Cape Town Üç Renk: Siyah, Beyaz, Renkli

Cape Town ilgi çekici bir karma. Biraz Fransa, biraz Hollanda, yer yer İskoç herkes bir şekilde uğramış. Her uğrayan kendi kültürünü, mimarisini, yaşama şeklini getirmiş. Aslında, getirmiş doğru kelime değil dayatmış desem çok daha doğru olacak. Siyahlara yaşama hakkı tanınmamış. Bu arada Cape Town’da üç deri rengi kullanılıyor, siyah, beyaz ve renkli (colored). Renkli tabiri Hindistan ve ötesinden gelenler için kullanılıyor. İstanbul’da hep bir uçurumdan söz edilir ya, hani milyon dolarlık evlerin karşısında gecekondular. Kafanızdaki o görüntüyü binle, on binle çarpın. Çünkü burada teneke evler ve göl kıyısında malikâneler var. Teneke evlerin toplu görüntüsü devasa hurda depolarını andırıyor. Çıplak ayaklı zenci çocuklar aralarda koşturuyor. Büyücüler iyileştirecek hasta bekliyor. İnsanın dünyanın en acımasız hayvanı olduğu söyleminin ne kadar da ayakları yere basan ve doğru bir söylem olduğunun sağlamasını için etrafa bakıp, insanları dinlemek yeterli. Yıllarca, siyahlara sadece dört işlem ve temel İngilizce öğretilmiş. Neden mi? Siyahlar sadece benzincide ve çiftliklerde çalışma hakkına sahip oldukları için. Benzincide para alıp, üstünü verebilsinler. Çiftlikte de efendilerine saygılarını sunabilsinler diye! Mandela ile değişim yaşayan ülkede bir takım kanunlarda değişmeye başlamış. Siyahlar eğitim alma hakkını kazanmış. Bununla da kalmamış şirketlere beyaz yaka siyah çalıştırma zorunluluğu gelmiş. Sonuçta ne mi olmuş? Bu seferde konuştuğumuz beyazlar iş bulamamaktan şikâyetçi. Ne diyelim?

“Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.”

Şimdiki adı The Daddy Long Legs olan kaldığımız dönemdeki adıyla The Metropole Long Street üzerindeydi. Long Street’in bir ucunda Masa Dağı diğer ucundaysa Waterfront var. Otel keyif alabileceğiniz bir dizayn butik otel. Odaları oldukça kullanışlı ve rahattı. Otelin içinde yer alan M Bar & Lounge kaldığımız dönemde Cape Town’un en revaçta lounge barıydı. Hem kapalı hem de açık bölümü olan bar akşamları beyaz yaka genç nüfusun akınına uğruyor. Müzik ve dekor birbirini tamamlıyor. DJ Chill-Out’la başlayıp, NuJazz, Lounge ile devam ediyor. İçki Türkiye’ye kıyasla çok ucuz. Waterfront’ta bir oteli tercih etseniz bile bir akşam M Bar & Lounge’a uğramanızı öneririm.

Cape Town keşfimiz için üç tane tur seçtik. Sonuncusundan vazgeçtik. İlk ikisi yetti de arttı bile. Şehri tanımak için değil, bir daha turla şehir tanımaya çalışmamak anlamında.

İlk turumuzda rehberimiz hayli konuşkan bir Güney Afrikalıydı. Hiç susmadı. Sürekli anlattı. Aklımda ne mi kaldı? Madonna’nın evi 20milyonUSD civarıydı sanırım. Bir sürü bölük pörçük kelime. Sonra toparlamaya çalıştıysam da beceremedim. Onca laf kalabalığı yerine muhteşem manzara. Görüntüyü kelimelerle ifade etmek o kadar zor ki; sonsuz dinginliğin içine hapsolmuş fırtına olarak tanımlayabilirim sanırım. İzlerken dinginleşiyorsunuz ama içeride bir yerlerde bir fırtınanın koptuğunu hissediyorsunuz. Ümit Burnu’nda bu duygu tavan yapıyor.

Şuraya gidin buraya gidin demek istemiyorum. Zaten bir sürü yerden bir sürü bilgi bombardımanına tutulacaksınız. Victoria & Alfred Waterfront’da “Quay Four” adındaki restoranın üst katında zengin menü ve şarap, alt katında ise atıştırmalık ve bira önerebilirim. Bol deniz mahsulü tüketin. Ucuz ve leziz. Şaraplarla ilgili ne söylenir ki? Mutlaka bir tadıma katılın. Yanaklarınız kızarana kadar tüketin. Yol üzerinde nehir kıyısındaki malikânelere hayran olun, nehirle ev arasındaki çimenlik de piknik yapanlara özenin. İsterseniz siz de yapabilirsiniz. Villaların etrafını dolanan tellere, tellerin üzerindeki elektrik var uyarılarına, silahlı koruma tabelalarına şaşırın. Boulders Beach, Penguen Krallığına gidip, “Aaa! Bunlar eşek sesi çıkartıyor” diyin.

En iyi pub hangisi öğrenmek istiyorsanız, umarım bizim kadar şanslı olursunuz. Çünkü, Tim gibi bir ev sahibi bulmanız zor olabilir. Tim’le İstanbul’da bir arkadaş davetinde tanıştık. İngiliz usulü fırında et yapmıştı. Cape Town’da bir gemide çalışıyor. Haliyle “denizciler pis içer!”, biz de rüzgârına kapıldık. Nereye gittik, nerelerde yedik, isimlerin hiç biri aklımda değil. Ama “Quay Four”da takılırsanız ve gözünüze gürültülü bir kalabalık takılırsa, işte aradığınız ekip. Onlar nereye siz oraya, eğlence garanti.

Sık sık kafelerde mola verin, her an şarkı söyleyen yerel bir grupla burun buruna gelebilirsiniz. Danslar, müzik, eşlik edin, ritim tutun. Büyüye kaptırın kendinizi. Her grubun önünde CD’leri satılıyor, alın. Sonraları dinlediğinizde gözünüzün önünde canlansın Cape Town. Coşkuya ayak uydurun. Bazen yalın ayak bir kız çocuğu olun, bazen işine yetişmeye çalışan bir yetişkin. Telaşı, koşuşturmayı bir kenara bırakıp, ritme kapılın, arındığınızı hissedeceksiniz.

Beğenmediğimiz tek şey, sabah kahvaltısında gelen deve kuşu yumurtasıydı. Ben uzak durun derim ama hür irade, tercih sizin. Kaburga seviyorsanız gergedan kaburgasını mutlaka tadın.

Waterfront’ta “Old Khaki” markalı ürünler satan mağazaya mutlaka uğrayın hem ucuz hem de rahat kıyafetler bulabilirsiniz. Üstelik oldukça kaliteli, söylenecek yazılacak daha çok şey var ama biraz da hayal gücüne yer bırakmalı sanırım. Fotoğraflar da onun için.

www.ozgurbaykut.com

7 yorum

  • edda dedi ki:

    hoş bir yazı olmuş, okuması keyifli, bir yudumda okudum bitti 🙂 teşekkürler…

  • ozgurbaykut dedi ki:

    Ne mutlu bana 🙂 bloguma yetişene kadar herhalde bir süre hergün bir yazı ekleyeceğim… umarım diğerlerini de beğenirsiniz!

  • oymakas dedi ki:

    Dünyanın çok keyifli coğrafyalarından biri Cape Town. Keyifle okudum.

  • ozgurbaykut dedi ki:

    Kesinlikle çok keyifli bir şehir, karmakarışık dönüyor insan.

  • rome_o dedi ki:

    cape towna beni büyülemişti bana daha çok kaliforniya gibi gelmişti .lüks evler sakin ortam okyanus manzarası vs ama tabi belirttiğin gibi diğer yanda malesef fakir zenciler.. cape townda deniz mahsülü gerçekten çok ucuz .güney afrika kruger parkta safarisiyle bence kesinlike gidilmesi gereken bir yer.
    bu arada çok keyfli bir yazı söylemeden geçemedim ..

  • ozgurbaykut dedi ki:

    Bir yanda 20-25milyonUSD bedelle satılan malikaneler bir yanda witch doctor ile derman peşinde koşan 2-3m2’lik evlerde sürdürülen yaşamlar. İlginç bir şehir. Teneke evlerde oturanların byük çoğunluğunun Afrika genelinde süren din katliamlarından kaçan sığınmacılar olduğunu da parantez içinde belirtmekte fayda var. Yorumun için teşekkürler…

  • imranakca dedi ki:

    super bir yazi, ellerinize saglik

    Guney Afrikanin aslinda benim icin mutlaka gidilmesi gereken bir yer oldugunu Hollandaya geldigimde anladim. Aslina bakarsaniz Hollandanin somurdugu yerlerden bir tanesi G.Afrika, hatta ust komsularimiz G. Afrikali beyaz bir cift. Insan gozleriyle gormeyince umursamaz olabiliyor bazen oradaki insanlarin basina gelenleri, oyuzden mutlaka gidip gozlerimle gormek istiyorum ki hicbir zaman unutmayim.
    Tabi bir de dogasini cok merak ediyorum,en cok da sadece hayvanat bahcelerinde gorebilecegimiz hayvanlara yakindan bakmak ve hatta mumkunse yavru aslanlari kucagima almak istiyorum.

    Yazinin beni biraz daha heyecanlandirdi, surekli erteledigimiz bu tatile artik gitmemiz gerektigini hissettim, tesekkurler bu guzel yaziniz icin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*