Cape Town ve Çevresi






Robben Adası’ndan Masa Dağı

“Robben Adası’nı ziyaret eden iyi insanlar” diye başladı konuşmasına, öğrencilik yıllarında Apartheid’a karşı eylem yaparken tutuklanıp, bu hapishanede yıllarını geçirmiş olan rehberimiz. O ve onun gibi bu acıları yaşamış tüm siyahlar için bizler iyi insanlardık. Bunu adanın diğer taraflarını dolaştıran rehberimiz de demişti. Nedeni, onların duygularına, çektikleri acılara yıllar sonra da olsa ortak olmuş ve  gerçekten üzülmüştük. Seyahatimizin bu son gününde Mandela ve yoldaşlarının siyah ya da beyaz ayırt etmeden yeni bir  ülke yaratmasının tarihini dinlemek için en uygun yer burasıydı. 


 
Rehberimiz anlatırken yaşıyordu o günleri – Mandela’nın 18 yıl kaldığı hücre

 
Cüzzamlılar Mezarlığı                                                         Ada Hatırası


Robben Adası Mandela’nın çıkış yolu olarak adlandırılıyor .  İsmini daha önceki yıllarda adanın müdavimi olan foklardan almış. Robben flamanca fok anlamına geliyor.  Ama artık adada fok balığı yok. Sadece bir penguen kolonisi var.Ada karadan yaklaşık 10 km uzakta ve oldukça düz. En yüksek tepesi ise 30 metre.  Önceleri cüzzamlı hastaları tecrit etmek ve onları tedavi etmek için kullanılan ada zamanla askeri bir üs ve de nihayetinde siyasi mahkumların daimi ikametgahı haline gelmiş. Şu anda ise bir müze ve dünya mirası olarak kabul ediliyor.



Robben Adasına Giderken – Soldaki tepe Sinyal Tepesi – Ortadaki Masa Dağı – Sağdaki ise Aslan Tepesi


Zaten District Six müzesini gezerken anlaşılmıştı Apartheid rejiminin korkunçluğu. Nour Ibrahim’in  1994 yilinda kurduğu bu müzede biraz dolaşmak bile açık seçik gösteriyordu ayrımcılığın akıl almaz boyutlarını.


Adadaki bu duygulu anlar bu çok keyifli tatilin de sonuydu aslında. Tam anlamıyla dört dörtlük bir tatili geride bırakıp inanılmaz duygularla bitiriyorduk tatili.


Plan aylar öncesinden yapıldı. Çocukların ara tatili belli olur olmaz aldık biletlerimizi. Arkadaşlarımız Binnur ve Hakan da bu tatilde bizle birlikteydi. Sağ olsunlar, çocukların yükünün büyük bir kısmını üzerimizden aldılar. Bizi oldukça rahat ettirdiler.


Otelimiz şehrin en hareketli yeri olan Waterfront’a 5 dakika uzaklıkta, eski bir hapishane olan Breakwater Lodge. Biz de bu hapishanenin gönüllü misafirleriydik.


Waterfront  şehrin kalbi.  Restoranlar, alışveriş merkezleri, turistik mağazalar ve tekne turlarının kalktığı yer olmasının dışında, değişik sokak müzisyenlerinin performanslarını da izlenebildiği bir gösteri merkezi. Saatlerce sıkılmadan vakit geçirilecek bir alan.

Waterfront ve Kırmızı renkli saat kulesi


Şehri gezmeye diğer ülke şehirlerinde de yaptığımız gibi indi bindi “ Hop on Hop off”  otobüslerle yapıyoruz. Şehri  tanımak ve şehir hakkında yorulmadan bilgi edinmek için en kolay çözüm. Sabahın erken saatlerinde Cape Town’da olduğumuzdan geldiğimiz günü de elden geldiğince değerlendirmek istiyoruz.  Saatlerce uçuşun hakkını vermek lazım. Aynı saat diliminde olduğumuzdan ve ben hariç herkes uçakta uyuduğu için kimsenin  uyku problemi yok.  Bir tek ben kırmızıya çalmış gözlerle zombi gibiyim.  Hava sıcak, güneş yakıcı ve aceleyle otelden çıktığımız için güneş kremi almayı unuttuğumuzdan bir güzel  kavruluyoruz.


Bir tam turu yaklaşık birbuçuk saat süren bu seyahat sayesinde şehrin kayda değer yerlerini hafızamıza alıyoruz.  Waterfront’taki öğle yemeğinden sonra ilk hedefimiz şehrin simgesi olan Masa Dağı’na (Tafelberg – Table Mountain) çıkmak. Tepesi genelde hep bulutlu olan Masa Dağı’na hazır açık bir havayı bulmuşken  teleferikle çıkıyoruz. İsteyenler yüze yakın farklı patikayı kullanarak da çıkabilir. Teleferik 5 dakika sürüyor. Patikaların en kısası ise yaklaşık 2 saat. Dağdan şehrin manzarası nefes kesici.


          

          
                                                 Masa Dağından Şehrin Görünüşü

Gün batımına doğru yeniden şehirdeyiz.  Akşama doğru Waterfront iyiden iyiye kalabalıklaşıyor.  En zor olan şey onlarca restoran arasında seçim yapabilmek. Yemekler Cape Town’ın ayrı bir güzelliği. Bu kadar çeşitli ve kaliteli yemek ile şarabı başka bir ülkede yediğimizi hatırlamıyorum.  Waterfront’da  her türden restoranlar var. Biz iki akşam, işletmesini bir Türkün yaptığı,  Tasca’da yedik.  Ocean Basket ise hem lezzetli hem de ucuz başka bir alternatif. Ayrıca çok güzel steak restoranları da var.


Ertesi gün rehberimiz ve şoförümüz  Kazım saat 9 gibi bizi otelden alıyor. Burada civarı gezmek için mutlaka araca ihtiyaç var. Mesafeler oldukça uzak ve yol üzerinde gezilecek görülecek farklı yerler olduğundan en mantıklısı araç kiralamak ve de iki aile olunca bizim yaptığımız gibi rehberli bir minibüs tutmak.


Önümüzdeki 3 gün boyunca Cape Town’un olmazsa olmazlarını yapacağız. İlk durak Hoet Bay. Buradan tekneyle fok adasına gidiliyor. Oldukça dalgalı denizin gürültüsü fokların çığlıklarına karışıyor. Kimi sanki resim çektirmek ister gibi poz verirken kimi de uzanmış bahar güneşinin tadını çıkarmakta. 







Hout Bay’den renkli görüntüler


 


Bir sonraki durağımız Boulder Beach. Ancak önce Simon’s Town’da yarı değerli taşların ve bu taşlardan yapılmış eşyaların satıldığı bir mağazaya geliyoruz. Taşlar sadece Afrika’dan çıkmıyor, dünyanın hemen her yerinden geliyormuş. Çocukların ellerine, taş toplamaları için, birer torba verip taş parkına bıraktıktan sonra biz de kendi hesabımıza düşen alışverişleri yaparak yolumuza devam ediyoruz.


G. Afrika’da neredeyse her yere parayla giriliyor. Penguenlerin olduğu sahile girerken de para ödüyoruz. Bir ara sayıları 1.5 milyon kadar olan bu penguenler, yaşam alanlarının daralması nedeniyle şimdilerde 130,000 kadar bir nüfusa sahipler.




Boulder Beach’in penguenleri


Penguenleri de gördükten sonra Ümit Burnu’na doğru yol alıyoruz. Ümit burnunun da bulunduğu büyükçe bir alan milli park olarak ayrılmış. Güney Afrika’da bitki çeşitliliği az olmasına rağmen hemen hepsi buraya özgü.  Parktan dışarıya ot bile çıkarmak yasak. Ayrıca gün batımından sonra kalamıyorsunuz. Çıkış saatini geçirdiğinizde oldukça yüklü cezalar var.


Ümit Burnu’na tepeden bakacağımız Cape Point’e çıkmadan önce karnımızı nefis deniz ürünleriyle dolduruyoruz. Etrafta görmesek de her yerde babunlardan dolayı, yemek yerken dikkatli olmamızı söyleyen uyarılar  var. Ama kuşlar yemek davetimize hayır demiyor.





Cape Point


Cape Point’a yorulmadan çıkmak için füniküleri kullanabileceğiniz gibi 15-20 dakikalık bir tırmanışla da ulaşılabiliyor. Tepede şu anda kullanılmayan eski bir fener ve de nefis bir manzara var. Uçsuz bucaksız denizden delicesine bir rüzgar esiyor. Burnun doğusu, yanlışlıkla Cape Town’un bulunduğu körfeze –Table Bay- girdiğini sanan gemiler yüzünden False Bay (Hata Körfezi) olarak adlandırılmış.


Cape Point’en sonra Ümit Burnu’na doğru inerken yolumuzun üzerinde ağaçlara tünemiş yüzlerce babuna rastlıyoruz. Çoluk çocuk irili ufaklı etrafta çığlıklar atarak dolaşıyorlar. Hakan risk alarak arabadan çıkıp birkaç fotoğraf çekiyor. ( http://hakanpekmen.blogspot.com )








Babunlar dışında antiloplar, devekuşları ve başka hayvanları da milli parkın içinde görmek mümkün.


Ertesi günün programında safari var. İki saatlik bir yolumuz olduğunda sabahın erken saatlerinde yollara düşüyoruz. Seyahatin en pahalı aktivitesi bu. Big Five diye adlandırılan bu safarilerde Afrika’nın beş büyük hayvanlarını – Fil, Aslan, Jaguar, Buffalo ve Gergedan – görebiliyorsunuz. Mutlaka önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Burası otel hizmeti de verilen özel bir mülkiyet. Programa sabah kahvaltısı ve öğle yemeği de dahil. Kahvaltıdan sonra safari araçlarıyla araziye çıkılıyor. Otçullar kendi ortamında serbest olarak gezebiliyorlar. Bu bölümde su aygırları, zebralar, gergedanlar, filler, antiloplar, bizonlar ve deve kuşları var. Aslanlar ise çitlerle başka bir bölümdeler. Tüm hayvanlar park görevlileri tarafından besleniyor. Jaguar ve çitalar ise daha dar kafesteler. Zaten doğada jaguarı görmek çok zor diyor bizi gezdiren rehber. Aslına bakılırsa Disney Animal Kingdom’da yaptığımız safariden pek farkı yok. Bir tek süresi uzun o kadar. Ancak yine de ilgi çekici tabii.

   
 
Safari Görüntüleri


Dönüşte Kirstenbosch Botanik Bahçesine uğruyoruz. Burası Masa Dağı’nın eteklerine doğru uzanan yemyeşil yüzlerce değişik çiçek ve ağacın bulunduğu cennet bir köşe. Kaldığımız otelin de bağlı bulunduğu Protea oteller zincirinin ismini aldığı tamamen G. Afrika’ya özgü protea çiçeklerinin de bulunduğu bahçede güneşi batırıyoruz.


   
               

                  
                                                                        Botanik Bahçesi



Protea



Şarap tadımı için gideceğimiz Stellenbosch ise bir sonraki günün programında. Ancak sabah önce De Beers’in kurucusu Cecille Rhodes’un anıtının bulunduğu tepeye ardından da Cape Town Üniversitesi’nin kampüsüne kısa ziyaretler yapıyoruz.



Cecile Rhodes Memorial





Cape Town Universitesi ve C. Rhodes Heykeli


Bir önceki gece içtiğimiz nefis şarabın üretildiği fabrikaya gitmek, burada 200’den fazla şarap üreticisi olduğu düşünülürse, bizim için sürpriz oluyor.  Fabrikayı gezip şarabın üretimi hakkında bilgi sahibi olduktan sonra sıra şarap tatmaya geliyor. Herkesin 6 adet şarap tatma hakkı var. Size verdikleri kağıtlara tattığınız şarapla ilgili puanlama yapıp sipariş de verebiliyorsunuz. Yaklaşık yarım saat sonra biraz da çakırkeyif olarak, elimizde bir koli şarapla çita çiftliğine doğru yola koyuluyoruz.




Sıhhatinize


Çiftlikte çitaları görmek dışında ilave bir ücret vererek onları sevebilirsiniz de. Sevme saatleri uyku saatlerine denk geldiğinden saat ikiye kadar beklemek zorundayız. Biraz erken geldiğimizden hemen yanında bulunan yırtıcı kuşların bulunduğu çiftliğe giriyoruz. Yine burada da ilave bir ücret karşılığı kuşlardan birini elinize alabilir ve civcivlerini sevebilirsiniz. Hava sıcak olduğundan kuşlar sprey gibi bir suyla serinletiliyorlar.






Stellenbosch


Çiftlikte her şey hayvanların rahatı düşünülerek uygulanıyor. Biz de gönül rahatlığıyla buraları geziyoruz. Çitaları sevmeden önce kısa bir güvenlik brifingi veriliyor. Fotoğrafla sizin kameranızla çiftlik görevlileri tarafından çekiliyor. Hareketleriniz çitayı ürkütmeden sakince olmalı. Kafası kesinlikle ellenmemeli. Bu uyarıyı atlayan Hakan, kendi kedilerinden alışkanlıkla hayvanın kafasını okşamaya kalkınca çita birden ayağa dikiliveriyor. Neyse ki kısa sürede tekrar sakinleşip uykuya yatıyor sevimli çitamiz, biz de doya doya seviyoruz.











Çiftlik Anları


Şimdi istikamet Hermanus. Burası Mavi Balina’ların konaklama yerleri. Kazım’ın geç kalırız demesine rağmen yola koyuluyoruz. Saat 4-5 gibi Hermanus’tayız. Kıyıdaki bir kafeye oturup hem birşeyler içiyoruz hem de balina çıkar mı diye bekleşiyoruz. Uzaklarda bir şeyler var ama yakına ne gelen var ne de giden. Bir süre sonra bu küçük şehirde biraz dolaşmak için kafeden ayrılıp açık pazarındaki otantik ürünlere bakıyoruz. Biraz da kıyıda dolaştıktan sonra geri dönmeye karar veriyoruz ki işte o anda balinalar kendini göstermeye başlıyor. Tam bir şölen bu. Ellerinde fotoğraf makineleriyle kıyıda balinaları görüntülemeye çalışan kalabalık enfes bir gösteri izliyor. Buraya gelmek için nazlanan Kazım ise yeni aldığı makinesine Hakan’dan aldığı zum lensi takarak kendini en ön saflara atıyor. Kıyının dibine kadar gelen bu balinalar dünyanın bir ucundan kendilerini görmeye gelenleri mahcup etmiyorlar. Yaklaşık bir saatlik gösteriden sonra oldukça geç kalmış bir şekilde yola koyuluyoruz. Dönüşte kıyıdan ve çok güzel bir yoldan gidiyoruz.  Ufak ama çok güzel kıyı kasabalarından götürüyor Kazım bizi. Büyük bir alışveriş merkezinde yediğimiz yemekten sonra geç bir vakitte otele dönüyoruz.





 
Hermanus’tan Görüntüler


Balinaları Beklerken


Dassie – Bir Başka  Cape Town Sakini



 


Afrika’da Gün Batımı


Bundan sonra sıra şehri gezmeye geldi. İlk gün otobüsle gezerken gördüğümüz kaleyle başlıyoruz ertesi gün şehri gezmeye. Burası Cape Town’un en eski yapısı. Kalenin içindeki kapalı alanlar da çok güzel ancak resim çekilmiyor. Beşgen yapıdaki kaleyi surlara çıkıp çepeçevre gezebiliyorsunuz. Hakan’la ben bunu yaparken hanımlar ve çocuklar aşağıda içkilerini yudumluyorlar. Burada da geleneksel olarak bir anahtar töreni var. İçerden alınan bir anahtarla kalenin dış kapısı açılıyor ve nöbetçi değişimi yapılıyor. Tören sonunda da küçük bir top patlatılıyor. O minicik toptan o kadar gürültü çıkacağını tahmin etmeyen Arda, top patladıktan sonra korkudan kalenin diğer ucuna öyle bir kaçtı herkes dönüp, kahkahalarla bizim oğlanı seyretmeye başladı. Askerler, onu korkuttukları için kendisini şeref misafiri yaptılar. Bundan sonra Arda’ya kaleye giriş ömür boyu ücretsiz.


 





O küçücük toptan o kadar büyük gürültü çıktı ki


Kaleye biraz uzaklıkta ise yine Cape Town’un etkileyici müzelerinden District 6 var. 1966 yılında beyazların kendi bölgeleri olduğunu söyleyip burada yaşayan melez ve siyahları bölgeden çıkartması sonrası bu bölgede yaşamış olan Nour Ibrahim’in elindeki ve bulduğu belgeleri bir araya getirerek 1994’de kurduğu bu müzede Apartheid dönemi durumu görmek mümkün. Lara da müzede bulunan piyanoda küçük bir konser vererek egosunu tatmin etti.



Müze






Müzeden Kesitler



Nour İbrahim



Lara’nın Resitali


Desmond Dutu’nun 1989 yılında herkes için barış yürüyüşüne  30,000 kişiyi topladığı St. Georg katedrali, ihtişamının yanı sıra bir bölümüyle de o günlere tanıklık ediyor. Bu yıl San Fransisco’da Grace Katedrali’nde  gördüğümüz labirentin aynısı bu katedralin avlusunda da karşımıza çıkıyor. Dünyada üç tane olan bu labirentten bir de Fransa’da  Chartres Katedrali’nde varmış.

 
Saint George Katedrali


Sokak aralarında dolaşarak günü bitiriyoruz. Long Street’in renkli mağazaları insanı içine çekercesine değişik şeyler sunuyor. Buralar daha önce hiç yaşamadığımız keyifli duygular sunuyor hepimize.


Güzel bir yemekten sonra St. George Katedrali’ne konser izlemeye gidiyoruz. Güzel bir org dinletisi bu ilahi mekanda bambaşka duygularla dinleniyor, ayrıca bu sayede çocukların proje ödevlerini de yerine getirmiş oluyoruz. Bir taşla iki kuş.





Long Street


Parlamento Binası ve içinde Kraliçe Victoria Heykeli


Şehri gezimize ertesi gün de devam ediyoruz. Hakan’lar ayrı takılıyor bu sefer. Akvaryum ilk durağımız. Akvaryum içinde bulunan bazı bölümlerdeki interaktif uygulamalar sayesinde çocuklar ve biz okyanuslar ve balıklarla ilgili çok değerli bilgiler elde ediyoruz.  Penguenlerin beslenmesi akvaryumdaki farklı bir aktivite. Hepsinin birer ismi var. Buradaki canlıların çoğu doğal ortamdan koparılan değil bir şekilde balıkçılar ya da çevre sakinleri tarafından bulunup buraya bırakılmış canlılar.












Daha sonra liman çevresinde biraz dolaştıktan sonra ilk gün otobüsle gezerken gördüğümüz, şehrin güzel bir sahil semti olan  Seapoint’daki havuza gitmeye karar veriyoruz. Burası halka açık deniz suyuyla doldurulmuş büyükçe bir havuz. Suyun soğuk olması çocuklar için problem değil, Senem de giriyor havuza ama bana müsaade.











Güneşi batırdıktan sonra sahilden şehre doğru yavaş yavaş yürüyoruz. Kıyı şeridi parklar ve oyun alanları haline getirilmiş. Koşan, yürüyen ya da köpeklerini gezdirenle dolu çok güzel bir kıyı şeridi burası. Buradaki evler de çok güzel ve bakımlı. Hal böyle olunca da güvenlik burada üst seviyede. Evlerin çoğu yüksek duvar ve dikenli tellerle korunmuş durumda.


Yaklaşık iki saatlik bir yürüyüşten sonra sahilde gözümüze kestirdiğimiz, ayrıca market olarak da hizmet eden  bir kafede  çok güzel sandviçler yiyerek bu günü de tamamlıyoruz.


Seyahatimizin son gününde ise taksiyle Cape Town’un en güzel plajlarından Clifton no 4’e gidiyoruz. Cape Town’daki taksilerin çoğuna 6 kişi binebiliyorsunuz, çünkü en arkada ilave 2 tane daha koltuk yeri var. Zaten ucuz olan taksilere kalabalık olarak binince ekstra bir para ödemiyorsunuz.4 nolu plajın özelliği ise buranın rüzgar almayan nadir bölgelerden biri olması. Aslan Dağı’nın eteklerinde olduğu için bu sahil sakin. Diğer yerlerde durmak bazen imkansız olabiliyor. Rüzgarla beraber havalanan kum kamçı gibi çarpıyor. Bir gün önce sahilde yürürken alenen hissetmiştik rüzgarla havalanan kumun dayağını. Su buz gibi  10-15 derece arası bir şey. Yazın denize doğru esen rüzgarlar nedeniyle hiç ısınmıyormuş su. Bilin bakalım suya kimler girdi?





Binnur İstanbul’dakilerin bayramını kutluyor. 27-11-2009 Kurban Bayramı


Bu resmi koymasam olmazdı


Ve Robben Adası’nı ziyaretle, bu güzel şehirde kalplerimizi bırakarak, seyahatimizi bitiriyoruz.

Not : Havaalanı transferlerimizi yapan ve 3 gün boyunca bize hem şoförlük hem de rehberlik eden Bizimtour ailesine, çocuklarımızın yükünün büyük bir kısmını üstümüzden alan Binnur ve Hakan’a çok teşekkürler.

9 yorum

  • mugeyidogan dedi ki:

    lanetli adadan dünya mirasına terfi eden kuytuda kalmış bir adayı çok güzel anlatmışsınız…

  • venividiviki dedi ki:

    Güney Afrika hakkında herkes başka birşey söylüyor. Son izlenimim güvensiz ve uzak durulacak biryer olduğuydu. Fakat şimdi yazınızdan gördüğüm kadarıyla uzak durmak bir yana, ilk fırsatta gidilmesi gereken bir yer. Güney Afrika hayallerimi tekrar canlandırdığınız için teşekkürler.

  • rome_o dedi ki:

    selam arman yeni yazı girmene çok sevindim .g afrika gezin aşağı yukarı benim gezimle aynı olmuş . ben çok beğenmiştim g afrikayı sadece johhanesburg beni biraz rahatsız etmişti . uzun zamandan sonra yazını okumak hoşuma gitti

  • NEŞE dedi ki:

    Kişisel yorum diye ben buna derim. Daha önce aynı yerleri Ali beyin Afrika turunda da okumuştuk ama bakışlar,yorumlar ne kadar farklıydı.Binrota yı bunun için seviyorum.

  • Zeynep dedi ki:

    uzun zamandan sonra yine sizden güzel bir yazı okumak keyifliydi ve fotoğraflarınız ise hepsi çok güzel ellerinize sağlık

  • mugeyidogan dedi ki:

    NEŞE hanım, bu yorumunuz için teşekkür ederim. Çünkü bazı üyelerimiz, ” nasıl olsa aynı yer daha önce birçok kez yazılmış” diye düşünerek gezdiği yeri yazmaya çekiniyor. Halbuki herkesin yorumu, beğendikleri, beğenmedikleri farklı oluyor gezdikleri yer aynı olsa bile. Onu da geçtim, yıllar hatta aylar geçtikçe değişim geçiriyor her yer. Belki yeni bir restoran belki yeni bir müze açılmış oluyor. Bu yüzden sitede bin kere yazımış da olsa gittiğiniz yer üşenmeyin, çekinmeyin paylaşın…

  • Gokhancoktan dedi ki:

    Yazınız çok güzel olmuş..Güney Afrikanın sanıldığın aksine güvenli biryer olduğunu yorumlarınızla ve resımlerinizle belirttiğiniz için teşekkür ediyorum.

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    Cok akici yazilmis, bilgilendirici, gitmeyi özendirici harika bir yazi.
    Ben Jobourg’a ve Kruger Park civarina gidebildim. Güney Afrika ile ilgili sadece Jobourg’a bakip da karar verirsem hayli tehlikeli bir yer. Ancak, Kruger Park civari gidilmesi, görülmesi gerekli diye düsünüyorum. Cape Town’a henüz firisatimiz olmadi gitmeye. Anlatiminizdan ilk firsatta gitmeli diye düsünüyorum. Cape Town güvenli olabilir ama sadece Cape Town’a bakip ta Güney Afrika güvenli bir yermis diye düsünülmemeli ve tedbiri elden birakmamali diyorum.

  • DEEP73 dedi ki:

    gerçekten çok güzel yazmışınız .. okurken güney afrikayı daha da merak ettim herkesin anlattığı kadar ürkütücü bir yer olmadığınıda öğrenmiş olduk fotograflar çok güzel elinize sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*