Bolivya Bolivya…

“Uzak Renkler” imin arasında benim için önemli bir yeri vardır Bolivya’nın. Güney Amerika kıtasında denize çıkışı olmayan hüzünlü iki ülkesinden biri ve kişi başına düşen 3.000 US $ lık gelirle de dünyanın fakirleri arasında yer alan gizemli Bolivya. Aslında Türkiye’den buraya direkt uçuş olsa çoğu kişinin tercih edeceğine eminim çünkü bizlere vize uygulamıyorlar. Ben buraya Peru üzerinden çok ilginç bir sınır kapısından, Kasani’den girdim. Buralarda açık tenliyseniz giriş çıkış yapmak öyle fazla formalite gerektirmiyor. Peru sınırından çıkıp valiz ve çantaları taşıyarak veya çekerek 100 metrelik yürüyüş ile Bolivya’ya, hem de pasaportuma fazlaca bakılmadan sadece bir damga yiyerek girdim. Bolivya’ya buradan girmemizin nedeni hem Peru’dan geliyor oluşumuz ama daha da önemlisi dünyanın en yüksek gölü olan Titicaca’nın kıyısındaki Copacabana’ yı görmek isteyişimizdir. Brezilya’daki meşhur Copacabana plajı ile buranın ismi arasında bir bağ var mı diye araştırdım, tam anlamıyla varmış. Brezilya’daki Copacabana plajını tesadüfen bulan gemici kaptan, Bolivya’lı ve buradaki Copacabana kilisesinin müridi, plajı bulunca da dua etmiş ve Brezilya’da ki meşhur plajın ismi bu küçücük köyün ismi ile anılmaya başlamış. Titicaca gölü Bolivya’nın su ile tek ilişkisi. Bu 3.800 metre yükseklikteki gölde ticari gemiler de çalışmaktadır. İsmi, buralarda İspanyolcadan daha fazla konuşulan Aymara dilinden gelmekte ve büyük kedi kayası veya Puma Kayası şeklinde çevrilebilir. Buraya gelmişseniz teknelere atlayıp mutlaka Güneş ve Ay adalarına gitmek lazım. Güneş Adası’nda (Isla del Sol) yemek yedik. Pırıl pırıl bir havadaki menümüz Chinua çorbası – ki Chinua 3000 metreden daha yüksek yerlerde yetişen, bizim bulgura benzeyen bir besin – ve yine bu gölden çıkan Perrey balığı, müthiş lezzetli.

Güneş Adasının bu ülke için önemi büyük çünkü efsaneye göre ilk İnka olan Manco Capak’ın Güneş tanrısı İnti tarafından büyütüldüğü yer burasıymış. Adada bir saray kalıntısı var, adı Pilkokaina ama hiçbir şey kalmamış. Adanın batı tarafında ki 200 basamaklı İnka merdivenini çıkmak biraz zorlayıcı oldu. Merdivenler 1250 yıllarında yapılmış ve o günden beri yerli yerinde durmakta. Merdivenlerin tepesinde “sonsuz gençlik getiren” pınar vardı, ben su içtim bakalım hep genç kalabilecek miyiz? Sonra tekneler ile – her tekne 6 kişi alıyor -Ay adasına (Isla de Luna) geldik buradaki tapınağı gezip tekrar karaya döndük. Copacabana’nın merkezindeki La Candeleria isimli koloniyal kilise, genelde Katolik dünyası için çok önemli o yüzden gidip görmekte fayda var. Kilisenin içinde önemli günlerde ziyaretçilere gösterilen Meryem ana heykelinin özelliği ise dünyadaki tek zenci Meryem heykeli olması…

Başkent La Paz’ a otobüs ile gidiyoruz. Titicaca gölünün en dar yeri olan Tiqina boğazından feribot ile geçiş yapmak gerekiyor. Tiqina san Pedro’dan feribot diye bindiğimiz – daha doğrusu otobüsün bindirildiği şey – araç bir sal. Her dakika devrilip Titicaca’nın sularına gömülecek hissini veriyor bana. Neyse korkulan olmuyor, herkes ve her şey sağ salim karşı kıyıya, Tiqina San Pablo’ya varıyor. Bolivya, Amerika kıtasında Haiti’den sonra gayri safi milli hasılası en düşük olan ikinci ülke.Otobüs La Paz’a doğru yol almaya devam ederken, bunca fakirliğe rağmen yine de çok renkli görüntülere şahit oluyoruz.

La Paz’dan önceki durağımız dünya mirası listesine alınmış olan Tiwanaku. Erich von Danikaen’ın Tanrıların Arabalarında bol bol sözü geçen Puerta del Sol’u (güneş kapısı) yerinde görmek insanı bambaşka bir boyuta taşıyor. Bana göre Tiwanaku’nun en etkileyici yeri Kalasaya tapınağında normal seviyeden 2 mt. daha aşağıda bulunan ve içinde yüzlerce taş mask / baş heykeli bulunan tapınak kalıntısıydı. Burayı çok detaylı bir şekilde gezdikten , kötü bir yemek yedikten, Huari birası – ki buraların özellikli ev yapımı birası – içtikten ve en son da yeni yapılan Tiwanaku müzesindeki 17 metre boyunda 20 ton ağırlığında orijinal bir monolithi gördükten sonra devam ediyor ve 1985 yılında kurulan El Alto’ya varıyoruz. El Alto’nun La Paz’dan ayrı bir belediyesi var. 4000 metre yükseklikte ve başkentin hava limanı da burada bulunmakta. Esas şehre doğru giderken inişe geçiliyor çünkü La Paz merkezi 3200 metrede. Zaten bir yerde otobüsü durdurduk ve tepeden baktık. Koskoca bir çanak düşünün her yerinden evler, binalar aşağı ya doğru akıyor görüntüsü vermekte. El Alto 900 bin La Paz 1,1 milyon nüfusa sahip. Bugüne kadar gördüğüm en kötü ama gerçekten en kötü şehircilik anlayışı ile yapılmış. Her tarafta evler, sıvasız, kerpiçten, her taraf ytong ve kırmızı kiremitler görülmekte… Yukarıdan bakınca merkezde gökdelenleri fark ediyorsunuz ama onlar da çok eğreti duruyorlar. Sıvasız evlerin sırrını sordum, neden her taraf sıvasız evler ile dolu diye, cevap çok ilginçti. Sıvasız evler belediyeye daha az emlak vergisi ödemekteymiş o yüzden sahipleri sıva yaptırmıyormuş. La Paz’da önceden yer ayırttığımız bir Pena’ya (penya diye okunmakta) gidiyoruz. Pena Huari buranın yemek yenen müzikhollerinden ve galiba da en iyilerinden biriymiş. Gerçekten de çok iyi bir program seyrettik. Bolivya folkloru, dansları, müziği hakkında bilgi sahibi olduk. Yemekler de şarap da iyiydi. Benim seçimim yanlıştı çünkü kokusu ve aroması çok fazla buraya özgü olan lime lime bir et söyledim (İsmi ve tarifi çok havalıydı Charkakan) yiyemedim ama chinua çorbası ve chinua salatası lezzetliydi. Müzik yapan grup bir ara emprovize caz gibi doğaçlama Bolivya müziği yaptı, ayrıca buranın en iyi grubu sayılan Aymara kökenli Kalamarka’nın müziklerini çaldılar.

Zaman kazanmak için 45 dakikalık bir uçuşla La Paz dan 700 km güneyde bulunan Sucre’ye uçtuk. Güney Amerika’nın en güzel şehirlerinden biri olduğu söylenen Sucre gerçekten de Bolivya’da ki en keyifli keşfimiz oldu. Burası bir üniversite şehri çok genç, çok hareketli ve de bembeyaz… Sucre, Bolivya’nın anayasal başşehri.. şehir merkezi ve pazar yeri çok medeni ve tamamen yerlilerin bulunduğu ve de turistik olmayan bir yer. Sucre de dünya kültür mirasına alınmış bir şehir. Bolivya toprağının büyük bir kısmı Amazon ormanlarında bulunmakta, ne yazık ki zaman azlığından dolayı yolculuğumuzu oralara kadar uzatamadık ama Sucre’de El Hoarte isimli bahçe restoranda bir Amazon balığı olan Surumi’nin tadına baktım. Çok lezzetli bir tatlı su balığı daha… Sucre ayrıca çikolata yapımı açısından önemli bir şehirmiş. Tadınca hak veriyorsunuz, güzel ve değişik bir tadı var çikolataların. Yürüyerek ve hızlı bir Sucre turu yapıyoruz . Şehir çok hoşumuza gidiyor ama program sıkışıklığından dolayı bugün buraya veda etmemiz gerekmekte.Bu şehrin tepesine Recolatta’ya çıkıp şehre kuşbakışı bakıp Potosi’ye doğru devam ediyoruz.

Üç saatlik otobüs yolcuğu ile akşam saatlerinde dünyanın nüfusu yüz binden fazla olan en yüksek şehri unvanlı 4100 metre yükseklikteki Potosi’ye varıyoruz. (La Paz dünyanın en yüksek başşehri) Yürüyerek, küçük bir şehir olan Potosi’yi gece keşfediyoruz. Burası bir maden şehri… Gümüş ve diğer bir takım kıymetli madenler hala buranın en önemli geçim kaynağı. Potosi’de sokakların çoğu yalnızca yaya yolu, ben çok sempatik buldum. Bir özelliği daha var, şehirde trafik lambası yok. Gündüz olunca burada halen aktif olarak işletilen Cero Rico dağının eteklerine kadar gelip madene girmek istiyoruz. Tabi bu, o kadar da kolay bir şey değil. Önce kıyafet değiştirmek, plastik üstlükler, dize kadar çizme giymek lazım. Bazı arkadaşlarımız bundan rahatsız oldu girmedi, bazılarında zaten fobi var, bir kısmı da bu kadar yüksek yerde açık havada nefes alamıyorum içerde nasıl alacağım diye girmedi. Biz birkaç cesur yürek maden kıyafetlerimizi giydik, lambalarımızı taktık (kaskların üzerine) tek sıra olarak girdik içeri. Burada gerçekten gümüş çıkartıyorlar. İçeride insanlar çalışıyor. Girerken bizi uyarmışlardı içeride çalışan madencilere hediyeler verin diye. Hediye ne mi, yol açmak için dinamit lokumu, efkarlanmak için sigara, koka yaprağı, alkol, gibi ıvır zıvır şeyler. Ama içeride çok makbule geçiyormuş.İçerisi daracık, karanlık, rutubetli, çamurlu ve aslında düşünürseniz çalışma şartları açısından korkunç… O yüzden çok fazlada oyalanmadan yaklaşık bir saat içinde çıkıyoruz madenden.

Maden turundan sonra içeriyi ve maden işçilerinin içler acısı halini gördükten sonra bir daha gümüş alırken pazarlık yapmayacağımıza dair söz verdik. Buraların haline de üzüldük haliyle. İspanyollar buraları soymuş soğana çevirmiş. Galiba tarihteki en büyük emperyalistler İspanyollarmış. 1550 – 1600 yılları arasında sadece buradan 50.000 ton gümüş çıkartılmış ve tamamı İspanya’ya götürülmüş hem de bir çok insanın canına mal olarak… Bu keyifli, öğretici ve hüzün verici maden gezisinden sonra Dünya Mirası listesine alınmış olan Potosi’yi bir de gündüz gözüyle yürüyerek keşfediyoruz. Her Güney Amerika şehri gibi büyük bir katedral bir Cizvit kilisesi belediye sarayı bunların ortasında bir meydan ve çeşme buralarda hiç değişmiyor klasik şehir yapısı. Ayrıca bir zamanlar kızıl derili ve zencilerin çalıştırıldığı darphane şimdi müze olan Casa Monede’yı gezip ayrılıyoruz buradan .

Tekrar La Paz’a döndüğümüzde artık yavaş yavaş seyahatin de sonuna geliyoruz. Önce şehrin Murillo meydanından başlayarak, yürüyerek katedral, kilise ve meydanı geziyoruz. La Paz merkezi ikiye bölünmüş durumda. Centro ve Zona sur. Zona Sur daha modern ve daha kalkınmış olan bölge, Centro ise daha ziyade eski ve meydanların bulunduğu bölge. Buradan ayrıldıktan sonra La Paz’ın değişik tektonik kireç oluşumundan meydana gelen ve oldukça ilginç olan Ay vadisi bölgesinde geziniyoruz. Pan flüt çalan bir Bolivyalının tepelerde verdiği konser etkileyiciydi. Ay vadisi La Paz’a giden bir kişinin kesinlikle görmesi gereken bir yeri. La Paz’daki son atraksiyon, ünlü cadılar pazarı (Witches market)… Bu pazarda satılan değişik büyüler, kurutulmuş hayvanlar, büyücü malzemeleri ve el sanatları incelenerek bayağı vakit geçirilebilir. Sabah çok erken saatte Lima üzerinden Madrid ve oradan İstanbul’a uzun –beklemeler dahil 26 saat – ve yorucu bir uçuş ile dönüyoruz. Ama kesinlikle değiyor…

5 yorum

  • rome_o dedi ki:

    muhteşem yerler // ben de lise de erich von danikien kitapların da inca ve azteklerin ilginç hayatlarını ve doğa üstü tasvirleri içeren kalıtılarını merakla okumuştum . umarım hayat pınarı işe yarar 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    Bolivya nın denize kıyısı olmadığını siz yazınca hatırladım,unutmuşuz…İspanyolların Güney Amerika dan götürdükleri kıymetli ağaçlar ve gümüşlerle neler yaptıklarını Sevilla ve Cordoba daki muhteşem katedrallerde gördük,Cordoba daki Mezquita (cuma mescidi) lüks malzemeden boğulmuş durumda,sarayların iç dekorasyonunu pek bilmiyoruz kimbilir ne kadar zengindi?Önce İspanya,Portekiz,sonra Hollanda nın deniz imparatorlukları ile kim boy ölçüşebilir ?

  • maliho dedi ki:

    Uzaklarda hep neler yenilir neler içiliri merak ederim yazınızda bol bol yer vermişsiniz, teşekkür ederim bilgilendim. Selamlar…

  • umutaktas dedi ki:

    çok güzel bir gezi olmuş gerçekten Bolivya’yı çok merak ediyordum gerçek deneyimleri okumak çok daha yararlı.
    çok teşekkürler

  • toulen dedi ki:

    çok beğendim.. benim görmediğim yerlere gitmişsiniz.. kesinlikle değer bende çok yoruldum ama bir daha ki yolculuğumda kesinlikle siizn gittiğiniz yerleri görmek isterim. yaznız çok güzel olmuş ..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*