BRUGGE- KUZEY’İN VENEDİK’İ

Muhterem ağabeylerim, Ablalarım;

 Şu elimde görmüş olduğunuz şehrin adı
Brugge olup cümle Avrupa ve dahi Amerika ve Afrika kıtası Brüj diye telaffuz
etmekte iken, Benelüks milleti ille de Birrrüge diye telaffuz etmektedir. Dünya
durdukça durası memleketimizden direkman gitmek mümkün olmayıp Brüksel’e uçak
ile vasıl olduktan sonra tren yolu ile gitmesi en makbul yoldur. Gelgelelim
Benelüx milletinin (Belçika – Hollanda – Luxemburg) tren biletleri de peynirleri  gibi
envai çeşittir; tüm tren biletleri açık bilet. Gara gidiyorsun, “Ben şu gün şu
saatte Brugge’e gideceğim” diyorsun. “Şu gün döneceğim” diyorsun. O da sana
gideceğin ve döneceğin güne Brugge’den geçen bütün trenlere binebileceğin bir
bilet kesiyor. Yani bilette saat, vagon, yol numarası gibi şeyler arama. Brugge’e
giden ilk trenin hangi ray yolundan gececeğini sor, git, bekle; dijital
ekranlardan tren gelene kadar takip et, selametle bin, Brugge’e vasıl ol.
Kaçırdıysan biletim yandı diye üzülme, sonraki trene de paşalar gibi gönül
rahatlığı ile bin…

 Brugge’de tren istasyonundan inince şehir
merkezine otobüsler sivrisinek gibi vızır vızır işliyor evellallah, ben
konformist insanım diyorsanız elbette taksi de var, kent merkezine hediyesi 8
euro kadar tutuyor. (evet konformistim).

 Ahmet Hamdi Tanpınar iflah olmaz bir
Brugge hayranıymış, her fırsatta Brugge’e gelir uzun süre kalırmış. “Bursa’da
Zaman” gibi bir şiiri, “Huzur” gibi bir romanı yazabilmiş bu dehanın Brugge’ü
neden sevdiğini hemen anlayabiliyorsunuz şehre gelince; güvercin bakışlı zaman
Brugge’de başka bir letafette akıp gidiyor…

 Çokbilmişliğimi de yapıp rahatladıktan
sonra devam edeyim. Efendim hani Andersen’in, Grimm kardeşlerin resimli
masallarında pastadan yapılmış şehirler vardır, anımsayın; Brugge aynen öyle,
pastadan yapılmış gibi, insanın bir dilim alası geliyor.

 Şehir merkezi, yani old city, yani Cite’de
iki tane meydan var, Biri Market Meydanı ki belediye binası ve şehrin
katedral’i ve  kulesi burada, kuleye çok heybetli, çıkılabiliyor da
ama hiç tavsiye etmem, papağan kafesinden beter sık örgülü tel örgülerin
arasından şehir göreceğim diye çabalamanız gözünüzdeki astigmatı azdırmak
dışında bir sonuç vermez. Bunun yerine siz meydandaki faytonlardan birine
atlayın  şehir turu yapın, faytonların
pek çoğunun sürücüsü kadın, hemen hepsi de faytonları çeken atlardan daha iri
kıyım flaman kızları ki değme babayiğit yanında Baretta’nın Papağanı gibi
kalır. Hem faytonu sürüp hem de yarım geri dönerek şehir de anlatıyorlar, hoş
oluyor. 

 

Dantelleri Pek meşhur Brugge’ün,
goblenleri de pek güzel. Yemesi içmesi öyle pek de ahım şahım değil, her taraf
mideyeci dolu, moulles a la creme öneririm, yanında patates kızartması ve bira
fikstir. Bira envai çeşit ve bol miktarda, meraklısıysanız biranın cennetine
düşmüşsünüz demektir.

 Efendim fayton gezisi yaparken bir yerde
mola vereceksiniz, böyle kuğuların yüzdüğü çayırlık huzur dolu bir yer, ayrıca
orada Begijnenhuisje diye bir yer göreceksiniz, bembeyaz yanyana bir çok
bina… Orası hayırseverlerin, nasıl desem böyle dünyadan elini eteğini çekmiş
kendini dine ve iyiliğe adamış tatlı ihtiyarların yaşadığı bir yer. Sanmayın ki
can sıkıcı bir yer, beni öyle şahane bir yere kapatsan tüm dünyaya iyilik
yapasım gelir yemin ediyorum. Hemen karşıda parkın içinde kanal boyu huzur içerisinde
yürüyebilirsiniz, hele ki arp çalan amcaya denk gelirseniz yaşadınız;
sessizlik, su sesi, emsalsiz bir yeşillik, kuş ve arp sesleri içerisinde
bünyeniz alışık olmadığı bir tatlı huzur içerisinde nirvanaya ulaşabilir benden
söylemesi…

 Şehrin içerisinden nehir geçiyor. Bu
Yüzden Kuzeyin Venedik’i diyorlar Brugge’e. Ben Brugge’ü Venedikten daha çok
sevdim. Daha küçük, daha gerçek, daha samimi ve daha az kalabalık. Brugge’de muhakkak
tekne gezisi yapın ama öyle Venedik’teki gi bi romantik gondollar falan
aramayın, dolmuş usulü, primitif diyebileceğim kadar basit teknelerle
gezeceksiniz. Her biri farklı yerlerde kalkan pek çok istasyon var ama hepsi
aynı rotayı yapıyor, ilk başta farklı farklı imiş gibi geliyor, yanılmayın,
hediyesi 6 euro. Tekneyi kullanan kaptancıklar ellerinde mikrofonla kanallar
boyunca binalar ve şehir hakkında bilgi
veriyorlar  ve  flaman şivesi ile İngilizce inanın çok çok
komik. Epey eğleneceksiniz.

 Brugge’de Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri
minicik bir bitpazarı kuruluyor. O zaman ne önemi var diyeceksiniz; şöyle bir
önemi var, bu bitpazarı Belçika kırsalının ortayerindeki Brugge’de kuruluyor ve
köylerden ve kasabalardan kıyıda köşede kalmış antikalar bu bitpazarına
geliyor, işe yarar bir şeyler bulma şansınız büyük şehirlerdeki bitpazarlarına
nazaran çok çok fazla, merakınız varsa kaçırmayın. Kurulduğu caddenin adını not
almamışım ama Brugges’in en güzel otellerinden biri olan Hotel De Tuillerien’in
önündeki ağaçlık alanda yine nehrin kenarında kuruluyor, oteli sorarsanız
bitpazarını da bulursunuz. Zaten avuçiçi kadar bir yer.

 Brugge’de kalacaksanız eğer paraya kıyın
ve eski şehrin merkezinde kanal kıyısında, market Meydanına yakın bir yerlerde
kalın derim ben. Zaman ikinci ele düşmüş gibi geçiyor Brugge’de. Tarihi demek
bile az gelir, hala ortaçağda yaşıyormuşsunuz da bir karadelikten geçip zaman
atlamışsınız gibi geliyor. Eskimiş, yeşillikler sarmış köhne taş köprüler,
suyun eskittiği kanal kıyıları, sivri arduvaz çatılar, ince taş işçiliği,
kuleler, danteller falan derken Brugge sizi ele geçirecektir, daha sakin daha
dinlenmiş daha iyi daha huzurlu olacaksınız.

 

Kanal kıyılarında şahane fotoğraflar veren
noktalar var, insan yoğunluğundan anlayabilirsiniz, sakın kaçırmayın, çok hoş
fotoğraflar çekeceksiniz emin olun, ama ne yapın edin Brugge gezinizi hafta
içine getirin, haftasonu hele ki Pazar günü Mahmutpaşa’dan beter bir kalabalık
oluyor, aman diyeyim.

 Brugge’ü gezerken birkaç tana “dizayn
gözlük” dükkanına rastladım; efendim bunlar anladığınız gibi kendileri
gözlük dizayn ediyorlar, Belçikada da oldukça ünlüler. Çok şahane gözlükler
var. Benimki gibi ortasında iki kere kırılmış bir burun taşıyan toparlak
bir surata bile şık diye oturan bir gözlük çıkardı adamlar ki en kral gözlük
markaları bugüne kadar bunu başarabilmiş değil. Pahalı hem de oldukça pahalı
ama çok stil gözlükler, eğer merakınız varsa muhakkak arayın bulun, sıkı da
pazarlık edin, alışsın garibanlar şimdiden pazarlığa;

“Akşam pazarı güzel bir indirim yap da
alayım şu güneş gözlüğünü” dediğimde,

“akşamın olması ile  indirimin
ne alakası var” dedi bana şaşkın Flaman. E böyle böyle alışacaklar tabi…

 Sabah çok erken bir saatte kalkıp hiç
kimseler yokken gezin Brugge’ü. Kah dantel gibi yüzlerce minik taşlarla
işlenmiş  ara sokaklarda; sanki bütün şehirde bir tek siz varmışsınız
gibi, kah kanallardaki suyun yanağında süzülen kuğularla beraber kanal boyunca
yürüyün. Tarif edemeyeceğim kadar güzel, hem Brugge’ün kalbine hem de kendi
içinize doğru bir gezi yapacaksınız. Şehir yavaş yavaş sarıyor sizi. İlk gün
flört ediyorsunuz, ikinci gün kanınız ısınıyor, üçüncü gün aşık oluyorsunuz,
dördüncü gün sıkılmaya başlıyorsunuz çünkü maalesef şehir çok küçük, üç gün
Brugge için ideal.

 Yazıyı Brugges’ten AntWerp’e giderken
trende yazıyorum, vasat bir manzara, flaman kırları ve tarlaları sağımdan
solumdan hızla akıp geçiyor. Birden kulaklığımda bir şarkı, Livaneli’den..

 “Yeter söyleme söyleme artık, kelimeler
kanatır yarayı,

“Gözlerin anlatıyor; mutlu aşk yoktur,
yoktur…”

 Belçika’nın ortayerinde nerden çıktı bu
İstanbul işi Hüzün?

Brugge’ü görmeden ölmeyin.  

3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*