Darwin’i kıskandıralım – 2

      

         Bazıları orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüzdür, diye mırıldanırlar. Oysaki o köyler,  modern dünyada ne sizin ne de bizimdir, çünkü resort sahipleri o köyleri çoktan bulmuş, siz şarkınızı mırıldanırken oraları tatil köyü haline getirmişlerdir. Siz gitmeseniz de, onlarca insan oralara gider, oraları bir güzel de tüketirler. O küçük köylerden biridir, Mui Nei. Ama tamamen ele geçirilmemiştir. Hala hakimiyeti sabahları körfezi dolduran onlarca balıkçı teknesinin ailelerine aittir. Tamam belki de birazı, sabahları çılgınca kite-surfing yapan, akşamları da delice eğlenen surfçülere aittir. Biraz da o surfçüleri bekleyen kızlara aittir, Mui Nei. Onlara aitse, bir de kum tepelerine aittir elbet. Sanki şehrin ortasında çöller vardır.

                                                                             *
  

Vietnam’ın bu küçük sahil kasabası Saigon’un 4 saat uzaklığındadır, atlarsınız bir otobüse gelirsiniz. Olmadı araba da kiralanır. Ama bizim gibiyseniz siz de,  Hanoi’den buraya gelmemiz 11 gününüzü bile alabilir. Biz diyorsak ben ve beş Fransız arkadaşım. Napalım, seviyoruz biz otobüslerden inip küçük kasabalarda kalmayı, yine seviyoruz otobüslerde tavuklarla arkadaşlık etmeyi yahut yemek tezgahlarında kommunism üzerine konuşmayı. Ona buna takılıyoruz, başkalarıyla tanışıyoruz, peşimize takıyor, başkalarının peşine düşüyoruz. Öyle böyle biz yolları seviyoruz.

Biz Vietnam’ı da seviyoruz, yemek tezgahlarını daha çok. Öyle sadece kommunizm hakkında konuştuğumuz için değil, en lezzetli pho’ları aslında sokakta içtiğimiz için. En lezzetli kahvaltımız köşe başlarındaki tezgahlarda olduğu için. Uzun baget ekmeğin içinde, yumurta, üçgen peynir, maydanoz, ve balık macunu. İki yüz dolara malarya hapı alıp da bir dolara öğle yemeği yediğimiz için çok mutluyuz. Tabakları nasıl yıkadıkları umurumuzda değil. Biz her öğün sokakta yiyebiliriz. Ama Mui Nei daha çok restaurantlarla dolu. Dolu dediysem de sayısını çok sanmamalı. Biz de dün yediğimiz Rus restaurantının sahibi Phillipe’e el sallayarak yanındaki french-vietnamese restaurantına oturuyoruz. Dedim ya Mui Nei küçük, turistleri tanıyacak kadar küçük.

Neyse menüyü karıştırmaya başlıyoruz. Pho, yani çorbayı kesin söyleyeceğiz artık bizim için vazgeçilmez. Samuel, Vietnam’a ilk geldiği günden beri Banana Lassi içmeden başka şeyler yemiyor, e o da ikinci vazgeçilmez. Apolline de mutlaka spring roll söylüyor. Hepimiz de Beer Hanoi içerken kadeh kaldırmayı çok seviyoruz. Yani, şimdiden yemeğin yarısı belli. Menu İngilizce hatalarla dolu, ekstradan harfler eklenmiş kimi kelimelere, bazılarından çıkarılmış. ‘Spcialites’ yazan sayfaya geliyorum, ne yiyim ne yiyim diye düşünürken. bir de ne göreyim crocodile yazıyor. Hopp, hemen atlıyorum tabi. Mui Nei bana bir supriz daha yapıyor, şehrin ortasında çöl gibi kum tepeleri yeteri kadar şaşırtıcı değilmiş gibi. Darwinci ruhumu fiştekliyor. Ama kararsız kalmıyor değilim, devekuşu mu yesem acaba?

 


Kum tepelerinden, kite-surfingten bahsediyoruz. İki gün önce Nha Trangta yaptığımız dalış hepimizin dillinde, o mercan kayalıkları, renkli renkli balıklar… Oramız buramız ağrıyor, yanaklarımız pembe pembe biraz. Biraz da bisiklete binmekten yorgunuz ne de olsa bütün gün rüzgarlaydı randevumuz. Ben hemen görevimi yerine getirip, Türkiye’de Çeşme’de de surfün çok iyi yapıldığını söylüyorum, evimi özlediğimi saklayarak. Bazı yerler aklınızdaki gibi değildir, gitmeden bilemezsiniz. İşte Vietnam öyle bir yer, gitmelisiniz. Kesinlikle aklımızda olan Vietnam’dan çok farklı yaşadıklarımız. Hayalimizdeki ve gördüğümüz Vietnam’ı konuşuyoruz, inanılmaz günbatımlarından, sahilde ateşin etrafında kovalardan içilen kokteyllerden bahsederken. Birazcık güneydoğu asyaya da alışmalı insan, keyfini daha çok çıkartmak için buraların. Ve o sırada benim de timsahım geliyor.

         Yılan macerası gibi değil bu, gayet hoş bir yerdeyim. Kore’de ipekböceği yerken bu anı gülerek anacağım, daha bilmiyorum. Dramatik olmaya gerek yok, tabağımda o kadar şık duruyor ki. İnce fileto halinde, biraz konik bir beyaz et duruyor karşımda. Balık gibi kabul ediliyor. Limonla birlikte servis ediyorlar ben de sıkıyorum limonu. Hafif sarımsaklı ve pul biberli marine edilmiş. Lezzetli, ama sert bir et. Biraz  da tuzlu. Hemen restaurantı sahibi gelip birbir yararlarından bahsediyor timsah etinin. Amcayı dinliyorum içimden iki evet bir pekiyi diyerek. Sonuç olarak, timsah eti, tavuktan daha besleyici, protein bakımından zengin olmasına rağmen kolesterol oranı yüksek. Öte yandan yağ oranı düşük. Ama her gün de kim yer canım, deyip;  bunları düşünmenin bir önemi yok. Geleneksel olarak Vietnam mutfağının olmazsa olmazı değil, ama Avustralya ve bazı Afrika mutfaklarında bulmak mümkün. Çoğu zaman turistlerin ilgisini çektiği için mönülerde yer veriliyor. Aslında sadece menülere yerleşmiş durumda değil, Mui Nei’de çok sayıda timsah derisi eşya da satılıyor. Büyük ihtimal Mekong deltasına yakınlığının etkisi bu. Mekong kimlere nelere can vermiyor ki! Öte yandan, özellikle Mekong deltasında yaşayan Siamese Crocodile’ların soyu tükenmekte avcılık yüzünden. Kuzey tarafta her geçen gün baraj üzerine baraj kurmayı planlayan Çin’in de parmağı var bunda. Eh, Biraz da benim gibiler yüzünden,  hadi itiraf edeyim çevre çığırtkanlığı yaparken. Bana timsah eti hakkında detaylı bilgi veren amcayı konuşturmaya devam ediyoruz. Farz ettik, biz paramızı bu işe yatırıcaz, amca bizi pek destekledi. Bizimle fransızca konuşmak ayrı hoşuna gidiyor tabi, paslandım paslandım diyerek. Karısı geliyor yanımıza gülüşüyor. Güneydoğu asyada hep birileri sohbete geliyor, burası yanlız sohbet edilen bir diyar değil. 

       Neyse kulağımıza gelen bilgilere göre, timsah çok yakın zamanda popüler olmayacak belki, ama gelecek vadediyor. Avusturalya bu konuyu pek sahiplenmiş, legal olarak timsah çiftlileri kurulmaya başlamış, tıkır tıkır işler durumdaymış. Öteki kulağımıza iliştiğine göre de, orda bir köy var uzakta diyip, siz gitmeden bazıları Senegal’a gidip timsah çiftliklerinin ucuzdan ucuzdan temellerini atmışlar, bizden söylemesi.



11 yorum

  • Alinda dedi ki:

    Kore’de ipekböceği yerken yanında kimchi var mıydı? 🙂 Paylaşımınız için teşekkürler.

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Serinin ilk yazısı gibi, “görece” lezzetlerin avcısı bu kez de iş (sofra) başında… Darwin’i bilmem ama, macera peşinde cesaretle koşan damak tadınızla, bizleri kıskandırdığınız kesin! Bu arada İngilizce’nin yerli yersiz / yalan yanlış kullanımı konusunda bizim lokantaların üstüne tanımam hani…

  • ayşegül- dedi ki:

    Bak o Kore yazısına zavallı ipek böceğinin resmini koyma sakın, ben küçükken beslemiştim incir yapraklarıyla, kıyamam vallahi… Yavrum yöresel lezzetler filan anlıyorum ama bir yere kadar dimi :)) Hadi anlat bakalım daha neler çıkacak senden??

  • onur1122 dedi ki:

    Çok şey öğrendim..Teşekkürler…

  • abidindemir dedi ki:

    İyi ki gelmişiniz aramıza…

  • tütü dedi ki:

    Evet, sizinle değişik tadlara alışacağız galiba. Timsah o kadar değil de Yılan çorbası biraz daha zor gibi geldi bana…. Lokantalarda dolaşırken ortamı ve insanları da tanıtan yazılarınızı keyifle okudum…Hoşgeldiniz…

  • enise dedi ki:

    Tamam yöresel yemek falan ama yılandan sonra timsah eh işte.Ama bende ipek böceği besliyenlerdenim. küçükken bahçemizde bir-iki sıra sebze yetiştirirdik,zevk için. Onları yemek mi?koparmaya bile kıyamazdım.Ağlardım..

  • BÜLTER dedi ki:

    mutfak açısından da yaklaşmanız yazılarınızı çok ilginç kılıyor. ipek böceği, yılan filan hiç normal görünmüyor, hatta reklam olsun diye böyle yemekler yaptıklarını düşünüyorum. düşünmek istiyorum en azından. doğal insan bünyesi bunu kaldırmaz sanki.

  • gulliblecow dedi ki:

    ben yazılarından anladım ki sende mide yok yahu.şundan tadıyım bundan da derken bi hayvanat bahçesi karışık olmuş.çok keyif aldım yazılarından teşekkürler.

  • Suzandan dedi ki:

    güzel bir yazı .midenize saglık 🙂 10 puan
    (kendime not:asian’nın yazılarını sabah okuma :P)

  • zufal dedi ki:

    Ben merak ettim.Pek çoğumuzun tadına bakmayacağı yiyecekleri deniyorsunuz.Ama bunlardan beğendiklerinizi sonradan canınız çekiyor mu?Mesela hasta olunca yılan çorbası çeker mi canınız :))

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*