Bir Mozayikti HASKÖY

Aralık 2014’te bir gün…

         

Çıksalın’a çıktınız mı hiç? Çıktıysanız etrafa şöyle bir baktınız mı hiç? Çıksalın, Hasköy’ün en yukarılarıdır. Büyük bir yahudi mezarlığı vardır, içinde binbeşyüzlü tarihlere kadar inen, yatay dikey, geldiği toprakların adetlerini gösteren çeşitli mezar taşlarıyla dolu. Ortasından E-5 karayolu geçer. Mezarlığın karşı tarafta kalan parçasında, yolun hizasının üstünde bir anıt mezar vardır, etrafı belediyenin kamyonlarının park alanı olan.




Biliyorsunuz bu bölgeyi aslında, Halıcıoğlu durağının sağı solu, yukarısı aşağısıdır metrobüsle geçerken. O anıt mezarda da ailesi Nazi kamplarında tükenen bir Osmanlı yatar. Bütün çocukları Paris’e göçse de, beni İstanbul’a gömün diyen Abraham Camondo. Camondo’yu da bilirsiniz. Ama en çok merdivenlerinden. Bankalar Caddesi’nin başlangıcında, sağdaki olağan dışı güzellikteki basamaklarda poz vermişizdir çoğumuz. İşte Hasköy, Yahudilerin en çok oturdukları semtti bir zamanlar. Onun için en büyük mezarlıkları da bu semtin tepelerinde.


         


Son yıllarda birkaç kez gittim Hasköy’e, bir yerleri keşfetmenin izinde. Kalanların çoğu harabe, ya da yüksek duvarların arkasında, adeta gizlenmekte. Haliç’in kıyılarından başlayalım önce, kıyıda küçük bir cami var, Handan Ağa Camisi, şimdi ilave cemaat yeri olan denize bakan tarafın altı kayıkhane. Caminin duvar çinileri, sanki seri sonu kalan çiniler toplanıp değerlendirilmiş gibi, her biri başka desen. Fatih Sultan Mehmet zamanına tarihlenir, yani bu şehre ilk yapılan camilerden. Fatih burada oturmuş şöyle bir, şehri alınca, Hasköy’ün adı da oradan gelirmiş zaten ‘has’ padişaha ait bahçe.

   


Cadde üzerinde, camiyi sağımıza alıp biraz yürürsek, çukurda kalmış üç yüzlü güzel bir çeşme görürüz Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi. Çeşme bakımlı ama etrafı adeta otopark alanı. Çeşmeyi gördükten sonra Haliç’i solumuza alıp geriye dönelim Hasköy Caddesi’nde. Gözümüze bir kafenin kocaman adı çarpar, Safiye Sultan. Ne Safiye’yle ne Sultan’la alakası yok bu taş binanın. Esgher Sinagogu’dur bir zamanlar. Dalan’ın yıkımından kıl payı kurtulmuş bir yerdedir, sahibinin kızının adı Safiye olduğundan kafe olunca adı Safiye Sultan olmuştur.


Çatallanan caddeyi sahile doğru değil, sağa doğru takip edelim. Aziz Sokağın başına geldik şimdi. Sağda yine bir taş bina var alçak, demir kapılı. Kapının üzerindeki dikkatli bakınca fark edilen İbranice yazılar bu yıl yok edilmiş, belki de kendini silmiş. Burası da Mayor Sinagogu imiş. Büyük ihtimalle Mayorka’dan gelen sefaradların yaptırdığı sinagog. Haliç kıyısında tersanelerin olduğu dönemde, çoğu yer gibi o da tornacı dükkanı ya da başka bir işin atölyesi olarak kullanılmış. 2010’da İstanbul Dünya Kültür Başkenti iken, talih şöyle bir gülmüş, içinde bir sergi düzenlenmiş, sonra yine kaderi ile baş başa bırakılmış.

 


Aziz Sokak’tan yukarı yürümeye devam edersek yaşayan bir sinagoga çıkar yolumuz. Maalem Sinagogu’nun, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, üç tarafta üç girişi olan bir bahçede. Bu arada zaten biliyorum ki, bu şehirde sinagoglara girmek istiyorsan Tünel’deki Hahambaşılıktan izin almak gerekiyor. Yeldeğirmeni’ndeki evimin iki sokak ötesinde olan Hemdat İsrael Sinagogu’na 14 yıldır girmiş değilim, araya formaliteler girdiği için.


Sinagogun arkasında, birkaç eski ev kalmış iki şirin sokağı atlamamak lazım. Birinde basmacı Avram, diğerinde terzi Hayim yaşardı ki, eskiden adları verilmişti bu sokaklara. İnsanları gibi adları da göçmüş olacak, biri basmacı Ruşen diğeri Terzi Kasım Sokağı yazıyor tabelalarında.


Yukarı devam edip sağa doğru Hasköy Mektebi sokağa çıktığımızda büyük güzel bir bina karşılıyor bizi. 19. yüzyıl yapımı Hasköy Yahudi Okulu. Sonradan Yahudi Yaşlılar Yurdu olan bina, bu yılki gidişimde Kadir Has Üniversitesi erkek öğrenci yurduna dönüşmüştü.


         


Çok yukarılara çıktık ama Çıksalın yine de uzakta kaldı. Sahile yakın gezmediğimiz yerler var daha. Ama inerken Mahlül sokağa bir uğramamız lazım. Hasköy’de irili ufaklı yirmi sinagogdan bir iki tanesinin dışında çoğunun harap ya da atölye konumunda olduğunu söylemiştim zaten. Bu sokağın Haliç tarafında da böyle bir atölye bulunuyor. Yeşil duvarı takip edip, ziline basarsanız ve de uygun bir günlerine denk düşerseniz, duvarları kalem işleri ve İbranice yazılarla süslü eski ibadethaneyi keskin kauçuk kokuları arasında üzülerek gezebilirsiniz.


Mahlül sokaktan ileri doğru devam edip, karşınıza çıkan Baçtar Sokak’tan aşağı doğru yuvarlandığınızda köşede yine yüksek duvarların arkasına gizlenmiş bir kilise bekliyor olacak sizi. Demir kapıyı şöyle bir itin, kapalı değildir çoğunlukla. Şirin çıkrıklı bir kuyusu, çan kulesi ile Aya Paraskevi Kilisesi karşınızda. Şimdi cemaatı Romanya’lılar olan kilisenin ikonastası görmeye değer. Bana ilk gördüğümde, beklemediğim bir anda karşıma çıktığı için mi bilemiyorum ama, Fener Patrikhane Kilisesi’nden sonra gördüğüm en güzel ikonastaslardan biri gibi gelmişti.

 


Evet, kiliseden çıktık, sağda Çan Çan sokaktan yürüyoruz eski yün ve iplik fabrikasının tuğla güzel binası çıkıyor karşımıza. Yakın zaman kadar Galerist’in kullandığı bölümü kapanmış. Kırmızı Minare Cami’ye geldik. Kırmızı çünkü yaptıran Kiremitçi Ahmet Paşa, tarih binbeşyüzler. Ve de bir lezzet durağı Hasköy Lale Lokantası. Rahmi Koç bile müzesinin şık Cafe de Levant’ı dururken, Lale Lokantası’nin müdavimi imiş, ben görmedim öyle diyorlar.


Evet, geldik Koç’ların müzelerine. Eski Tersane ve Lengerhane binaları, günümüzde şehre bu yolla kazandırılmış yapılar. Müzeyi gezin, hatta kafesinde en azından bir bardak çay için, sadece beş lira yanında küçük kurabiyesiyle, çok şık bir ortam.


        


Sonra, hala gücünüz varsa Şaban Deresi Sokak’tan yukarıya çıkmaya başlayın. Meydana geldiğinizde Yıldırım Sokağı takip edin. Önce Hasköy Müslüman Mezarlığını, biraz daha ilerde sağda küçük rum mezarlığını göreceksiniz. Duvarları alçak, ferforje kapısının üzerinde bir kuru kafa, yıkılmış taşlar, ağaçların altında ebedi uykularında olan, yakınlarının çoğu bu topraklardan göçmüş ya da göçtürülmüş eski insanlar.


Kunduracı Aleksis de oradadır. Eski bir Hasköy’lünün yazısında görmüştüm. İki gün sonra Aya Paraskevi Kilisesi’nde yeni doğan kızının vaftizi yapılacakken, babasının Balıklı Hastanesi’nden tabutu kiliseye gelen. Şaban Deresi Sokak’tan mezarlığa çıkılırken, komşuların ‘Ne iyi insandın sen kunduracı Aleksis’’ diye ağlanan.


Mezarlıktan Ayazma Sokağa çıktığınız zaman da Çıksalın’a çıkmış oluyorsunuz işte. Bir zamanlar yirmibeşbin yahudinin yaşadığı Hasköy’ün büyük mezarlığına. Ortasından otoyol geçirip, toprağı içindekilerle beraber Haliç’e dolgu yapılan yerlere.



İstanbul bitmez, buradan aşağılara karşıki tepenin ara sokaklarına dalarsanız eğer benim gibi karalama, ne merdivenler, ne boş kalmış odalar, duvarlara hatıra bırakılmış yazılar görürsünüz daha.


4 yorum

  • Midgard dedi ki:

    İstanbul neler saklıyor içinde. Bir yandan sabırsızlıkla İstanbul´a, evim, doğduğum şehir, memleketim dediğim yere döneceğim günü beklerken, bir yandan sık sık İstanbul içinde keşiflere çıkıyorum. Geçtiğimiz yaz biz de Haliç´te, Fener-Balat-Eyüp keşfine çıkmıştık. Yazınızla birlikte ilk fırsatta Hasköy girdi planlarımın içine. Çok teşekkürler bu yazı için o yüzden. 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    Ellerinize,ayaklarınıza sağlık,hüzün ve merakla okudum.İlkbaharda bu bölgeye bir kez daha sizin yazınız elimde gitmek şart oldu…Mozaik artık yok,paramparça ettiler,yerlerine yapılan yamalar dikiş tutmuyor,alttan güzel renkler hala görülüyor..

  • arkutbay dedi ki:

    Siz eski İstanbul´un sesisiniz sitemizde , çok teşekkürler . Ve bir kez daha gördüm ki -ne kadar tersini iddia edersek edelim- eskiye karşı , hele ´´bizden olmayana´´ -ne demekse- karşı ne kadar hoyratız .

  • tutu... dedi ki:

    Midgard, Neşe Hanım yorumlarınıza teşekkür ederim…iArkutbay>Size de teşekkür ederim, heveslendirdiniz, çok taze Küçük Mustafa Paşa gezimi hemen kaleme aldım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*