BÜYÜKADA’DANIN SOL YANI

Bir varmış, bir yokmuuuş. Dünyamız milyonlarca yıl önce Pangea adında
tek bir kıtaymış. Etrafı da Panthalassa adı verilen bir okyanusla
çevriliymiş. Sonra Pangea ikiye ayrılmış
,
Lavrasya’yla Gondwana olmuşlar. Aralarında da Tetis adında bir okyanus
oluşmuuuş. Kırılmalar bölünmeler, okyanusun altına girmeler üstüne
çıkmalar devam edip durmuş. Milyonlarca yıl daha geçmiş, daha küçük
kıtalar, daha küçük denizler derken, buzullar da erimeye başlamış.
Asya’yla Avrupa’nın aralarında bir yerlerde Marmara Denizi oluşmuş.
Sonra o da taşmış, boğazı oluşturup bir şelale gibi akarak Karadenizi
doğurmuuuş.

İşte bu arada İstanbul’un Prens adaları da suların
yükselmesiyle ada konumunu almışlaaar. Hatta bir kardeşleri Vordonos,
suların altında kalmış, şimdi Bostancı’yla Kınalıada arasında üzerinde
küçük bir fenerle, ben buradayım der dururmuuuş.
Bu masal da burda bitmemiiiş.

Gökyüzünün masmavi, güneşin pırıl pırıl olduğu bir mart günü Tütü, bir
arkadaşıyla beraber, ada kardeşlerin en büyüğü Büyükada’ya gitmek üzere
12.20’de Kadıköy’den vapura binmiş. Yolculukları, diğer ada kardeşlerde
yolcuları indire bindire bir saat sürmüş. Niyetleri, sağ yanını daha
önce gezdikleri için, Büyükada’nın sol yanını gezmekmiş.

        

Lokantaları geçtikten sonra, bir aradan Aya Dimitri Kilisesinin yanına
çıkıp Zağanos Paşa Caddesi’nin mütevazi evlerinin arasından, adanın
doğusunu komple dolaşan Yılmaztürk Caddesine çıkmışlar. Solda yol
seviyesinin altında küçük bir şapel, sonra Sabuncakis Köşkü’nü
görmüşler. Alınlığındaki göz nedeniyle de dikkatleri çeken bu güzel
köşk, çatısındaki soğan kubbesiyle de göz alıcıymış.

Trafik
uğultusu ve beton yığınlarından uzakta, kuş cıvıltıları ve ağaçların
gölgesinde yol alırken ve de dört bir yanları denizken, suya bir ulaşsak
demişler. Ama evlerin arasından bir yol bulup, denizin kıyısına bir
türlü inememişler. Tabii hemen, kıyıların sahiplenilmesinin sohbetine
başlamışlar. Hatta Kenan Evren’in Boğaz’daki yalıların duvarlarının,
accık da olsa yüksekliklerinin azaltılması emrine kadar gitmiş sohbet.

Sonra bir umut Naki Bey Plajı’nın yoluna sapmışla. Ama tabii orda da
kapı duvarmış. Tekrar Yılmaztürk Caddesine çıkıp yollarına devam
etmişler. Sağ tarafta Yetimhane’ye kadar çıkan çamlıkta, bir ağacın
altına oturmuşlar. Ehh, yaşadıkları şehirde toprak bulup oturmakta bir
şansmış. Bir yandan denize bakarken, bir yandan da caddeden geçen fayton
ve bisikletlilere bakıyorlarmış. Siyah çarşafıyla bisiklete binen bir
kız, ‘özgürlüğün çarşafa dolanmış hali’ olarak fotoğrafının çekilmesini
haketmiş. Arkadaşının, kene zamanı uyarısı bile, Tütü’nün kendini
toprağa bırakmasına engel olamamış. Çam dallarının arasından gökyüzü
masmavi görünüyormuş. Derin derin nefes almış.

  

Sonra yine yola
devam etmişler. Reşat Nuri Güntekin’in yaşadığı evin önünden geçmişler.
Manzaraya bakan Tütü, ‘burda da ne hikayeler yazılır ama’ demiş. Kendini
o zamanlarda, o evde yaşarken, sabah güneşin doğduğu saatlerde,
yürüyüşe çıkarken düşünmüş. Tam da o bölgede, belki biraz daha
ilerisinde Bizans döneminde bir ‘’Kadınlar Manastırı’’varmış.

Oğlunun gözlerine mil çektiren imparatoriçe Eirene, yedi yaşındaki
torunu Euphrosine’yi bu manastırın bir hücresine kapattırmış. Sonra
kendi de aynı kaderi yaşamış ya, o da başka bir hikayeymiş.
Euphrosine’nin hikayesi çok acıklıymış. Ömrünün çeyrek yüzyılını
Kadınlar Manastırında geçiren bu imparator kızı, gün gelmiş, eşi ölen
imparator 2. Mikhail’le evlenmiş. Ama çok kısa bir süre sonra kocası da
ölmüş. Yine Kadınlar Manastırı yolu gözüken Euphrosine, ömrünün geri
kalanını orada tamamlamış. Hikayesi ise bir kayaya ad vererek bugüne dek
gelmiş. Bilen bilir, o kıyıda bir kayanın adı hala Rahibe Kayası’ymış.
Ve sonra imparatoriçe Zoe, sonra Comnenos hanedanının anası Anna
Dalassena bu manastırın duvarlarının arasında çile dodurmuş. Ama o
duvarlar çoktaaan yok olmuş. En son geçen yüzyılın ortalarında harabe
hali yazılmış, çizilmiş.

Tütü’yle arkadaşı yürüyüşe yokuş
aşağı devam etmiş, sağdaki büyük düzlükteki faytoncuların atlarının
bakım yerlerini geçip, Adalar Müzesi’ne gelmişler. Adaların oluşumundan
bugününe hikayesini içeren videolar, eşyalar, fotoğraflar, objelerle
dolu müzeyi gezmişler. Milyonlarca yıl önce ada civarında yaşayan, on
metrelik zırhlı balığın, bulunan fosillerin ışığında yapılan, kafa
replikasını görmüşler.

           

Yol devam etmiş ve sağ yanlarında beyaz
ahşap bir yapı olan yüzlerce yıllık Aya Nikola Manastırı’na gelmişler.
Sedef Adası’nın tam karşısına düşen bu bölge, Bizans döneminde Karya
köyüymüş. Ve manastır da tam denizin kıyısındaymış. Bazı tarihçiler,
denizin durgun zamanında eski Karya Limanı’nın ve kimi harabelerin
kıyıya yakın derinliklerde görülebildiğini söyleseler de, ne fayda,
koyun doldurulmasıyla onlar da yok olmuuuş.

Rum Mezarlığının
da olduğu küçük tur yolu sapağına gelmişler.Tütü ‘soldan gidelim, o
tarafa hiç yürümedim’ demiş. Sağda mezarlık, solda çamlar ve sonra
deniz, sessizliğin sesini dinlemişler. Bir tabela onları adeta içeriye
davet etmiş. Yazın herhalde çok kalabalıktır ama, baharda Kartal
Belediyesi Sosyal Tesisleri denize karşı bir şeyler atıştırıp, bir
fincan çay için harika bir yermiş. Tütü istediğini yapmış, paçaları
sıvayıp, deniz sezonunu mart ayında açmış. Yemişler, içmişler, tesisi
gezmişler, kişi başı 75.-TL’ye konaklama olduğunu öğrenmişler. Sonra da
18.15 vapurunu son saniyede yakalayıp Kadıköy’e dönmüşleeeer. Bu masal
da burada bitmiiiş.


    

5 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Tütü ve arkadaşı niçin mimoza toplamamışlar adada ?

  • tutu... dedi ki:

    Tütü’nün bir niyeti de oymuş ama, ne ağaçta ne de satışta hiç mimozaya rastlamamışlar ne yazık ki….

  • Midgard dedi ki:

    Dünyanın neresine gidersem gideyim, tüm bozulmuşluğuna, tüm talanına, tüm bu çürümüşlüğüne rağmen İstanbul’un yerine koyamıyorum hiçbir tarafı ve Adalar da İstanbul’da en sevdiğim yerlerden biri. Geçtiğimiz Kasım’da bir yarış için Büyükada’ya gitmiştim. Oryantiring adı verilen bu yarışlarda elimizde harita adanın çeşitli yerlerine yerleştirilmiş hedefleri arayıp durduk, organizasyon komitesi de sağolsun, bizi yarış boyunca adanın herbir deliğine sokmuşlardı, şu yolculuğu her gün yapsam sıkılmam herhalde. Vapurun kenarına oturup da ayaklarımı uzatıp denize karşı, bir saat martılarla seyretmek… Ve adalar… Zaten ada kavramına meftun biri olarak, herhangi bir adayı sevmemem imkansız, çok güzel anlatmışsınız, çok mutlu oldum okurken. Elinize sağlık. 🙂

  • tutu... dedi ki:

    Midgard, yorumunuz için teşekkür ederim …Kasımda B.ada’da ”Oryantiring’ yarışına katıldığınızı yazmışsınız. İZ Tv.de daha önce yapılan bir organizasyonu izlemiştim, Belgrad Ormanlarında ve son bölümü de Kapalıçarşı’da geçiyordu…Yabancı katılımların da çok olduğu uluslarası bir yarıştı. Ve çok ilgimi çekmişti. Sizin bütün bölümler adada mıydı, yoksa şehrin başka yerlerinde de yarıştınız mı? Eminim heyecanı bir yana, sizin de dediğiniz gibi adanın girilmedik yerini bırakmamışsınızdır…

  • Midgard dedi ki:

    Bizzat İZ Tv’de yayınlanan belgesele konu yarışlara katılmıştım. Ben kardeşim sayesinde bu spordan haberdarım, lisanslı sporcusu o oryantiringin, ben ise vakit bulabildiğim ölçüde yarışlara “halk koşusu” denilebilecek “open” kısmında katılmaya çalışıyorum. 2 gün Belgrad Ormanları, 1’er gün de Büyükada, Kapalıçarşı ve Yıldız Parkı’nda olmuştu yarışlar. Kapalıçarşı’da yarışmak ise herkesin tatması gereken bir duygu bence, 10-15 dakika gibi bir sürede bitiyor ve o an zamanı saymaya başlıyorsunuz 1 yıl geçse de yeniden katılsam diye. Gelecek yılın kayıtları da başlamış şimdiden, programımı ayarlayabilirsem ben de en kısa zamanda kaydolmayı planlıyorum. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*