm, Datça süpermiş. Mutlaka gidelim” dediğinde, “Hadi yaa? İyi, peki gideriz bir ara” demiştim yarım ağız.


 





Sonra günü birlik doğa yürüyüşlerinde Ümit Abla ve Yalçın Abi ile tanıştım. Ümit Abla ve eşi Atila Abi’nin orada yazlıkları vardı. Yalçın Abim de geçen bahar bir yazlık almak suretiyle Datça’lı oluvermişti. Bu ekibin facebook’a yükledikleri Datça fotoğraflarına çıldırdım. Önceleri burun kıvırdığım bu belde, görmek istediğim yerler listesinde ilk sıralara yükselmişti.  Geçen yıl, dalış için bir hafta sonu gittim gitmesine de, gezecek görecek zaman bulamadım. Bu yaz yine günübirlik yürüyüşlerden tanıdığım arkadaşlarla nasıl olduysa oldu, tarihleri denk getirdik ve Datça’da buluştuk. Ümit Abla sağolsun bizim için güzel bir ev kiraladı. Feryal oda arkadaşım oldu. Kardeşi Murat ve eşi Nuray ise ev arkadaşlarımızdı. Evin günlüğü 100 TL idi. Kişi başı 25 TL’ye konaklama gereksinimimizi halletmiştik.


  


Bizim evimiz sol taraftaki üçüncü binaydı.

Yemek de sorun olmadı. Her keseye uygun restoran, kafe var Datça’da. Biz en çok “Baba Lokantası”nı keşfettiğimize sevindik.  Yemekler hem son derece leziz hem de ucuzdu.  Murat bir de slogan buldu burası için: “Küçük esnafın büyük lezzeti.” 
Zekeriya Sofrası da ev yemekleri yapan lokantalardan biri. Ayrıca, bugüne kadar sadece Datça’da görüp sevdiğim bir şey var: Özbel sitesine doğru gidilen yol kenarındaki plajlarda gündüz denize girilirken, gece buraları restoran haline geliyor. Neredeyse denizin içinde yemek yiyorsunuz. Datça’yı farklı kılan özelliklerden biri bu bana kalırsa.


 


Plaj hali. (Fotoğraf: Yalçın Polat)


Restoran Hali.

Datça’da yemeden gelinmemesi gereken  ne var ? Bana göre, kabakçiçeği dolması. Ayrıca, karanfilli ekmeğini de şiddetle, hararetle öneririm.  Hele tazeyken öyle güzel kokuyor ki meret, yemesem de sadece koklasam mı acaba dedirtiyor. Datça deyince akla badem gelmemesine imkan yok tabi ki. Üç tür badem var Datça’da ama ikisi aklımda kalmış: Ak badem ve Nurlu badem. Geçen yıl dalış için gittiğimde Ak badem almıştım ve beğenmiştim. Bu yıl paraya kıydım –diğerlerine göre biraz pahalı- Nurlu badem aldım ama pek beğenmedim çünkü benim damak tadıma göre fazla tuzluydu.  Zeytinyağı  ve kekik balı da Datça’nın meşhur lezzetlerinden.  Eşe dosta hediye olarak götürebilirsiniz.


  Kabakçiçeği dolması



 Karanfilli ekmek


Konaklama dedik. Yeme içme dedik. Gelelim gezmeye. Gezecek o kadar çok yer var ki. Can Yücel’den dolayı Eski Datça’yı çok merak ediyordum. Yalçın Abi’nin başını etini yeme faaliyetim sonuç verdi, zaten taaaa Ankara’dan pazarlığını yapmıştım. E bu durumda ilk durağımızın Eski Datça olması kaçınılmazdı.





Yalnız akşama doğru gidip, fotoğraf çekmeye kendimizi kaptırıp, ara sokaklara dalınca, hava da kararınca avuç içi kadar Eski Datça’da kaybolalım mı biz ? Her yer karanlık, in cin top oynuyor, sokak lambası filan hak getire…. Yusuf yusuf diyoruz hepimiz içimizden ama birbirimize de çaktırmıyoruz. Güya durumumuzla dalga geçiyoruz, şakalar filan yapıyoruz… Oradan mı gitsek buradan mı gitsek, ne yapsak ne etsek derken Allah’tan karşımıza motorunun üzerinde bir amca çıktı da, yolu tarif etti de, merkeze çıkabildik.







Tabi ben “Karanlığa kaldık, hiçbir yeri göremedim. İstediğim gibi gezemedim” diye vıdı vıdı edince, buraya tekrar gelmek farz oldu.
Fakat bu sefer de öğle sıcağına kalmıştık.



Bu arada, burada, bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim. Coğrafyanın babası sayılan Strabon demiş ya, “Tanrı uzun ve sağlıklı yaşatmak istediği kullarını Datça’ya gönderir” diye. Datça’nın havası temizmiş, bol oksijenliymiş, klima iklimine sahip dünyadaki ender yerlerdenmiş, rüzgarı bolmuş hep esermiş de hiç yanmazmışsınız, bunalmazmışsınız. Yalan ! Külliyen yalan!!  Kliması mı bozuldu ben gelince ? O nasıl bir sıcaktı yarabbi… Buhar olup uçacağımdan korktum.  Durduğum yerde kendi terimle duş alıyordum resmen. Ama yılmadık. Karış karış gezdik. Öncelikle Can Yücel’in müdavimi olduğu “Orhan’ın Yeri”nde nefis bir kahvaltı ile güne başladık.


 


Ardından Can Yücel’in fotoğraflarıyla, yarım kalan şarabının sergilendiği bölümde bir sürü fotoğraf çektik.  


 




Ömrünün son yıllarını Datça’da geçirince Can Baba, haliyle Datça da Can Babayla özdeşleşmiş. Büyük şair, Datça’ya gömülme isteğini “Vasiyet” adlı şiirinde dile getirmiş. 

            
Beni kuzum Datça’ya gömün
               G
eçin Ankara’yı, İstanbul’u !
               
Oralar ağzına kadar dolu
               Alabildiğine de pahalı
               Örneğin Zincirlikuyu’da
               
Bir mezar 750 milyona.     
               
Burası nisbeten ucuzluk
               Ortada kalma tehlikesi de yok
               Hayır dua da istemez,
               Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
               Şu deniz gören mezarlığın orda,
               Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama.


 





Antik Kafe’de, limonata eşliğinde soluklandık. Antik Kafe’nin ve hemen yanında takı, peştamal, fular gibi hediyelik eşyaların satıldığı dükkanın sahibi olan Yaşar Aydoğan, eskiden yörenin önemli geçim kaynakları arasındayken unutulmuş olan ipek böceği yetiştiriciliğini yeniden canlandırmış. Kadınları eğitmiş. Şimdi yetiştirdikleri ipekböceklerinden elde ettikleri  ipek iplerden dokudukları şalları, peştemalları, fularları ziyaretçilerin beğenisine sunuyor.  Cam Atölyesinin sahiplerinden olan çiftin konukseverliğini ve güleryüzünü de anmadan geçemeyeceğim.


 



Cam Atölyesi

Eski Datça’dan sonraki durağımız Hayıt Bükü ve Knidos oldu.  Datça’daki unutulmaz kahvaltılardan birini de Hayıtbükü’nde ettik. Envayi  çeşit kahvaltılık arasında beni en çok mutlu eden, domates gibi görünen ve domates gibi kokan domatesler ile bahçeden toplayıp sofraya koydukları semizotu oldu. Kahvaltının ardından deniz keyfi yapıldı elbette.


  Hayıtbükü







 Hayıtbükü

 Hayıtbükü

 Palamutbükü

 Palamutbükü

 Palamutbükü

Sonra Knidos’a doğru yola koyulduk. Yol üzerindeki Palamutbükü’nde de deniz ve öğle yemeği molası verdikten sonra, nihayet Knidos’a vardık. Knidos antik kentinin bulunduğu yarımadanın uç noktasında, bir tarafınızın Akdeniz, bir tarafınızın ise Ege Denizi olması heyecan verici. Knidos’un tarihi ve arkeolojik öneminden sözetmeyeceğim. Bunu, bu konulardan anlayanlara bırakıyorum.








Knidos için söyleyebileceğim, gerçekten son derece etkileyici bir yer olduğu. Bambaşka bir havası var, gözlerinizle görmeniz, solumanız lazım. Murat zaten orada kendinden geçti, onu Nuray ile başbaşa bıraktık.  Yalçın Abi ve ben kafamıza göre gezdikten sonra kafede biraz dinlenelim dedik. Kafenin önündeki küçük iskelede tekneler demirlemişti. Bol bol yansıma, tekne fotoğrafı çektim.


 






Birşeyler içme niyetiyle kafeye gelmişken, denizden çıkan Nuray’ı gördüm. Meğer o da Murat’ı kendi haline bırakıp kafeye gelmiş. Suyun çok güzel olduğunu, mutlaka girmem gerektiğini söyledi. Tereddüt ettim. Akşam olmuştu, birazdan hava kararacaktı. Islanıp üst baş değiştirmeye, kurumaya çalışmaya değecek miydi ? Değdi ! Hem de nasıl. Bu kadar keyif alarak en son nerede yüzdüğümü hatırlamıyorum. Ben denizin içindeyken Murat çıkageldi. “Su nasıl, girsem mi girmesem mi” derken bir de baktım hooop Murat da atladı suya
J Knidos’a gidenlere hararetli tavsiye: Sadece antik kenti gezmekle kalmayın. Mutlaka ama mutlaka iskelenin olduğu tarafta yüzün.  Bir de Knidos’a tekne turuyla gitmek önerilmiyor. Mesafe çok uzun olduğu için yorucu oluyormuş. Karayoluyla gidilmesini öneriyorlar bilenler.


 





Bir sonraki günün programında tekne turu vardı. Tekne turlarının bir sürü rotası var Datça’da. Biz Selimiye rotasını seçtik. Tekne sahibi, özel ilişkileri sayesinde Simi Adasının çok yakınından geçeceğimizi söyledi. Dünya gözüyle, uzaktan da olsa bir Yunan Adası görecekti bu gözler. Ne saadet  ne saadet. Bu Yunanlılar bizim adalarımıza ellerini kollarını sallayarak girerken, günübirlik gezilerde bile bizden vize istemiyorlar mı, deli oluyorum. Yunan – Türk dostluğundan yanayım tabi ki ama karşılıklı olması gerekmez mi böyle şeylerin. 


  Simi Adası


Neyse efendim tekne turu güzeldi. Datça’nın birbirinden güzel koylarında denize girdik, yüzdük, eğlendik. Selimiye’de kısa da olsa vakit geçirdik. Selimiye, ayrıca bir tatil için gidilebilecek, ufacık tefecik fakat pek şirin, pek sevimli bir kıyı kasabası.


  Hurmalıbük



 Selimiye

 Selimiye

Hayıtbükünden Knidos’a doğru yola çıktığımızda Ovabükü diye biryerin önünden geçmiştik. O kısacık zaman diliminde Ovabükü benim belleğime kazındı resmen manzarasıyla. Tutturdum “Ovabükü’ne de gidelim. Ovabükü’ne de gidelim” diye.

 Ovabükü

 Ovabükü

 Ovabükü

Yalçın Abim kırar mı beni ? Kırmaz. Aldı götürdü. Öğlene doğru oradaydık. Önce biraz fotoğraf çektik. Sonra bir şeyler yedik. Niyetimiz yemekten sonra denize girmekti.  Ama nasıl bir ağırlık çöktüyse artık. Çardakımsı bir yer vardı yemek yediğimiz restoranda. “Yalçın Abi şurada biraz oturalım mı” dedim. Kalktık gittik güya oturacağız. Otururken otururken ben yavaş yavaş uyku pozisyonunu almışım. Pozisyon almakla kalmayıp, bir güzel uykuya dalmışım. Mışıl mışıl uyurken Yalçın Abim bunu fotoğrafla belgelemiş.



 


Fotoğraf: Yalçın Polat

Sonra bakmış ki ben uyanmıyorum, o da uyumuş. Ovabükü’nün bendeki hatırası, sıcak yaz günlerinin tembel, haylaz öğleden sonra uykularıyla özdeş artık. Neyse canım, ayıp olmasın babında bir kez de olsa denize girdik yine de.


  Ovabükü


Fotoğrafların çoğunu yattığım yerden çektim. Bazılarında ayağa kalkacak gücü bulabilmiş olmam takdire şayan ama, değil mi ?

Ve değirmenler ! Datça’ya gidip de görmeden dönülmeyesi yerlerden biri de Değirmenler. Datça’dan çıkıp Marmaris yolunda giderken sol tarafta yer alan değirmenleri görünce Cervantes’in romanı Don Quijote geliyor aklıma. Gülümsüyorum. Değirmenler fotoğraf çekmek için de oldukça elverişli. Hele bizim gibi güneş batarken, akşam ışığına denk gelmişseniz!



 




Bu değirmenlerden birini Ankaralı Zeynep Hanım annesiyle birlikte restoran olarak işletiyor.


 
Fotoğraf: Yalçın Polat


Fotoğraf çekiminden sonra güzel bir masaya kurulup keyifli bir sohbete daldık.  Gerek havanın kararmasından, gerekse Değirmenlerin oluşturduğu fantastik havadan, sohbetimiz bir süre sonra uzaylılara kaydı. Evrende yalnız mıyız ? Başka gezegenlerde hayat var mı ! Şimdi arkamızdaki şu duvarın üzerinden birdenbire yeşil, uzaylı yaratıklar atlayıp masamıza gelseler ne yaparız diye senaryolar yazdık. Datça’da uzaylılara UFO’lara inanan pek çok insan varmış sevgili Binrota okuru. Ve bu insanlar, Datça’nın uzaylılarca seçilmiş bir yer olduğuna inanmaktalarmış. Uzaylılar sık sık Datça’ya gelirlermiş. Her gece uzay araçlarını gözleyen insanların mekanıymış Datça. Görmek isteyen göz, inanan yürek görürmüş onları. Ben görmedim çünkü istemedim. Dinlenmeye, gezmeye gelmişim, fazladan heyecanı, adrenalini kaldıramam diye düşündüğümden pek hevesli bakmadım doğrusu gökyüzüne. Ama inanıyorum ki, başka gezegenlerde başka hayatlar, başka canlılar var.


  


Ve son gün.  Kargı Koyunda kahvaltı. Ardından berrak, duru, tertemiz sularda dilediğince açılarak yüzmek. Kargı koyu, Datça merkeze yakın olmasına karşın büyük işletmelerin olmadığı, aksine salaş bir iki mekanın olduğu, bu nedenle de benim çok çok sevdiğim bir yer. Biz hemen koyun girişindeki mekana oturduk. Burada bütün bir gününüzü sıkılmadan geçirebilirsiniz. Restoranın arkasında büyük güzel bir bahçe, bahçede bir bar, hamaklar, minderler var. Dileyen denize girer, dileyen hamaklarda minderlerde yayılıp kitabını okur, müzik dinler. Bunalınca denize girip serinler. Çıkınca bir şeyler yer içer. Öyle bir yer işte.


  Kargı Koyu



 Kargı Koyu

 Kargı Koyu


Kargı Koyundan sonra nereye gittik dersiniz ? Cennetten bir köşe gibiydi adeta “Mehmet Ali Ağa Konağı”. Reşadiye Mahallesinde, yöre halkının “Kocaev” diye andığı Konak, Datça Yarımadasını, Osmanlı donanmasındaki yararlılıklarından dolayı dirlik olarak alan Giritli Ali Ağa’nın ardından gelen Tuhfezade ailesinin ikametgahı imiş. Kaderine terk edilerek çürümeye bırakılmış olan konağı 2002 yılında Pir Turistik Tesisleri adına Mehmet Pir almış, geleneksel  tarzda, “eşraf ailelerinin evlerine özgü mahrem ortamın büyüsünü koruyarak” restore ettirmiş ve bir “müze otel” haline getirmiş.







Yine sıcaktan yanmış kavrulmuş bir halde vardığımız otelin girişinde bizi karşılayan güleryüzlü görevliye, kafede soğuk bir şeyler içebilir miyiz diye sorduk. Görevli bizi kafeye doğru yönlendirdi. Orada bizi başka bir güleryüzlü görevli karşıladı. Sıcaktan ne kadar bunaldığımızı görmemesine olanak yoktu. Dolayısıyla bizi serin bir yere oturtmayı önerdi. Reddecek durumda değildik. Bizi çardağa götürdü. El yapımı limonata içmemizi önerdi. Kabul ettik. Ardından kişniş ve gülsuyu şerbeti eşliğinde sundukları Türk kahvesinden içtik. Sunum da lezzet de harikaydı doğrusu.


 



 


Biraz kendimize gelince etrafı gezip, fotoğraflar çektik.  Zaman hızla geçiyor, gitme vakti yaklaşıyordu. Uzun uzun kalıp, keyfine varmak istediğim bu konaktan ne yazık ki alelacele gezinip, bir iki kare fotoğraf çekip ayrılmak zorunda kaldım. Ama Yalçın Abi’den bir dahaki sefere daha erken gelip, akşam yemeğine de kalma sözünü alarak.


 









Datça’ya bir hafta yetmedi.  Oysa Knidos yolu üzerindeki
Yazıköy, Kızlan Köyü, Gebekum, Hızırşah Köyü vardı gezilecek, görülecek, fotoğraflanacak. Eh artık, onlar da bir dahaki sefere.



 Ilıca Gölü


 Selimiye

 Ovabükü

23 yorum

  • incialp dedi ki:

    Ayşeeee ne güzel bir yazı bu böylee :)) hele fotoğraflar.. hele kabakçiçeği dolması 🙂 zaten gezi yazılarında beni en çok etkileyen şeylerden birisi yemeklerden bahsedilmesi 🙂 gidilecek yerler yenilecek yemekler !

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    Hangisine methiye yagdirsam bilemedim ki? Anlatimin samimiyetine mi, bu samimi ve akici yaziyi destekleyen fotograflara mi? Bence hepsi harika, keyifli bu tatili sizin keyifli anlatiminizla ben de adeta yasadim. Tesekkürler…

  • NEŞE dedi ki:

    Aysek çok güzel olmuş bu yazı…Fotolar da çok şey anlatıyor aslında.Reşadiye-Mehmet Ali Ağa konağı pek hoş,fiyatlarını araştıracağım.Hurmalı bük e bayıldım,sanki tropik bir köşe,yiyeceler,karanfilli ekmek,çok cazip..Amannn canım hangi birini sayayım,ellerine,gözlerine sağlık.

  • NEŞE dedi ki:

    Aysek,Mehmet Ali Ağa konağı fiyatlarını inceledim,en ucuz oda 150-200 € civarında,bu fiyatlarla ben de ancak sizin gibi bir kahve için uğrayabilirim.

  • aysek dedi ki:

    İnci, FigenLetaconnoux, Neşe Hanım ! Güzel yorumlarınız beni çok çok mutlu etti. Hepinize tek tek teşekkür ederim. Neşe Hanım,Mehmet Ali Ağa Konağında 700 Euro’ya da oda var desem ???? Haklısınız, bu durumda oraya sadece bir fincan kahve içmeye gidilir ama olsun, onun da hatırı 40 yıl sürüyor nasıl olsa :))))

  • yalcinp dedi ki:

    Ayşe, yazı harika olmuş 🙂 Datça günlerini o kadar güzel anlatmışsın ki… Yine bir solukta okudum yazdıklarını… Anlatımın çok hoş, samimi ve akıcı… Fotoğraflar her zaman olduğu gibi, tek kelimeyle, harika 🙂 Yazı içeriği ile uyumları hem fotoğraflara bakmayı hem de okumayı daha da zevkli yapıyor. Aynı formatta yeni yazılarını bekliyorum 🙂

  • aysek dedi ki:

    Teşekkürler Yalçın Abi’cim 🙂

  • medikus dedi ki:

    Fotoğraflarla beraber çok güzel bir yazı olmuş… eskiden çok eskiden bu kadar çok yazlık ev şu bu yokken… kumsala uzanır, ki ozamanlar geceleri çok soğul olur ancak kazak ve mont ile durabilirken, gökyüzünde kayan yıldıları seyrederdik… o kadar çoktu ki 5 dakka sonra sıkılır başka konulara dalardık… eskiden marmaris datça yoluna çıktığınızda gelip geçen arabalar kendiliğinden durur beraber gidelim derlerdi… daracık virajlarla dolu yolunda iki otobüs karşı karşıya geldiğinde biri neredeyse uçurumdan aşağı kayacakmış gibi durur öbürüne yol verirdi… ama gene de kaza oranı yok denecek kadar az ölüm oranı sıfırdı… tereyağ gibi ürünler bulunmaz köylüsü tanımaz idi… sebzeye ihtiyacınız olduğunda gir tarlaya kendin topla derlerdi… ege kıyıları orfoz dolu, gizli koyları paylaşılmaz idi… ne biliim… hala güzel ama o zamanlar bir başka idi…
    Ayşecim, Karaincir Tatil Köyüne sapmadan Emecik köyüne doğru yolun öbür tarafına bakarsan çok ilginçarkeolojik alanlar göreceksin… Karainicr tatil köyüne hakim tepede bir zamanlar kilise varmış 1981den sora iyice yok edilmiş. ama gidersen orada da kalıntıları görürsün.. benim facebooktaki sayfamda Datça resimlerinden oranın süper manzarasına da bakabilirisin… aklıma geldi… Datça limanda Reşat abi vardı bu seneye kadar… Temmuzda gidince bir heves gittim baktım, yok maalesef kapamış lokantasını, gitmiş… onun kendine özel antik tarifleriyle yaptığı yemekleri, mezeleri, tatlıları yiyebilseydin keşke. Datça’ya gitmek için bir nedenin daha olurdu…

    Not:Reşat abi geçen sene İzmir’e gideceğini söylemişti ama bilemiyorum… bu yazıyı okuyup da nerede olduğunu bilen benimle paylaşırsa çok sevinirim.

  • aysek dedi ki:

    Yazdıklarını okuyunca, Telli Turna şarkısının “biz büyüdük ve kirlendi dünya” sözleri geldi aklıma. İnsanın çoğaldığı yerlerde tahrip kaçınılmaz oluyor galiba.. Sen hiç olmazsa o günlerini de görüp yaşadığın için daha şanslısın.. Fotolarına baktım, Kilise Tepesini gördüm.. Önerilerini not aldım, bir dahaki sefere uygulamak üzere…

  • NEŞE dedi ki:

    Medikus a yerden göğe kadar hak veriyorum,1970 lerde Datça Aktur daha yapım aşamasındayken o virajlı ve tozlu yollardan ulaşır,çamların altına çadırımızı kurar,orfoz ve lağos ların tadına bakar,kimsenin olmadığı koylara minik teknelerle ulaşırdık,”balıkaşıran” mevkiine geldik mi içimizi bir sevinç kaplardı…Hey gidi günler….

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    O dar virajli yolu ben de hatirliyorum. 27 sene önceydi sanirim, ilk olarak ailemizden ayri arkadaslarla tatile çikmistik. Istikamet Datça Aktur. O tatilin tadi halen damagimdadir.

  • rome_o dedi ki:

    çok uzun seneler önce gitmiştim datçaya hiç bir şey hatılamıyorum hatta diyebilirimki datça diye bir yerin varlığını unutmuşum .. bu yazı ve fotoğraflar tekrar gündeme datçayı aldı . harika bir yazı olmuş ayşe..

  • aysek dedi ki:

    teşekkürler velit..anıları tazelemek lazım..görülmeye değer bir yer Datça…

  • Suzandan dedi ki:

    aysek super olmus …ovabükünü bende cok severim ama senin kadar guzel anlatamam :))))

  • aysek dedi ki:

    teşekkür ederim Suzan. beğenmene sevindim 🙂

  • tufi dedi ki:

    Taa oralara kadar gidip , Eski Datça’yı görmeden gelmişim. Fotoğrafları görünce bir nebze üzüldüm. Ama iyi tarafından bakarsam, tekrar gitmek için bir nedenim daha oldu 🙂

    Nefi bir tatil olmuş, fotoğraflar da bir o kadar güzel . Paylaşım için teşekkürler.

  • aysek dedi ki:

    Teşekkürler Tufi, dediğin gibi, tekrar gitmen için bir nedenin var hiç olmazsa 😉

  • maliho dedi ki:

    Çok hoşuma gitti, hele fotoğraflar harika…

  • aysek dedi ki:

    Malihooo… teşekkür ederim !

  • DEEP73 dedi ki:

    Datce bence cok guzel ve ozel bır yer sakın denızı muhtesem bır yer..Yollar yapıldıtım ehlıkelı bır durumdu otobusle gıtktan sonra datcaya gıdemedım hıc ama yollar yapılmadan once gıtmıstım ve gercekten yollarını hıc unutamadım cok t ehlıkelıydı ucurumdu sımdı yapılmıs gercekten sevındım yapılmasına …Yazınız cok guzel olmus resımler de harıka bence ..

  • aysek dedi ki:

    teşekkürler Deep73..

  • bizim hikayemiz dedi ki:

    Datça’ya geçen sene 1 günlüğüne uğrayabildik. Marmaris’e kadar gelmişken Datça’yı da görelim dedik. Kısa bir tur ve kabak çiçeği dolması yedikten sonra ayrıldık. Ama bu yazıdan sonra seneye Datça’ya 3-4 gün ayıracağım. Elinize sağlık.

  • aysek dedi ki:

    pişman olmayacaksınız bizim hikayemiz. teşekkür ederim.. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*