Bisikletlerin Kenti İşkodra

Güne omletli kahvaltıya başladıktan sonra, Arnavutluk’ta
ziyaret etmek istediğim ikinci şehir olan İşkodra’yı planıma aldım. Burayı gezi
açısından Tiran’dan daha umut verici buluyordum. Ne de olsa çok daha köklü bir
kentti. Tarihsel ve kültürel birikimi daha fazlaydı ve görülmesi gereken daha
çok yer olduğunu düşünüyordum.

M.Ö. 4. yüzyıla dayanan geçmişi ile İşkodra, Kuzey
Arnavutluk’un en büyük şehri. Ticaret yolları üzerinde olduğu için tarihte
İliryalıların en önemli başkentlerinden biri olmuş; M.Ö. 168’de Roma, M.S.
1040’ta ise Sırp hakimiyetine girmiş. 1479’da Osmanlıların eline geçinceye
kadar birkaç kez el değiştirmiş. 17. yüzyıldan itibaren kentte ticari ve
kültürel anlamda ilerleme başlamış ve İşkodra Paşalığı haline gelmiş. 1757-1831
yılları arasında kenti yöneten Buşatlı ailesi bir anlamda kendi hakimiyetini de
kurmuş. Hatta Buşatlı Mahmut Paşa birkaç kez Osmanlı’ya karşı bağımsızlık
kurmayı denemiş. Balkan Savaşı’nda büyük rol oynayan kenti Osmanlı Devleti
1913’te kaybetmiş. Daha sonra bir dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun
eline geçse de yine Arnavutluk’a devredilmiş. İşkodra, Arnavutluk’ta pek çok
ilki gerçekleştirmiş. Buşatlı’lar burada çok büyük bir kütüphane kurmuşlar.
Arnavutluk’un ilk fotoğraf sanatçısı Pietro Marubi burada yaşamış. İlk işçi
grevi, ilk 1 Mayıs kutlaması ve ilk futbol maçı İşkodra’yı özel kılan diğer
ilkler. Şehir pek çok ressam, şair ve müzisyen yetiştirmiş.

Arnavutluk’ta bir şehirden diğerine gitmek oldukça
çetrefilli bir iş olduğu için İşkodra’ya gidiş beni düşündürüyordu. Daha
doğrusu dönüş… Çünkü şehirlerarası otobüs seferleri genelde akşam olmadan sona
eriyordu. Bu da tur programımı oldukça kısıtlıyordu. Rehberlerde İşkodra
otobüslerinin tren istasyonunun yanından kalktığı yazıyordu. Gerçekten de oraya
vardığımda bir otobüs kalkmak üzereydi, hemen atladım. Zaten bilet gişesi filan
olmadığı için ücret otobüste ödeniyordu. Otobüsün Anadolu’daki şehirlerarası
otobüslerden pek farkı yoktu, konforlu sayılmazdı ama birkaç saatlik yolculukta
konfor arayan kim!

Şehrin içinde bolca dur-kalk yaptıktan ve yolcu topladıktan
sonra, ufak sanayi mahallelerinden geçerek şehir dışına çıktık. Yolculuğumuz,
sanayi ve tarımın yan yana yapıldığı ovada kuzeye doğru devam ederken, sağ
tarafımızda da Arnavutluk’un yüksek dağları yola eşlik ediyordu. Tepelerin
arasında bazen füze rampasına benzeyen tuhaf sanayi tesisleri göze çarpıyordu. Yol
boyunca bazen birkaç metre arayla bırakılmış çiçek demetleri ve küçük mezar
taşları trafik canavarının burada da boş durmadığını gösteriyordu. Ara ara
çeşitli kentlere uğrayıp yolcu indirip bindirerek yaklaşık iki buçuk saat sonra
İşkodra’ya vardık. O kadar çok yerde durduk ki, İşkodra’ya vardığımızı nasıl
anlayacağım diye düşünürken şehrin girişindeki büyük bir bisiklet heykelini
görünce geldiğimizi anladım.


İşkodra’da bisiklet,
otomobilden bile daha popüler bir araç.

İşkodra’da bisikletlerin hakimiyeti var. Otobüs bizi kent
meydanında indirdiğinde bunu iyice anladım. Genci yaşlısı, kadını erkeği, hemen
herkes bisiklete biniyordu. Hatta kadınlar etek giymelerine rağmen hiç aldırış
etmeden, rahatça pedallara basıyordu.

Şehirdeki pek çok görülmeye değer mekan bu meydanın
etrafındaydı ancak ben oyalanmadan şehir dışındaki Rozafa Kalesi’ne (Kalaja) gitmek için bir taksi tuttum. Şoförle
gidiş dönüş 1000 Lek’e anlaştık. Yaklaşık 10 dakika sonra, 135 metre yükseklikteki kayalık
bir tepenin üstüne kurulmuş Rozafa Kalesi’nin kalıntılarına vardık. Burada 4
bin yıl öncesinde yerleşimin olduğu belirlenmiş, kale ise İliryalılar döneminde
inşa edilmiş. Zaferler kazanmış İlirya kraliçesi Teuta, Romalılara karşı verdiği
mücadele sırasında kalede yerleşmiş. Kale bugünkü görüntüsünü 14. yüzyılda
almış. Venedik ve Osmanlı döneminde çeşitli defalar tamir görmüş. 8 hektarlık
bir alanı kaplayan kalenin surlarının uzunluğu 880 metreyi buluyor. Kale
1479’da Kanuni Sultan Süleyman tarafından çetin bir mücadele sonucunda ele
geçirilmiş.


Bir zamanlar eski
İşkodra’nın merkezinde olan Kurşunlu Cami, artık kullanılmıyor.

Taksi tepeye çıkan virajlı yoldan ilerledikçe oldukça büyük
bir kent olan İşkodra ve Drina Nehri’nin suladığı ova da ayaklar altına
seriliyordu. Tepenin altında, ovanın ortasında 1773 yılında Buşatlı Mehmet Paşa
tarafından yaptırılan Kurşunlu Cami’nin
(Xhamia e Plumbit) kubbesinin parıltısı öğle güneşi altında göz kamaştırıyordu.
Zamanında İşkodra’nın merkezi sayılan bu bölge devamlı Drina Nehri’nin suları
altında kalınca şehir bugünkü yerine taşınmış, görkemli cami ise kaderine terk
edilmiş. Hatta gördüğüm bazı fotoğraflarda suların ortasında kalan cami ilginç
bir görüntü oluşturuyordu, ancak benim şansıma etraf gayet kuruydu. Kurşunlu
Cami’nin minaresi de Arnavutluk’taki pek çok cami de olduğu gibi yıkıktı. Ancak
bu sefer yıkıma rejim değil, yıldırım sebep olmuş.

Kaleye varınca taksi şoförüyle 1 saat sonra buluşmayı
kararlaştırıp kalenin ana kapısından girdim. Kalede turistler dışında, fotoğraf
çektirmek için gelmiş bir gelinle damat da vardı. Kalenin surları sağlam
görünse de kalenin içindeki pek çok tarihi bina zaman içinde yıkıntıya dönüşmüş.
Mevcut yapıların çoğu Venedik ve Osmanlı döneminden kalma. İlk avlu daha çok
savunma amaçlı hizmet veriyormuş. Geniş bir alana yayılan 2. avludaki 1319
tarihli Saint Stephen Kilisesi (Kisha
e Shën Stephanit) formunu nispeten
koruyan yapılardan biri. Roma-Gotik mimariye sahip, Venedik izleri de görülen
kilise fetihten sonra camiye dönüştürülmüş. Oldukça heybetli görünen binadan
sadece duvarlar ve bazı sütunlar kalmış, bir de minaresinin kaidesi. Civardaki
sarnıçların ve binaların yerlerini ise geride kalan taşlar ve yıkık duvarlardan
kestiriliyor.

Buna Nehri, Kale’nin
altından geçip kentin kenarından İşkodra Gölü’ne akıyor.

3. avludaki binalar ve surlar daha iyi durumdaydı. Burada
eski Venedik komutanlık binası Kale Müzesi’ne, Osmanlı cephaneliği de lokantaya
dönüştürülmüştü. Kalenin surlarından bakınca manzara müthişti. Bir tarafta Buna
Nehri’nin kıyısına kurulmuş İşkodra’nın binaları görülüyordu. İleride
Balkanların en büyük gölü olan İşkodra Gölü’nün mavi suları parıldıyordu. Diğer
tarafta Drina ve Buna Nehirleri kalenin altında birleşiyor, Buna deltasını
oluşturarak göle dökülüyorlardı. Arkada ise Drina Nehri’nin suladığı yemyeşil,
bereketli bir ova alabildiğine uzanıyordu. Tam tepede parlayan güneş, yaza
nazire yaparcasına ortalığı ısıtınca hem ovanın hem gölün üstünü pus
kaplamıştı.

Şoförün bana verdiği süre dolmadan Kale Müzesini de gezmek
istedim. Müze için ayrı bilet alınması pek hoşuma gitmedi gerçi. Müzenin
koleksiyonu pek zengin sayılmasa da Bronz Çağı’ndan geçen yüzyıla kadar geniş
bir zaman dilimini kapsıyor. Arkeolojik buluntular, günlük eşyalar, silahlar
gibi pek çok nesne sergileniyor. Tabii Arnavutların Osmanlı’ya karşı verdiği
mücadeleye büyük bir yer ayrılmış. Sergilenen belgeler arasında Balkan
Savaşlarına dair karikatürlere ait küçük bir bölüm de vardı. Bazılarına göz
attım, tabii karikatürlerin çoğu Osmanlı’yı hicvediyordu.


Kale’ye ismini veren
Rozafa’nın acıklı öyküsü bir gravürde resmedilmiş.

Müzenin girişinde kaleye ismini veren Rozafa’nın hazin öyküsünü
sembolize eden bir gravür de yer alıyordu. Efsaneye göre, 3 kardeş bu kaleyi inşa
etmeye başlar, ancak gündüz diktikleri duvar gece yıkılır. Bir türlü kaleyi
tamamlayamazlar. Bir gün yaşlı bir adam onlara kaleyi ayakta tutmak için
yapmaları gerekeni söyler. Ertesi gün kardeşlerden hangisinin eşi yemek
getirirse, onu canlı canlı kalenin duvarlarına gömmeleri gerekmektedir.
Kardeşler eşlerine bunu söylememeye karar verir, ancak ağabeyler sözlerinde
durmaz ve eşlerine durum anlatır. Ertesi gün en küçük kardeşin eşi Rozafa yemekleri
getirir. Kadın diri diri gömülmeyi kabul eder ancak bir şartı vardır: Bebeğini
görebilmek için sağ gözü, ona sarılmak için sağ kolu ve onu emzirebilmek için
de sağ göğsü dışarıda kalmalıdır. Rozafa duvarlara gömüldükten sonra kalenin
duvarları yıkılmaz. Her yağmurda kaleden aşağı akan su kireç taşlarının
etkisiyle beyaz bir renk alır ve halk arasında bu “Rozafa’nın sütü” olarak
kabul görür.

Müzeyi de gezdikten sonra hızlı adımlarla kalenin kapısına
yürüdüm. Beni bekleyen taksiye binip gerisin geri şehre döndüm. Şoför beni
aldığı 5 Kahraman Meydanı’nda
(Sheshi 5 Herontje e Vigut) indirdi. Burası İşkodra’nın merkez meydanıydı. Eskiden
meydanın ortasında 2. Dünya Savaşı sırasında kahramanlık gösteren 5 partizanın
heykeli varmış, ancak yıkılarak yerine ortasında tuhaf metal tüpler olan bir
havuz yapılmış. Anlaşılan 5 kahramanın kendileri gitmiş, isimleri kalmış
yadigâr.


5 Kahraman Meydanı,
kentin en merkezi noktalarından biri.

Meydanın bir ucunda Radio
Shkodra
vardı ki dönüş otobüsleri bunun önünden kalkıyordu. Biraz
ilerisinde anıtsal bir yapı sayılabilecek Migjeni
Tiyatrosu
yer alıyordu. Neo-klasik mimariden izler taşıyan 1955 tarihli
tiyatro adını, Arnavutluk’un önemli şairlerinden Millosh Gjergj Nikollës’in
takma isminden almıştı. Meydanın diğer tarafında ise büyük Ebu Bekir Camii ve
kentin eski otellerinden Rozafa Hotel göze çarpıyordu. Meydanın ucundaki
ağaçlık bir alanın arasındaki saat kulesi İngiliz’in
Saati
(Sahati i Ingilizit) ise boyunca ağaçlar nedeniyle zar zor fark
ediliyordu. 1868’de inşa edilen kulenin adı, bitişik evde yaşayan İngiliz
misyoner Lord Paget’tan geliyormuş. Zamanında kulenin üzerinde doğal olarak bir
saat de varmış, ama Enver Hoca’nın emriyle Grijokaster’deki kaleye nakledilmiş.
Civardaki evlerden yüksek kaldığı dönemde yangın gözetleme kulesi olarak da
kullanılırmış ama artık altındaki lokantaya dekor hizmeti görüyor. Ayrıca yine
kulenin yanındaki binalardan biri komünizm döneminde kentin ilk soruşturma
bürosu olarak tarihin karanlık sayfalarında yerini almış.

Gjuhadol Mahallesi, restore
edilmiş binaları, lokantaları, galerileriyle bir cazibe merkezi.

Ben meydandan yoluma devam ettim ve Al-Zamil Camii olarak da
bilinen Ebu Bekir Camii’ni sonraya bırakıp 13 Djhetori Caddesi’ne saptım.
Trafiğe kapalı olan bu cadde restore edilmiş 100 yıllık taş binalarıyla bana
biraz Manastır’daki Şirok Caddesi’ni hatırlattı. Yine eski bir binaya yerleşmiş
olan Colloseo Hotel’den başlayıp ilerideki Branko Kadija Sokağı’nı takip ederek
Katolik Katedrali’ne kadar olan Gjuhadol
Mahallesi
sıra sıra lokantaları, kafeleri, sanat galerileri, dükkanlarıyla
İşkodra’nın en popüler ve turistik bölgesi.

Bu caddeye daha sonra dönmek üzere sağdaki dar sokaklardan
birine sapıp, Ortodoks Kilisesi’nin
(Kisha Ortodokse) olduğu ufak meydana çıktım. 2000 yılında inşa edilen kilisenin
çan kulesi b,nadan ayrıydı. Nedense içine girmeyip asıl merak ettiğim Marubi Fotoğraf Koleksiyonu’nu (Fototeka
Kombetare Marubi) aramaya koyuldum. İtalyan asıllı bir Arnavut olan Pietro
Marubi, ülkenin ilk fotoğraf sanatçısı olarak biliniyor. 1850’lerde İşkodra’ya
yerleşen sanatçı dönemin hatırı sayılır kişilerinin portrelerini çektiği bir
stüdyo açıyor, ancak önemli olayları da karelerinde belgeliyor. Marubi
tarafından 1958 yılında çekilen bir asilzadeye ait fotoğraf, Balkanlarda
çekilen ilk fotoğraf olarak kabul ediliyor. Daha sonra oğlu ve torunları da
kendi izinden gidiyor. 1970 yılında Gegë Marubi, cam baskılardan oluşan zengin
fotoğraf arşivini devlete bağışlayarak Balkanların en geniş fotoğraf
koleksiyonlarından birinin oluşmasına önayak oluyor.


Marubi Fotoğraf
Koleksiyonu, Arnavutluk’ta bir döneme ışık tutuyor.

Elimde adresi olmasına rağmen ara sokaklarda bir türlü
galeriyi bulamıyordum. Döne dolaşa yine 5 Kahraman Meydanı’nda buldum kendimi.
Gerisin geri dönüp galerinin olması gerektiği sokakları iyice taradım ama
binaların üstünde ne bir işaret ne bir tabela vardı. En sonunda gezgin
yiğitliğini bir kenara bırakıp birine sormaya karar verdim. Adamın gösterdiği apartmanın
olabileceğine pek ihtimal vermedim ama cam kapının üstündeki kağıtta açılış
kapanış saatleri yazdığına göre burası olabilirdi. Aynalı cam kapıyı itip içeri
girdiğimde şöyle bir manzarayla karşılaştım: halı kaplı bir hol, iki tarafına
ağır kadife perdelerin bağlandığı bir kapı, kapının ilerisinde bir kumarhane
salonu ve kapının önünde iki çam yarması… Bir anlık şaşkınlığımı atlatınca,
adamlardan birinin “Buyur birader, kime bakmıştın?” tarzındaki sorusuna “Ehi
ehi, Marubi, foto, sanat, kem küm…” gibi bir cevap verdim. Adamlar yan tarafı
işaret edince hürmetle selam vererek kapıdan çıktım. Arnavut mafyasıyla ilk ve
son münasebetimi bu şekilde atlatarak yan binanın otoparkı sandığım yerden
geçerek apartmanlar arasına sıkışmış küçük bir avluya çıktım. Duvardaki ufak
tabela Marubi Galerisi’ni müjdeliyordu. Güzel Sanatlar Fakültesi’ne bağlı olan
binaya girince açıkçası biraz hayal kırıklığı yaşadım. Bir koridorun duvarına
yan yana asılmış bir dizi fotoğraf vardı. Özensiz bir sergilemeye kurban giden
koleksiyonun zenginliği tartışılabilir ama belgesel değeri kesinlikle tartışılamaz.
19. yüzyılın ortalarından başlayarak yaklaşık 100 yılı kapsayan bir zaman
diliminde Arnavutluk’taki günlük yaşam, giyim kuşam, bağımsızlık mücadelesi,
kent tarihi, önemli kişilikler siyah beyaz fotoğraflardan yansıyordu.

Marubi Koleksiyonu’nu bulmak için girdiğim zahmete değmiş
miydi? Evet, ama bence daha iyi bir sergileme, daha fazla içerik serginin
değerini ve keyfini kesinlikle artırabilirdi. İşkodra turuma bir ara verip
güzel bir yemek yemenin zamanı gelmişti. Ebu Bekir Camii’nden Cuma namazından
çıkanların arasına karışıp tekrar Gjuhadol Mahallesi’ne döndüm. Buradaki
kafe-restoranlar fazla turistik görünüyordu, belki fiyat olarak değil ama menü
olarak. Açıkçası pizza, şnitzel ya da ızgara köfte yemek istemiyordum. Cadde
üzerinde ufak bir esnaf lokantası gözüme ilişti, daldım içeri. Gerçekten de 4-5
masanın ancak sığdığı lokantada caddede kalabalık yapan turistlerden ziyade
esnaf takımı vardı. Menü pek zengin değildi ama saat öğleyi biraz geçtiği için
olabilir; tas kebabı ile yoğurt sipariş ettim. Tas kebabı alıştığımdan daha
sulu geldi ama lezzetliydi (270 Lek).


İşkodra’da yeni restore
edilen ve sırasını bekleyen iki bina.

Yemeğin ardından Djuhadol Mahallesi turuma Branko Kadia
Sokağı’ndan devam ettim. Bu sokakta da kimisi restore edilmiş kimisi henüz
restore edilmekte olan 100 yıllık taş binalar kentsel dönüşüm faaliyetlerinin
hızla yürütüldüğünü belli ediyordu. Bu rengarenk badanalı, geçmiş zamanın
kokusunun ve duygusunu günümüze taşıyan yapılar acaba turizme mi hizmet ediyordu,
yoksa turizme mi kurban ediliyordu? Bunu sormaktan alamadım kendimi. Dönüşüm
belki nezih ve gözü okşayan bir semt manzarası sunarken belki de yıllardır
semtin ruhuna sinen alışkanlıkların, yaşanmışlıkların ve kişilerin yok olmasına
neden olacaktı. Hiçbir değişim bedelsiz değil ne yazık ki. Arnavutluk da bunu
en iyi kanıtlarından biri.

Sokağın sonunda, İskender Bey Caddesi üzerinde – ki başka
bir kaynakta Eidt Durham Caddesi olarak geçiyordu – heybetli duruşu ve yüksek
çan kulesi ile Katolik Katedrali (Kisha
e Madhe) karşıma çıktı. İnşası 1856-1898 arasında 40 yılı bulan bu büyük
kilise, 60’lı yıllarda spor salonuna dönüştürülmüş. 1991’de restore edilip
katedral kimliği iade edilmiş. Dışarıdan hissettirdiği azamete karşın
katedralin içi oldukça sadeydi. En dikkat çekici yeri ahşa tavandaki
süslemelerdi. Duvarlardaki Hz. İsa’nın yaşamına ait tablolar ise neredeyse resimli
kitap estetiğine yaklaşan bir naiflikte yapılmıştı.



Katolik Katedrali
heybetli görüntüsüne rağmen oldukça sade bir dekorasyona sahip.

Katedralin bulunduğu caddeyi takip edip uzun bir süre
yürüdükten sonra İsa Boletini Heykeli’nin
bulunduğu Sheshi i Perashit’e vardım. Bu pala bıyıklı, gergin göğüslü,
belindeki silahlarla her an saldırmaya hazır iri yarı kabadayı heykeli
Arnavutların ünlü dikbaşlılığının sanki bir timsaliydi. Bağımsızlık
mücadelesinde önce Osmanlı’ya, sonra Karadağlı ve Sırplara kafa tutan bu
savaşçı vurularak hayatını kaybetmiş.


İşkodra’yı savunan
kumandan Hasan Rıza Paşa ufak bir anıtla yâd edilmiş.

Bu noktada yönümü değiştirip merkeze dönmeye karar verdim.
Daut Boriçi Caddesi’nden ortasında park olan bir meydana çıktım. Rengarenk
çiçeklerin ve büyük bir havuzun olduğu parkın az ilerisinde elimdeki rehberde
vilayet binası olduğu yazan Avusturya üslubunda bir bina vardı; karşısındaki klasik
Balkan üslubundaki zarif konak ise lise binasıydı ve Osmanlı döneminde karargah
hizmeti görmüştü. Ancak burada bizim için bu iki binadan daha önemli bir
sürprizle karşılaştım. Park ile yanındaki büyük otelin arasındaki dar bir alanda
İşkodra savunması kahramanı Hasan Rıza
Paşa
’ya ait ufak bir anıt yer alıyordu. Rehber kitaplarda bahsi geçmeyen bu
anıtta, Hasan Rıza Paşa’dan “eski toprak savaşçı” olarak bahsediliyordu. Balkan
Savaşı sırasında tüm Balkanlar elden çıkmasına rağmen İşkodra’yı terk etmemiş
ve sonuna kadar savunmuş bu kumandan mirlivalığa terfi ettirilmesine rağmen
haber alamadan şehit düşmüş. Kitabede yazdığına göre 30 Ocak 1913’te suikasta
kurban eden paşanın cenazesine, kendisine duydukları saygı nedeniyle tüm
İşkodralılar katılmış. Bunları okurken, belki bir gün biri çıkıp, uyduruk
kahramanların sığ milliyetçilikle yüceltildiği diziler yerine Hasan Rıza Paşa
gibi gerçek bir kahramanın hikayesini anlatır diye düşündüm.

Ebu Bekir Camii, Balkanlardaki
geleneksel Osmanlı mimarisine zıt bir sadeliğe sahip.

Bir sonraki durağım parlak kubbesiyle, çifte minaresiyle ve
azametiyle muhtemelen Katolik Katedrali’nden aşağı kalmaması için inşa edilen Ebu Bekir Camii idi. Caminin banisi
olan Arap şeyhi Zamil Abdullah’dan dolayı Al-Zamil olarak da adlandırılan cami,
1995’te inşa edilmiş. Ben gittiğimde caminin kapıları kapalıydı. O sırada
dışarı çıkmakta olan imam önce beni içeri almak istemedi, ama Türk olduğumu
öğrenince gülerek buyur etti. Duvarlardaki ve kubbenin altındaki geniş
pencereler sayesinde caminin içi aydınlık ve ferahtı. Duvarların yalınlığı ve
açık renkler caminin içindeki sükuneti artırıyordu. İmamı fazla bekletmemek
için oyalanmadan teşekkür edip çıktım. Demek ki yüzyıl sonra bile bu topraklarda
Türk olmak bazı kapıları açıyordu.

Tekrar başladığım yere, yani 5 Kahraman Meydanı’na
döndüğümde saat 3’e gelmek üzereydi. Radio Shkodra’nın önünde bekleyen Tiran
otobüsünün muavinine otobüsün ne zaman kalkacağını sordum. Otobüsün birazdan
kalkacağını, son otobüsün ise saat 4’te olduğunu söyledi. Kalan bir saatte az
ilerideki Tarih Müzesi’ni (Muzeu
Historik) gezmeye karar verdim. Biraz aramadan sonra Oso Kuka Sokağı’ndaki eski
bir konaktaki müzeyi buldum ancak kötü bir sürprizle karşılaştım. Müze cuma
günleri erken saatte kapanıyordu.

Otobüse yetişebilirim umuduyla gerisin geri koşturmaya
başladım. Nefes nefese meydana ulaştığımda otobüs kalkmak üzereydi. Muavin ters
bir bakışla beni içeri aldı ama otobüs ağzına kadar doluydu. Millet
merdivenlerde oturuyor, koridorda ayakta duruyordu. O sırada en arka sırada
oturan bir hanım abla, pencere kenarındaki küçük kızını kucağına alarak bana el
etti. Baktım benden başka kimse aldırış etmiyor, ben de ayakta duran kızlara
rağmen centilmenliği bir kenara bırakıp arkaya doğru seğirttim. Centilmenliği
infaz ettim belki ama o an nezaket gösterip insanlara dert anlatmak ayakta
yolculuk etmekten daha zor gelmişti bana.

İşkodra’nın 15 kilometre kadar ilerisinde bir tepenin
üstünde gelirken fark etmediğim ortaçağdan kalma Drishti Kalesi’nin yanından
geçerek kenti geride bıraktım. Açıkçası İşkodra’ya bir tam gün ayırmak, hatta
geceleme vardı planlarımda. Rozafa Kalesi’nden gölün üzerinde batan güneşi
seyretmek, çevredeki dağ köylerini veya göl kıyısındaki balıkçı köylerini
ziyaret etmek, Buna deltasındaki parkta dolaşmak bir güne sığdırılamayacak
aktivitelerdi ama yazık ki ne altımda rahatça dolaşabileceğim bir otomobil ne
de bu kadar şeyi yapabilecek zamanım vardı.

4 yorum

  • Midgard dedi ki:

    İşkodra’ya geçen yaz yaptığımız Balkan Turu’nda uğramayı çok düşündük, fakat buradan Karadağ’a ulaşımın ancak taksiyle yapılıyor olması bizi bu fikrimizden caydırdı. Yazınızla ise gezmiş gibi hissettim, Arnavutluk’u da içine alacak bir turda bu şehire de mutlaka uğrayacağım. Teşekkürler yazınız için.

  • NEŞE dedi ki:

    Teşekkürler,Corto..Hiç bilmediğimiz bir kenti detaylıca öğrenmeye çalıştık…Kurşunlu camii nin tepeden çekilen fotosu,tüm planı açıklıkla gösteriyor..Eski yapıların restorasyonunu bizden daha iyi yapacaklarına inanıyorum ama yeni yapılan “Arap” camiini beğenmedim..Katolik kilisesindeki tüm ikonalar Komünizm devrinde kimbilir hangi köşelerde ziyan edildi,bugün bu yapının içindekilerden verdiğin örnek gerçekten “fotoroman” tadında…

  • Corto_Turco dedi ki:

    İkonaların güzelleri Berat’ta Onufri Müzesi’nde. Berat yazısı pek yakında bu kanalda. Sabredemeyenler için Arnavutluk maceramın tamamı http://sinanbali.blogspot.com da.

  • gezmen dedi ki:

    Sevgili Sinan, Osmanlı’nın Balkanlardaki son kalesi İşkodra’yı harika anlatmışsın eline emeğine sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*