Bosna Hersek

Bosna Hersek Yazla daha yeni vedalaşmıştık… Gitmeden her zamanki gibi tenimizde sıcaklığını, burnumuzda yaşamın kokusunu bırakacağından emindim. İnanmıyordum ardından hiçbir şey bırakmadan yerine gelen sonbahara her şeyini bırakacağına… İnanmıyordum yazın sıcaklığı tenimde gezerken gideceğim yüzlerce kilometre ötedeki memlekette yağmurun yağacağına ve sonbaharı hakkıyla bu kadar erken yaşatacağına! Uçak yeşilin bin bir tonunun üzerinde süzülerek ilerlerken güneş de ardımda kalıyor, bulutlar kollarını tüm cömertlikleriyle açarak beni kucaklıyordu! Uçağım alçaldıkça ters V şeklinde çatılı beyaz badanalı evler yeşilliklerin arasından sıyrılarak beni selamlamaya başladı. Anladım ki karasal iklimin sert mi sert yaşandığı bir ülkeye inmek üzereydim…Yoksa neden böyle ters V şeklinde çatılı olsun ki evler? Yağan onca karı silkeleyip atan çatılar başka nerede görülür? Saray Bosna’nın minik havaalanına inip pasaport kontrolden kolayca ve hızla geçtikten sonra resmi olarak Bosna Hersek topraklarındaydım.

Savaşın Rehberi Binalar Orijinal adı Sarajevo olan şehrin bu ismi “Saray Ova” kelimesinden geliyor. Osmanlı İmparatorluğu, toprağına toprak katıp genişler ve büyürken, yemyeşil ağaçlarla kaplı sıradağların arasında alçakta kalan bu merkez “Saray Bahçesi”ne benzetilerek “Saray Ova” denmiş. Zamanla Saray Ova, “Sarajevo”ya dönüşüp en sonunda da “Saray Bosna” olarak Türkçe’ye geçmişti. Şehir merkezine ilerlerken “Büyük Sırbistan” arzusuyla yanıp tutuşan Sırplarla Boşnakların 15 sene önce gerçekleşen savaşının izleri ile karşılaşmak olasıydı. 1992 – 1995 yılları arasında süren savaşın en yakın tanıkları ve rehberleri kurşun delikleriyle dolu binalardı… Daha ben ilkokula giderken Avrupa’nın ortasındaki bu savaşı televizyonlardan izler ve çok da bir şey anlamazdım. Ağlayan – kaçışan insanlar, silah sesleri ile dolu bir iki dakikalık haberlerden öteye geçmeyen savaş, beni yıllar sonra ziyaret ettiğim bu şehirdeki atmosfer kadar etkileyemezdi elbette! Havaalanına çok yakın olan bir yaşlılar yurdu savaşta öylesine bombalanmış ve kurşunlanmıştı ki günümüze bir tek binanın kolonları kalmıştı. Devlet ödenek yokluğu çektiği için savaşta zarar gören binalarını onaramıyordu. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti zamanında yapılan yüksek binalarla dolu siteler de savaştan paylarına düşeni almışlardı. Kurşun izleriyle delik deşik duvarlar sıvansa da binaların içinde yaşayanların maddi durumlarının yetersizliğinden boyanarak makyaj hileleriyle kusurları örtme yoluna gidilememişti. Savaş zamanında şehri çevreleyen tüm dağlar keskin nişancı Sırplarla dolarken ova üzerinde yer alan şehirde yürümek gitgide hayal olmaya başlamış. Stratejik olarak saldırıya açık olan şehirde her sokağa çıkan, ölümle burun buruna geliyor ve dağlardaki Sırp keskin nişancıların hedefi olmamak için hızla hareket ediyorlarmış. Boşnaklar bakmış olacak gibi değil, her gün kayıp veriyorlar, Milyaçka Nehri’nin kenarındaki direklerin arasına ip gerip, tüm evlerdeki battaniyeleri, perdeleri toplayarak iplere asmış ve şehri baştanbaşa bu sistemle çevreleyip ipin yakınında yürüyerek biraz olsun keskin nişancıların menzilinden çıkmışlar…

Tarihe yakından tanıklık etmiş şehirde Milyaçka Nehri kıyısında yürürken küçük köprüler de yemeğe katılan çeşniler gibi yürüyüşümüze eşlik ediyordu. Köprüler öylesine küçük ve mütevaziydi ki bu kendi halinde şehirde tüm dünyayı etkileyecek bir savaşın çıktığını kimse hayal bile edemezdi… Fakat Milyaçka Nehri’nin ortasındaki kendi halinde bir köprünün üzerinde Avusturya – Macaristan Veliahdı Franz Ferdinand bir Sırp Milliyetçisi tarafından öldürülmüş ve birçok devletin taraf olduğu ya da etkilendiği I. Dünya Savaşı’nın çıkmasına zemin hazırlanmıştı.

Sen Barışın Habercisi misin Güvercincik? Yeşilin ve suyun bol olduğu Balkanlar’da elbette ki her köşe başında bir çeşmeye rastlamak olası… Hele Başçarşı Meydanı’ndaki tepesi kubbe şeklinde, altı tahtalarla örülerek süslenmiş çeşmeyi anlatmadan hiçbir Bosna Hersek yazısı tamamlanmış sayılmaz! Bu çeşmeden su içen bir kere daha Bosna Hersek’e geliyormuş. Açıkçası o çeşmeden su içmeden önce “Bir kez daha gelmek için bir nedenim olabilir mi?” diye düşünmüştüm. Fakat o soğuk mu soğuk, tatlı mı tatlı suyu içip de “İşte bu suyu içmek için gelebilirim” derken buldum kendimi. Bir de evcilleşmiş güvercinler benimle birlikte çeşmeden su içtikten sonra kafamda haleler çizerek uçmaya başladığında, “Sen barışın habercisi misin güvercincik?” diye mırıldanmaz mıyım! Çeşmenin yanındaki cafelerde kocaman şemsiyelerin altında kahve keyfini tatmadan da olmazdı! Kahveler bakır tepsinin içinde, bakır cezve eşliğinde, bir bardak su unutulmadan, lokum ve şekerle sunulurken kendimi kutsal bir ayinde yer almış izleyici gibi hissettim. Kahveyi Türkiye’deki gibi “Orta şeker mi? Az şeker mi?” diye sorarak hazırlamadan, bir cezve içinde şekersiz getiriyorlar ve dileyen fincanına kahveyle birlikte sunulan şekeri katarken, dileyen de lokumunu minik ısırıklarla dişleyerek kahvesinden de keyifle yudum alıyordu. Aman Allah’ım cennet bu olmalıydı! Halelerim güvercinler, mis kokulu kahve ve lokum…

Bosna Hersek’te insanlar savaş zamanı öylesine sıkıntı ve açlık çekmişlerdi ki… “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” sözü bilge atalarımız tarafından boşuna söylenmemişti. Bir yumurtanın en az 10 dolara satıldığı savaş ortamından sonra halkı sosyal yaşama alıştırmak ve sokak kahve kültürünü yaymak için yiyecek ve içecekler inanılmaz ucuz servis ediliyordu. Her yönden harika bir sunumla servis edilen kahvenin bedeli 1KM yani 1TL idi. Salata olarak sunulan ince kıyılmış lahana dışında sofralarında yeşili pek sevmeyen Boşnakların Cevapici dedikleri köfteleri, daha bıçakla dokunmadan yumuşacık olarak dağılan etleri ve kabaktan ete kadar her türlü için bulunduğu saçta pişirilmiş börekleri tıka basa yeseniz de ödediğiniz miktar dudak uçuklatacak kadar azdı! Yeşilliğin arasında sofralarında yeşillik bulundurmamalarını yadırgasam da yediğim etler ve üzerine kaymak konulan böreklerle Bosna Hersek’te geçirdiğim tatilde midem bayram etti.

Fakat Boşnakların nasıl bir genetik yapıları olduğu konusu kafamı oldukça karıştırdı. Bu kadar kalorili yemekler yemelerine rağmen uzun ve ince kalmayı nasıl başarabiliyorlardı ki? Bajram Şerif Mübarek Olsun! İki bina arasına iple tutturulmuş pankartın üzerindeki yazıyı okuyunca ilk önce anlam veremedim. Burada yaşayan Türkler mi asmışlardı bu pankartı? “Bajram Şerif Mübarek Olsun” Fakat yolda karşılaştığımız Boşnakların bizi Türkçe konuşurken duyup, “Bayram şerif mübarek olsun” şeklinde selam vermeleriyle anladım ki Osmanlı Dönemi’nden kalma bir kelime kalıbı ile bayramda kendimizi vatanımızda gibi hissettiriyorlardı. Osmanlı Dönemi’nden kalma olarak kültürün yanı sıra dilde de o kadar etkileşim yaşanmıştı ki “y” harfleri “j” olarak yazılırken, bir yemek menüsüne göz attığımızda hiç de yabancılık çekmiyorduk. Kajmak (kaymak), somuni (somun), baklava, bürek (börek)…

Sevgiyle Türklere kucak açan Boşnaklar gerçekten ülkemizin yüzlerce kilometre uzağında olduğumuzu unutturdu. Adım başı karşılaştığımız Türk Bankası olan “Ziraat Bankası” ise Türkiye’nin günümüzde bile Bosna Hersek’teki etkisini kanıtlar nitelikteydi. Tüm şehri bir günde keşfetmek istercesine merakla gezerken kahkaha sesleri ve uğultu halinde konuşmalarla yönümü değiştirdim.

Kocaman satranç taşları ve bir satranç tahtası misali siyah – beyaz zemin döşemesi ile ne olduğunu anlamaya çalıştım. Boşnaklar bu taşların çevresinde toplanmış, iki adam hamleler yaparak satranç oynarken çevredeki vatandaşlar da gülerek taktikler verip “satrançta tuzumuz olsun” diyorlardı. Türkiye’deki kahvelerde oynanan kâğıt ve okey gibi oyunlara alışık bir kültürde büyüyen bir birey olarak sokakta 7’den 70’e satranç oynayan bu kalabalık elbette ki bana ilginç gelmişti. Yoksa sosyolojik olarak incelenecek enteresan bir olay değildim!

Karasal İklimden Akdeniz İklimine Ertesi gün Sarajevo’nun yer aldığı Bosna Bölümü’nden Hersek’e gidecektik. Ağaçların gövdelerini kapatacak kadar gür yeşilliğin birbirleriyle yarışırcasına dağları kapladığı yollardan geçtik. Virajlı yollardaki yeşil manzaramız arada tünellerle kesiliyor ve tekrar gün ışığını gördüğümüzde kendimizi mutlu hissediyorduk. Bosna ne kadar yağışlı ve dağlarının tepeleri ne kadar sisliyse, Hersek bir o kadar güneşle yıkanmış, üzüm bağlarıyla bezenmiş olarak Akdeniz iklimini temsil ediyordu. İlk durağımız Poçitel Köyü’ydü. “Drina Köprüsü” adlı romanın Nobel Ödüllü yazarı İvo Andriç’in “ressamlar şehri” olarak adlandırdığı Poçitel, Türkler’in Bosna topraklarında kurduğu ilk köy olma özelliğine sahip. Tamamen taşlardan oluşan ve merdivenlerle tepeye doğru çıkılan bu minik köy savaştan önce sinema yönetmenlerinin ve ressamlarının en gözde yerlerindenmiş. Nasıl olmasın ki! En amatör fotoğraf çeken bile köyün güzelliğinden şaheser sayılabilecek fotoğraflar çekebiliyor. Öylesine simetrik, özenli ve camisi, hamamı, kalesi ile iç içe ki! Poçitel Köyü’nden sonra tarihsel yolculuğumuza Blagaj’a doğru yol alarak devam ettik. Blagaj’da Buna Nehri’nin kaynağı olan kocaman bir oyuğun sol tarafında kalan Sarı Saltuk Bektaşi Tekkesi’ne gidecektik. Fakat bu tekkeye giden nehir kenarındaki yol öylesine dardı ki kocaman bir otobüsle gidilmesinin ceremesini güzelce çektik! Otobüsün tekerlekleri ile nehir arasında 5 – 6 cm vardı. Otobüsün nehir kısmında oturanlar içgüdüsel olarak diğer tarafa doğru boyunlarını, gövdelerini uzatıp çığlıklar atmaya başladı. Birkaç dakika içinde geçtiğimiz o yol bana yıllar sürmüş gibi geldi… Zaman kavramının nasıl da göreceli olduğunu o an daha iyi anladım! Çetrefilli yolculuğumuz sonunda Sarı Saltuk Tekkesi’ne vardık.

Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın derlediği “Saltukname” adlı eserde Bektaşi inanç lideri Sarı Saltuk’un 12 adet mezarı olduğu yazar. İşte bu mezarlardan biri de Buna Nehri’nin doğduğu kaynağın yanındaki evdeydi. Bu topraklar Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına katılmadan önce kurulan Sarı Saltuk Tekkesi 550 yılı aşkın bir süredir zamana meydan okuyarak başı dik bir biçimde duruyordu. Evin içi tamamen bir Anadolu evi gibi döşenmişti. Yuvarlak kocaman bir masa, yerlerde Türk motiflerine bezeli kilimler, işlemeli perdeler, bir adet hamam… Sarı Saltuk Tekkesi’ne veda ettikten sonra Mostar’a doğru devam ettik… 93’ü Unutma Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında inşa edilen Mostar Köprüsü yıllarca Boşnak erkeklerin nişanlılarına cesaretlerini ispatladıkları bir yer olmuştu. Cesur olan Boşnak erkekleri Neretva Nehri’nden 24 metre yükseklikteki bu köprüden atlıyormuş. Yıllarca barış içinde bu köprü ile Hırvat ve Boşnak tarafları birleşirken ticaretin de geliştiği Mostar, savaş zamanında en kara günlerini yaşamış… Mostar Köprüsü’ne ilk saldırı Bosnalı Sırplar tarafından 1992 yılında düzenlenirken, 1993 yılında Hırvat topçusunun saldırısıyla köprü tamamen yıkılmıştı.Savaş sonlanınca dalgıçların Neretva Nehri’ne dalarak kurtarabildikleri köprünün parçalarının da eklenerek köprünün tekrar inşası UNESCO ve Dünya Bankası’nın desteğiyle gerçeklemiş ve 2005 yılında “Dünya Mirası Listesi”ne eklenmişti.

Günümüzdeki Mostar Köprüsü’nden karşıya geçildiğinde köprünün bir taşının üzerinde saplanan bomba parçası ve taşın üzerinde “Don’t forget 93” (93’ü Unutma) yazısıyla tüm süreç özetleniyor… Tünelin Sonundaki Işık 20. Yüzyılda Avrupa’nın ortasındaki savaşla birlikte Boşnakların savaşçı ruhu ve kendilerini koruma içgüdüleri onlara mükemmel bir plan yaptırmış. Saray Bosna’yı çevreleyen sıradağlardaki Sırplarla kuşatma altına alınan Boşnaklar Ilıdza’da bir evin altından 4 ay 4 günde tünel kazarak tarafsız bölge olan evin yakınındaki havaalanının altından geçip yaşama şansı elde etmişti! Tünel yapımı sırasında 2.800 metreküp toprak kazılmış, 45 ton metal malzeme kullanılmış. 800 metre uzunluğunda, 1 metre genişliğinde ve 1,5 metre yüksekliğinde olan tünelden günde 4.000 insan ve 20 ton malzeme geçerek 300.000 insanın hayatta kalması sağlanmış. Tünelin başladığı evin sahibesi Sida Kolar adlı nine tünelden çıkan her bir askeri öz evladından ayırmadan su vermiş, yaralarını sarmış.

Bugün müze halinde olan bu eve gidince Sida Nine’nin oğlu Bayram sizi kapıda karşılıyor ve tünel gezisinden önce bir odaya alıp tünelin yapımı ve savaş sırasında nasıl kullanıldığıyla ilgili belgeseli izletiyor. İşte o belgeselde Sida Nine’nin Anadolu’nun bağrından çıkmış bir kadın gibi sade giyim tarzıyla askerleri karşılamasını, daracık tünelde upuzun Boşnak erkeklerinin sırtlarında yüklerle bir sıvının şişeden akması gibi geçmelerini, atılan bombalarla sivil halkın nasıl sağa sola kaçışarak canını kurtarmaya çalıştığını gördüm… Sadece 200 metrelik bölümü açık olan tünelde eğilerek yürürken savaş anında yaşanan korkuyu, tedirginliği, hüznü hissettim. Sırtımda yük olmadan bile zor geçtiğim bu tünelin karanlığı, savaşta ışıktı! Tünelden evin bahçesine çıktığında tünelin devamının havaalanına doğru giden bölümünün üzerinde yetiştirilen sebzeleri görüp hayatın devam ettiğini hissettim… Savaşın ağır yükü altında ezilen ve her Boşnak’ın mutlaka bir kaybının olduğu, mezarlarla – kurşun delikli binalarla dolu şehirlerde gezerken tüylerim diken diken oluyordu.

Anladım ki savaşın üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin acısı dinmiyor, sadece alışılmaya çalışılıyordu. Bosna Hersek’te tünelin sonundaki ışık için her şeyin yapılabileceğini ve savaşın acısını bilmeyenin barışın değerini bilemeyeceğini daha iyi anlayarak gözlerim dolu dolu o yeşil memleketten ayrıldım.

3 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Şiirsel anlatımınızı beğeniyorum..Koca otobüsten bahsettğinize göre turla gidilen bir gezi gibi geldi geziniz…Çok özür diliyerek ve izninizle bir yanlışı düzeltmek isterim,Saraybosna da bir sırp milliyetçisi tarafından öldürülen Avusturya arşidük ü Ferdinand,I.Dünya savaşının çıkmasına sebep olmuştu,II.Dünya savaşı değil…Teşekkürler..

  • Corto_Turco dedi ki:

    Sonunda yazınızı okuyabildim. Elinize sağlık bu güzel ve dokunaklı yazı için. Ben de Mostar ve Saraybosna’da delik deşik binaları görünce üzülmüştüm ama ibret olsun diye dokunulmamalı o binalara. Gelen gezen görsün de savaşın ne kadar tahrip edici olduğunu ve savaşı yaşamamanın ne büyük lütuf olduğunu anlasın diye. Benim katıldığım tur ne yazık ki Tünel’e götürmemişti bizi. Sırf o yüzden Saraybosna’ya tekrar gidebilirim, bir de cevapici için.

  • Seren Muyan dedi ki:

    Neşe Hanım çok teşekkür ederim düzeltiniz için. O kadar sitede yayınlandı ve böyle bir yanlış görülmedi. Sizin sayenizde düzelttim yazımı. Çok çok teşekkür ederim. Küçük gibi görünen bir hata da değil…
    Corto Turco Bey Tünele turla gitmedim kendim gittim. Çok kolay gidişi var. Herkes biliyor. Taksiler de dolandırmadan götürüyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*