Bisikletle Ortadoğu-3: Ürdün


9 Mayıs 2008, Amman

Lübnan’daki
çatışmalardan dolayı sınırlar kapatıldığından, birçok insanın dönüşü
tehlikeye girdi. Bizim gidiş biletimiz Beyrut, dönüş Amman üzerinden
olduğu için sorun yok ama çoğu insan biletini gidiş-dönüş Beyrut’tan
aldığı için kara kara ne yapacaklarını düşünüyorlar. Aileler de
merakta, herkes telefonla iyi olduğunu haber veriyor. Ekipteki
gazetecilerden biri Lübnan’a geri gitti ama sınırdan çevirmişler, AP
için çalıştığı halde.

Amman’a
vardığımızda saat gece yarısını geçmiş durumda. Minik otelin lobisi tam
bir kaos. Türkiye ekibine iki büyük oda verdiler. Yine valizler açıldı,
ertesi günün hazırlıklar yapıldı. Çamaşır yıkadık, elektroniklerimizi
şarj ettik. Yorgunluğumuzu atlatamasak da yeni güne hazırdık.

Suriye’de
evsahibemizin Esma Esad olması gibi, burada da evsahibemiz Kraliçe
Rania. Kendisi meşgul olacak ki görüşemedik. Onun yerine Ürdünlü yeni
üyeler katıldı ekibe. Bir tanesi yalnızca 12 yaşındaydı.

Amman
parkurumuz tamamen şehir içindeydi ve trafik gayet yoğundu. Bu yüzden
yolun sağ tarafından bazen ikili bazen tek şerit olarak ilerledik. Ve
yarı ilkokul yarı askeri marş tadındaki şarkımızı yine hep bir ağızdan
söylemeye başladık: “We are women from all around, we want peace for
everyone! I am from here and you’re from there, we want peace for
everwhere!” (Mehtap bunu çok güzel kafiyeli Türkçe tercüme etmişti ama
hatırlayamıyorum)

Ürdün’ün
Follow the Women’dan haberi yoktu, sokaklar boştu, kimse ellerinde
bayraklarla bizi beklemiyordu. Ürdün ilginç bir ülke aslında ama bu
sokağa pek yansımıyor. Ülkenin %70’ine yakını Filistinlilerden
oluşuyor. Bunun dışında ayrıca Filistinli mülteciler ve 2003 Irak
savaşının başlangıcından beri kabul edilen Iraklı mülteciler var.
Devlet mültecileri destekliyor fakat konu işe gelince mülteciler
vatandaşların işlerini elinden alıyor. Daha ucuza ve gayrı resmi
çalıştıkları için bazı Ürdünlüler durumdan hiç hoşnut değiller.

Evler
çok sade, hepsi aynı renk ve gösterişsiz. Hangisinde bir zengin yaşar
hangisinde bir fakir anlamak çok zor. Kadınlar çarşı pazarda
görünmüyorlar. Ürdün koordinatörümüz Martha’nın verdiği bilgilere göre
kadınlar sosyal hayatın dışında kalmışlar. Bisiklet kullanmaları yasak
mesela. Ürdün’ün küçük Amerikalılığı sadece ekonomiye yansımış
anlaşılan.

Birkaç tarihi yer gördükten sonra antik tiyatroya gittik. Toparlanıp grupça fotoğraflar çekildik.
Filistin’e İsrail kontrolü olmadan girmek imkânsız olduğundan ve
İsrail’in Müslüman ülkelerle arası epey naneli olduğundan, Ortadoğu’dan
katılanlar seyahatlerinin sonuna yaklaşıyorlardı. Aynı şekilde
işlerinden iki hafta değil de bir hafta izin alabilmiş olanlar da
ertesi gün ülkelerine döneceklerdi.

Akşamüstü otele döndüğümüzde, lobide bir sergi vardı. Sergiyi
gezdikten sonra Ürdünlü öğrencilerin bizler için hazırladığı sunumu
izledik. Arkasından konuşmalar yapıldı. Her ne kadar bu aktiviteler
bilgilendirici olsa da karşılıklı soru cevap ortamına imkân vermediği
için yetersiz kalıyordu. Halimizden memnunduk, ama biraz daha öğrenmek
istiyorduk ne olup bittiğini.

Sonunda
akşam bir grup toplantısı yapabildik. Neler yaptık, bundan sonra neler
yapacağız, eksik kalınan noktalar neler, isteyen herkes mikrofonu eline
alıp konuştu. Bence eksik olan gittiğimiz yerlerdeki insanlarla olan
iletişimimizin sınırlı kalışıydı, uzun yemekler yerine yerel
temsilcilerin katıldığı atölye çalışmaları yaparak zamanımızı daha
verimli kullanabilirdik, mülteci kamplarına gittiğimizde bir
tercümanımız olmalıydı. Birkaç Amerikalı ise İsraillilerin olmayışından
duydukları üzüntüyü dile getirdiler. İşte bu önemli bir noktaydı.

Follow
the Women barış yanlısı bir insiyatifti fakat tarafsız olduğunu
söylemek zordu. (Ki bence Filistin-İsrail meselesinde tarafsız olmak ya
meseleyi bilmemektir ya da sağduyuyu kaybetmiş olmaktır.) Başta Detta
Regan olmak üzere işi yürütenler Filistin konusunda yıllardır çalışan
adanmış aktivistlerdi. Taktıkları aksesuarlar (bileklik, kolye, tişört)
ve zaman zaman yaptıkları konuşmalarla da Filistin yanlısı olduklarını
açıkça belli ediyorlardı. İsrail’den kadınların bu projeye katılması
onları rahatsız etmezdi fakat ortada ciddi bir uluslar arası kriz
vardı: Lübnan ve Suriye, İsrail vatandaşlarının ülkelerine girmelerini
kabul etmiyordu. Aynı şekilde İsrail de onları kabul etmiyordu. Detta
uzun zaman İsrail’in de bu ve benzer projelerde yer almasına çalışmış
ama otoritelerden red cevabı almış, sivil toplum örgütlerinden de
beklediği ilgiyi görememişti. Benim için İsrailliler’in bulunup
bulunmaması çok önemli bir nokta değildi. Ortada milyonlarca mülteci ve
onların problemleri varken, birkaç günlük yalandan sembolik bir
Filistin-İsrail yanyanalığı olsa ne olurdu, olmasa kaç yazardı?

Ortalık
biraz gerildi, o güne kadar “höy löy löy hepimiz kardeşiz, yaşasın
barış ve spor” şeklinde takılan herkes bir anda kartlarını daha açık
oynamaya başlamıştı. Konuşacak bir sürü konu varken ve İsraillilerin
katılmamasının çok geçerli teknik sebepleri önümüzde dururken
insanların neredeyse bütün toplantı zamanımızı buna harcaması benim de
mikrofonu elime alıp fikirlerimi yüksek sesle dile getirmeme sebep
oldu. Barış yanlısı olmak, taraf tutmamak mı demekti? İsrail ve
Filistin’i aynı kefeye koymak mıydı? İşini gücünü ailesini bırakıp
kendini riske atarak buraya kadar gelen herkes, biraz daha bilgili ve
vicdan sahibi olsa daha az hayal kırıklığı yaşayabilirdim.

Şimdiye
kadar tarih boyunca yapılmış tüm Filistin-İsrail tartışmaları gibi bu
tartışma da kimse kimseyi ikna edemeden, bir sonuca bağlanamadan
kapandı.

Ülkelerimize
döndüğümüzde neler yapabiliriz, burası için neler yapabiliriz konulu
atölye çalışmalarımızdan sonra odalarımıza çıktık. Biraz can sıkıcı
olsa da sonunda suya sabuna dokunur şeyler konuşmuş olmanın rahatlığını
hissederek uyudum.

10 Mayıs 2008, Madaba

Bugün 50 kilometreydi sürüş ama çok eğlenceli geçti. Amman’dan ayrılırken orkestra gelip bizi uğurladı.Hz.
İsa’nın vaftiz edildiği Madaba şehrine gittik. Küçük ama fazlasıyla
turistik bir şehir. Zaten bu bölge “inanç turizmi” denen olgunun en
yaygın yaşandığı yer. Çarşısında turlarken 3 yaşlı amcanın dükkanın
önündeki masada tavla oynadığını gördüm. İzlemeye başlayınca “biliyor
musun” diye sordular “evet” deyince de hemen oturttular. 3’e kadar
oynadık, yenildim çünkü oyuna konsantre olamadan sürekli sorular
sordum. Bir tanesi İstanbul’a gelip gidiyormuş, halleri vakitleri
yerinde geçinip gidiyorlar.

Biraz
ileride başka yaşlı 4 amca vardı, bu kadar kadını bir arada görünce
onlar da merak ettiler ne olup bittiğini. Onların da ikisi Hıristiyan
ikisi müslümandı, biz aynı dinin farklı cemaatleriyiz dediler. Bir
bakıma doğru tabii. Sonra Hz. İsa’nın seyahatlerini düşündüm. Öncelikle
Filistinli olması çok garip geldi düşününce. Sonra nasıl gitmiş,
Beytüllahim’den Nasıra’ya, oradan Eriha’ya, Madaba’ya, Kudüs’e? Deveyle
mi yürüyerek mi uçarak mı? Keşke onun yol hikayelerini anlatan bir
kitap olsa…

Madaba’dan
sonra geceyi geçirmek üzere Lut Gölü’ne (Ölüdeniz) gittik. Bize yolun
bir kısmında eşlik eden Polisle ortak tek bir kelime konuşamamamıza
rağmen çok eğlendik. Bir
kıyısı Ürdün, bir kıyısı Filistin. Dünyanın en tuzlu gölü. Baktım
millet hemen eşyalarını bırakmış atmış kendini göle. Hava da kararmak
üzere, ben de girdim. İçinde hareket etmek çok zor, yüzmek imkansız
çünkü hemen kaldırıyor su. Ellerim kollarım sanki yağlı gibi göründü
sudan çıkınca. Bir an yanlışlıkla bir damlacık su kaçtı gözüme, ne
yapacağımı şaşırdım, o kadar yandı ki, çizgi filmlerdeki gibi yaşlar
fışkırdı resmen gözümden, hiçbirşey yapamadan, dokunamadan geçmesini
bekledim çaresiz.

Bu
sırada daha önce “gözleri nura karşı hassas” olduğu gerekçesiyle gece
gündüz güneş gözlüğüyle gezen Kian girdi göle. Kimse onu uyarmadı mı,
İran’da suya mı hasret kaldı artık nedense balıklama gömdü kafayı suyun
içine. Ben o anı görmek istemedim “hiiiii” diyebildim sadece. Acılar
içinde çıktı, koşarak duşa gitti, gerçekten kör olacağını zannettim,
asit gibi yakıyor çünkü. Birkaç dakika sonra döndüğünde iyiydi neyse ki.

Paketi
20 dolara satılan Ölüdeniz çamurları işte burada! Biraz sürdük yüzümüze
ve kollarımıza, hakikaten süper yumuşatıyor. Ama o çamurların ne
olduğunu ve neden bu kadar şifalı olduğunu düşününce garipsedim: Acaba
bunlar Lut Kavmi’nden kalma fosiller miydi?

Çıkınca iki tane dev çadır kurulduğunu gördüm, hepimiz şiltelerin üzerinde bu çadırlarda yatacaktık. Eşyalarımızı
çadıra taşıdıktan sonra İranlı arkadaşlarımızla güzel bir akşam yemeği
yedik. Biraz tarih, biraz siyaset konuştuk. Orada tesettürlü dolaşmak
zorunda oldukları halde, burada saçları açık hatta şortlarla dolaşmayı
hiç yadırgamıyorlar. İran’dan geldiklerini bilmeseniz tahmin
edemezsiniz. Nedense çoğunun saçı kısacık. Ülkelerindeki rejime sayıp
sövmüyorlar da, bir olgunluk var, buraya bir amaç için gelmişler ve ona
konsantre olmuş devam ediyorlar yollarına.

Filistin’e
devam etmeyecek olanlarla vedalaştık. Duygusal anlar yaşandı.
İtalyanlar Faslılara, İspanyollar Suriyelilere sarılıp ağlıyordu.
Kalanlar plajda dev bir çadırın altında, ertesi sabah sonunda
Filistin’e gidecek olmanın heyecanıyla hep birlikte uyudu.

11 Mayıs 2008, Eriha

Filistin’e
giriş yapabilmek için İsrail vizesi almak gerekiyor. Follow the Women’a
katılan ekiplerden bizim dışımızda vizeye ihtiyacı olan ülke yok. (ABD,
AB, Avustralya, Kanada, Japonya vs.) Arap ülkeleri zaten giremiyor. Biz
de gitmeden önce İsrail konsolosluğuna gidip durumu anlattık. Güzelce
derdimizi dinlediler, “Neden İsrail’e değil de Filistin’e gidiyorsunuz,
İsrail niye projede yok” diye mırın kırın ettiler biraz ama iyi
davrandılar. Birkaç gün sonra bize burada vize vermeyeceklerini,
Allenby sınır kapısına bilgilerimizi göndererek geçmemize izin
vereceklerini haber verdiler ve pasaport bilgilerimizi fakslamamızı
istediler. Gidene kadar uzunca süre faks-email trafiği yaşadık
konsoloslukla. Çok titiz davranıp her detayı eksiksiz istedikleri için
ve emaillarda “her şey tamam, isimleriniz ve bilgileriniz kapıya
gönderildi” şeklinde güven verici ifadeler kullandıkları için, bir
sorun çıkacağını düşünmedim. Fakat yine de normal prosedürde vize
gerektiği ve teknik olarak bizde vize olmadığı için biraz gergindim.

Sınırın
Ürdün tarafında eşyalarımızı otobüse yükleyerek bisikletlerimize
bindik. Çıkış damgaları vurulduktan sonra pasaportları aldık ve sınırın
açılması için beklemeye başladık. Eksilenlerle birlikte sayımız 150-200
arasıydı. İki ülke arasındaki No Man’s Land’i bisikletle geçecektik.
Herkes heyecanlıydı, Filistin’e gitmek için İsrail’den geçmek zorunda
olma ironisi stresi arttırıyordu.

İşareti
alınca sessizce sürüşe geçtik, Ürdün topraklarından çıkıp kimseye ait
olmayan o arada yine şarkımızı söylemeye başladık. Sonra eğer bu
noktada başımıza bir şey gelirse sağlık sigortamızın geçerli olup
olmayacağı ya da hangi ülkenin sorumlu olacağı konusunda
spekülasyonlara girdik. Hava sıcaktı, güneş tam tepemizdeydi. Durmamız
ya da fotoğraf çekmemiz yasaktı. Biraz
ileride İsrail bayrağı dalgalanmaya başladı. Tuhaf bir ürperti geldi
içime. Biliyordum ki bu kez orkestralar karşılamayacaktı bizi. Bir
sorun çıkacağını hissettim.

Tabii
ki İsrail yüzlerce kadının o gün o saatte geçeceğini önceden biliyordu.
Birkaç görevli gelip bisikletlerimizi aldılar ve üzerlerindeki “Beirut
by Bike” yazılı çantaları çıkarmamız söylendi. Lübnan’la ilgili herhangi bir işaret İsrail’in ulusal güvenliğini tehdit edebilirdi!

2
sene önce de bu sınırdan geçmiştim ama bu kez farklı bir salondaydık,
salon yenilenmiş miydi yoksa VIP’de miydik anlayamadım. Eşyalarımızı
X-Ray’den geçirirken pasaportlara ilk kontrol yapıldı ve tüm Türkiye
pasaportları ikinci bir inceleme için alıkonuldu. Kenara geçerek
beklememiz söylendi.

Teker
teker isimlerimiz çağrılarak pasaportlar, ucunda yuvarlak ayna ya da
detektör olan bir aletle sayfa sayfa incelendi. Hepsi geri verildi.
Yarım saatten fazla süren bu aşama sonrası sıra pasaporttan geçmeye
geldi. Tıpkı daha önceki gibi tüm görevliler 25 yaş altı kızlardı.
Oturdukları kulübenin içinde sandalyelerinin boyları, karşılarındaki
kişiye üstten bakabilecekleri bir yükseklikte ayarlanmıştı.

Sıra
bana geldiğinde görevli pasaportumu açtı, daha önce İsrail’e gidip
gitmediğimi sordu, iki kere gittiğimi söyledim. Bu pasaportum yeni
olduğu için bir işaret göremedi ve direk telefonla bir yeri aradı. Tam
bu sırada birden ortalık hareketlendi, tüm görevliler bir anda
kulübelerinden çıkıp gittiler. Ortalıkta sahipsiz bir siyah poşet
gördükleri için acil durum pozisyonuna geçilmiş. Poşette bir şey
olmadığı anlaşılınca tekrar yerlerine döndüler. Yan bankodaki İsveçli
kızı da pasaportunda İran vizesi olduğu için beklettiler epey. Sonra
ikimize de gidip bir köşede beklememiz söylendi.

Diğer
ülkeler sırayla diğer tarafa geçerken Türkiye ekibindeki herkesi
bekletiyorlardı. Yanımızda konsolosluktan getirdiğimiz antetli kâğıda
yazılmış İbranice yazıyı da verdik. Belki yarım belki bir saat daha
geçtikten sonra görevli yanıma gelip, “Üzgünüm vizeniz yok, ülkeye
giremezsiniz, Ürdün’e geri dönün” dedi. Bir an başımdan aşağı kaynar
sular döküldü ama bozuntuya vermeden “Nasıl olur, işte belgemiz, biz
konsolosluk bize ne söylediyse yaptık, isimlerimiz, bilgilerimiz sizde
olmalı” diye cevap verdim. O da soğukkanlı bir şekilde “Bize isim falan
gelmedi, giremezsiniz” dedi.

Günlerden
pazardı, bize güvence veren konsolosluk görevlisine ulaşamazdık. Tel
Aviv ve Kudüs’teki Türkiye temsilciliklerini aramaya başladık, sonra
Türkiye’de ulaşabildiğimiz her yeri, başbakanlık, dış işleri ve sonra
bekledik, yapacak bir şey yoktu.

Bizim
dışımızda herkes geçmişti, sadece Detta ve yardımcılarından biri
bizimle birlikte bekliyordu. Geçenler de dışarı çıkmamış “Onlar
gelmeden biz de gitmiyoruz” diyerek oturmuş bekliyorlardı. Kendi
geçemeyişimize mi üzüleyim, karşıdakileri bekletişimize mi, adice bir
oyuna alet edilmemize mi bilemedim.

İsimlerimizin
ya da bilgilerimizin gitmemiş olması imkânsızdı. Hem çok uzun zaman
önce bu işleri halletmiştik hem de konsolosluk görevlisi (kendisinin
iyi niyetine hala güvendiğim için pozisyonunu yazmıyorum) bize güvence
vermişti. Belli ki İsrail, Follow the Women’dan ya da benzeri
organizasyonlardan hazzetmiyordu. Fakat onları ülkeye almamak için bir
gerekçesi yoktu. Hiçbir problem çıkarmadan öylece geçip gitmelerine
seyirci kalmak da kanına dokunuyordu. Neden bu kadar kadın hem de
Amerika’dan Avrupa’dan gelmiş İsrail’i değil de Filistin’i
destekliyordu, onu ziyaret ediyordu? Yıllardır yapılan propagandalar,
yanlı yayınlar, harcanan onca para hiç mi işe yaramamıştı? Onları
geçirmeyip barış yanlısı bir hareketin önünü keserek uluslar arası
arenada puan kaybetmek işine gelmezdi ama biraz canlarını sıkabilirdi
en azından.

Biraz
daha zaman geçti ve görevli tekrar yanıma geldi: “Sizin işiniz üzerinde
çalışıyorum, olacak gibi, bekleyin” dedi. Biraz daha bekledik. Detta’ya
ve diğerlerine gitmelerini söyledim ama dinlemediler. Herkes yorgun ve
bitkindi. Adamın “olacak gibi” sözüne de inanamıyordum artık, bizi 5
saat bekletip “olmadı yaw, tüh” diyebilirdi daha can sıkıcı olmak için.
Sonunda görevli kapıya çıktı, beni yanına çağırdı ve “tamam hepiniz
geçebilirsiniz” dedi.

O
sırada manzara görülmeye değerdi, herkes “hey, yay, oley” diye
bağırıyordu, hem bizimkiler hem geçenler çok mutluydu. Geçeceğimiz
tarafta herkes karşılıklı ikişer kişi el ele tutuşarak altından
geçebileceğimiz bir tünel yaptı ve Türkiye ekibi olarak tam olarak bir
sevgi çemberi içinde sınırı geçtik. Dönüp baktığımda bizimkilerin
çoğunun ağladığını gördüm. Beklenmedik bir gerginlik ve ardından uzun
süre bekleyiş sonunda bir duygu yoğunluğu herhalde normaldi.

Sınırın
diğer tarafından bisikletlerimizi alıp Eriha’ya doğru yola çıktık. Yol
yine dikti ve hava çok sıcaktı. Eriha dünyanın rakımı en düşük şehri
olduğu için (-385 metre) daha da bir sıcaktı. Herkesin kafası karışmaya
başladı yine, biraz önce İsrail’e girmedik mi, nasıl Filistin oldu?
Sınırlar nasıl değişiyor? Bir yerde İsrailli askerler, bir yerde
Filistinli polisler var, hangisi neyi kontrol ediyor?

Sonunda
1,5 senedir gelmediğim ve çok özlediğim, her şeye rağmen dünya güzeli
karmakarışık Filistin’ime kavuşmuştum. Seyahatin en heyecanlı kısmı
şimdi başlıyordu.


Fotoğraflar:

Ürdün-1

Ürdün-2

5 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*