BİR GEMİNİN HATIRLATTIKLARI

 


 


      
 
Biraz sanat, üzerine biraz keyif. İstanbul’un sunduğu güzelliklerden biri daha. Beyoğlu’nda, insan ruhunun derinliklerinde dolaşan , sinema sanatının birbirinden keyifli örneklerini  festival kapsamında izledikten sonra,ara sokaklardan Tophane’ye inip, İstanbul Modern’de bir kadeh şarap keyfini yaşamak.


İstanbul Modern Türkiye’nin ilk özel sanat müzelerinden. Newyork’un  MOMA’sı , İstanbul’un İstanbul Modern’i . Sürekli sergilerin yanı sıra, süreli sergiler de oluyor. İmparatorluk döneminden, Cumhuriyet dönemine Türk resim sanatından örnekler olan sürekli segide  padişah Abdülmecit’ten  ve Fausto Zonaro’ya, Fahrennisa Zeid’ten  Fikret Mualla’ya, Mehmet Gün’den Komet’e, Hikmet Onat’tan Adnan Çoker’e birçok ressamımızın   tabloları var. Eczacıbaşı’lar , Türk resmini halkla buluşturdukları gibi, bir çok Avrupa müzesinde uygulanan, haftanın bir gününde  ücretsiz ziyaret olanağını da sağlamışlar. “Sizin Perşembeniz” de müze ücretsiz gezilebildiği gibi, salıdan pazara 18.00 olan kapanış saati, perşembe günleri 20.00 ye kadar uzatılmış.


İki film izlemiş, birinde Japonya’ya diğerinde Arjantin’e kadar gitmiştik. Sonra  da İstanbul Limanı’nın müze-kafeye çevrilmiş eski antrepo binasında cam kenarında bir masadaydık. Kardeşim ve yeğenimle, önümüzde on katlı bir apartman gibi yükselen Costa Mediterrane transatlantiğine bakıp, acaba nerelere gitti daha nerelere gidecek sohbeti yaparken kendi gemi yolculuklarımı hatırladım.


 Gemi yolculuklarının keyfi… Karada geçen zaman biraz  kısıtlı da olsa, yemek salonuna gitmeden giyimine biraz daha özen göstermek, yemek listelerinde bugün neler var diye bakarak, birbirinden leziz yemekler yemek, geceleri güvertede vakit geçirmek için kağıt oynarken birşeyler içmek, gece yarısı sürpriz işkembe çorbaları, yeni bir limana yanaşma heyecanı, güzel bir şehri ve anıları bırakarak bir limandan ayrılma hüznü, alarm tatbikatları gemi yolculuklarının renkleri.


Yolculuklarımdan ilkinde Rodos, Girit, Mikonos ve İskenderiye’ye, diğerinde Pire, Sicilya, Civita Veccia (Roma’ya bir saat ) Nice, Barselona, Majorca, Malta’ya gitmiştim. Eve gelince içimdeki günlüklerimi karıştırma isteğinin önüne geçemedim. Costa Mediterrane’nin balkonlu kamaralarıyla boy ölçüşemezdi tabii ki bizim Akdeniz gemimiz ama, onbeş sene önce bir yolcu gemimiz vardı hiç olmazsa. Üç tarafı denizle çevrili bu yanlız ve güzel ülkemin (!) şimdi o Akdeniz gemisi de  yok, jilet mi oldu acaba?

Günlüğümü açtım  ve okumaya başladım.

        
         Costa Mediterrane (İnternet)


    

DENİZDE, 1 Eylül  perşembe.
Bugün sat 12.00 de yola çıktık, hava nefis inşallah hep böyle olur.



Pire, ATİNA    2 Eylül cuma.
Sabah 7.00  gibi uyandım. Birazdan kahvaltıya gideceğiz. Programda öğleyin saat 12.00 de Pire’de olacağımız yazıyor. O zamana kadar niyetimiz güvertede güneşlenmek. Doğrusu, yemekler Yunan Adalarına gittiğim seferde daha güzeldi , umarım bundan sonra daha iyi olur.


Saat şimdi 24.00 Pire’den hareket edeli bir saat oluyor. Öğle yemeğinden sonra gemiden çıktık. Limanda bir taksiyle pazarlık yapıp Atina’nın gezilecek yerlerini dolaşmak üzere anlaştık.Atina’da ilk durağımız Olimpiyat stadı,sonra  Akropol’u karşıdan gören St. George  (Lykavittos)  tepesi. Arkada Akropol’ün gözüktüğü fotoğraflar hep buradan çekiliyormuş demek . Royal Palace’ın önünde askerlerin nöbet değişimini de izleyip Akropol’e çıktık. Akopol bütün Atina^yı kuşbakışı gören bir tepeye yapılmış. Eteklerinde meşhur Plaka ve Monastiraki semtleri var. Şoförümüz bizi Plaka’nın girişinde bıraktı.Önce Sintagma’yı ve sokakları biraz dolaştık.Küçük bir Bizans kilisesini gezdik. Sonra Plaka’ya geldik. Sokaklar restoran ve hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu. Bizim Bodrum’un sokaklarının biraz daha gelişmişi gibi.

 
Acropol                                                                 Plaka sokakları


 Plaka’yı yukardan aşağı gezip, Monastiraki’de büyük bir  kilisesinin önündeki meydana geldiğimizde saat 7.30 gibiydi. Kilisenin ışıkları yanıyor, içerisi çiçeklerle süsleniyordu. Yani bir nikah hazırlığı vardı. Biz de Atina’da bir nikah nasıl kıyılıyormuş izleyelim dedik ve beklemeye başladık. Davetlilerin şıklığına ve kilisenin büyüklüğüne bakılırsa gelin damat zengin ailelerdendi. Papaz dahil herkes saatine bakıp kafa salladığına göre de bir geç kalma durumu söz konusuydu. Dokuzu biraz geçe gelin geldi, yirmi dakika süren bize ilginç gelen törenin sonunda, gelinle damadın  başına pirinç atanların arasında ben de vardım. Nikahtan sonra bizdeki gibi nikah şekeri dağıtılıyor. Her nikah  şekeri, kalın  saten kurdelelerle fiyonklanmış, en az yarım metre çift kat tüle sarılı ve çok şık görünümlüydü. Kız tarafımı, erkek tarafımı olduğumuz belirsiz de olsa biz de şekerlerimizi Atina hatırası olarak aldık.
 
 
Atina


10.15 ‘te Plaka’dan taksiye binip, onbeş dakikada Pire limanına geldik. Yemek saatini geçirdiğimiz için güvertede tosta talim ettik.11.00 de gemi  limandan ayrıldı.



DENİZDE, 3 Eylül cuma.
Güneşlenmek için hava çok güzeldi, saat beşe kadar üst güvertede güneşlendik. Sonra Aspendos Barda çayımızı içtik. Bu akşam yemekte çorba, mantarlı köfte, karnıyarık, salata ve fıstıklı İngiliz kreması vardı.Saat şimdi onikiye geliyor, Aspendos Bardaki  müzik programına biraz takıldık. Güneşlenirken Atina rehberime bir göz attım, gezilecek yerlerin çoğunu gezmişiz. Stadyum  4.yüzyıldan kalma, Parlamento Binası da daha önce Kraliyet Sarayı imiş. Monastiraki Kilisesinin meydanını temizleyen çöpçü Atina’daki en güleç ve sevimli kişi sıralamasında birinci sırada.


Stromboli, Messina, SİCİLYA   4 Eylül  Cumartesi.
Şu anda saat 18.00. Yarım saat önce Stromboli yanardağı’nın önünden geçtik. O filmi  ( Stromboli ) televizyonda seyrederken, belki de bu kadar yoğun duygular içinde olmamıştım. Güverteden dağa bakarken, İngrid Bergman’ın kayaların tepesindeki köyde ve o küçük evdeki  çaresizliği, yanardağın kayalıklarına tırmandığı sahneler gözümün önünden geçti. Ne  çok sevmişim o filmi ki,Stromboli karşıma çıktı. Kuzey tepesinde hala faaliyet var, dumanlar çıkıyor ve ben hayatımda ilk defa bir yanardağ gördüm.

         
          Stromboli Yanardağı

Sabah 9.00 da Messina’daydık. Gemi limana yaklaşırken büyük bir katedral görünüyordu.Şehri şöyle bir turladıktan sonra, İstanbul’dan tavsiyeler doğrultusunda Giglio@Giglio’da İtalyan ayakkabılarına hücum ettik. Bizdeki tek tekçi mağazalar gibi ama marka ayakkabılar da var. Fiyatlar çok uygun olduğu gibi bir de %50 indirim var. Paralar pırrrrr. Nasılsa gemiyle yolculuk yapıyoruz, taşıma sorunu da yok diyerek aslında hiç sevmediğim yolculukta alışveriş yok kuralımı bozdum. Stromboli’yi görmesem bugünden bir şey anlamayacaktım.
Bu arada bugün öğle yemeğinde zeytinyağlı dolma, püreli rosto, Sicilya usulü makarna,salata ve meyve vardı.


Civita Veccia, ROMA  5 Eylül Pazar.
Gece hava muhalefeti olduğundan limana iki saat rötarlı geldik. Civita Veccia’dan Roma otobüsle bir saat. Zaman çok sınırlıydı ve koskoca Roma’yı üç buçuk saatte gezecektik.Roma’ya ikinci gelişim olduğundan rehberlik benim işim.Önce Giannicolo Tepesinden Roma’ya yukardan aşağı şöyle bir baktık. Trevi Çeşmesi’nin olduğu meydandaki dondurmacılardan dondurmalarımızı alıp ” yine gelelim” parasını fırlattık. Benim ilk atışım işe yaramıştı ne de olsa.(Bu da işe yaradı, çünkü daha sonra Roma’ya birkez daha gittim) İspanyol Merdivenleri, Collesium  ve ver elini Vatikan. Vatikan’ı bir saatin içine sığdırıp, Roma’nın olmazsa olmazlarından Navonna Meydanını ve antik dönemin tek kubbeli tapınağı Panteon’u da jet hızıyla gezip, dönüş yoluna geçtik. Gemi 20.00 de limandan ayrıldı. Gece güvertede kanasta oynadık.

        
         Roma,Navonna Meydanı


Cannes, Antibes, NICE,  6 Eylül pazartesi.
Onbirbuçukta gemiden çıktık. Tam değilse de iki gün kalacağımız Nice’teki  progamımızda  hem Cannes tarafını,hem Monaco tarafını gezmek var. Danışmadan bir harita alıp,  gara geldik, 2 numaralı yoldan bindiğimiz tren 20 dakikada Cannes’daydı. İstasyondan dümdüz aşağıya yürüyüp, Hotel de Ville’in yanından Le Sequet Tepesine çıktık. Cannes’a daha önceki gelişimde kaçırdığım nefis koy manzarasını fotoğraflayıp, çiçekli ara sokakları gezdik.Sonra La Crosiet’te yürüyerek Cannes Film Festivalinin yapıldığı Festival Sarayına geldik. Hotel Majestic’in yanından Cannes’da denize girmenin keyfini yaşadık. Havlularımızı serip, plajın da tadını çıkardıktan  sonra,

           
           Cannes yat limanı


          
           Antibes Picasso Müzesi terası

Antibes’e gitmek üzere tekrar trene bindik.Yemekle vakit kaybetmemek için fırından aldığımız nefis baton francalalardan, yine nefis peynirli sandviçlerimizi hazırlayıp Antibes’in parklarından, yat limanından, eski sokaklarına dolaşmaya başladık. Bu arada Nice Cannes gidiş dönüş aldığımız biletle aynı gün içinde bir kaç kez seyahat edebiliyoruz. Antibes programımızda Picasso Müzesi var. Müze deniz kenarında, diğer adı Şato Grimaldi.Picasso’nun tabloları ve    seramik çalışmalarının sergilendiği bir müze. Antibes eski ve hoş bir tatil yöresi, sokaklarında dolaşırken yine bir kilisenin önünde düğüne rastladık. Bu kez nikahı kıymaya vakit ayıramadık. Trenimize binip Nice’e döndük.Gemide üstümüzü başımızı değiştirip, yemeğimizi yiyip Monte Carlo’ya gitmek üzere yine garın yolunu tuttuk. Gece yapılan Monaco  gezisi heryeri dışardan görüp, kumarhaneri içerden görerek oluyor. Kraliyet Sarayına uzaktan bir merhaba deyip, Oşinografi Müzesinin de önünden geçtikten sonra Monte Carlo’ya geldik. Casinolarının olduğu meydanda, YSL, Dior ve diğer ultra lüks mağazalara da bir göz atıp, “Biz, Monte Carlo’da kumar bile oynadık (!)” ı  gerçekleştirdik. En keyiflisi de çok güzel eski bir bina olan Hermitaj Oteline karşı Cafe de Paris’de margaritalarımızı içtik.

     
      Cannes’a giderken trenin çocuklar için düzenlenmiş bölümü


 NICE   7 Eylül salı.
Bu sabah yağmurlu bir güne uyandık, tüm gün hava kapalıydı.Oysa niyetimiz daha önce görmediğim Monaco tarafındaki Menton’a uğramaktı. Yağmurun kesmesini beklediğimizden gemiden geç çıkıp Nice’i dolaşmaya başladık.Önce Nice’in kilometrelerce uzayan sahil yolu Promenade de Anglais’de turladık,sonra iç sokaklara daldık. Tekrar yağmur başlayınca La Fayette’e girdik. Yani Nice’te ikinci gün kaput. Gemi 15.00 te hareket etti. Deniz yine çalkantılı.



BARSELONA 8 Eylül çarşamba.
Sabah 9.30 a doğru limana geldik, ama limandan çıkışımız 10.30’u buldu.Rehber kitabımda Monserrat’ın görüntüleri hoşuma gitmişti. Kayalara oyulmuş, bizim Sumela gibi bir manastır. Rehberdeki FFCC’yi normal tren zannedip, önce  Sants istasyonunu geldik.Oysa bizim bineceğimiz yarı metro, yarı tren bir sistemmiş. Tekrar Plaça Espanya’ya dönüp yeraltına indik. Bilet fiyatına manastıra çıkılacak teleferik ücreti  de dahilmiş.

 
Monserrat Manastırı zenci Meryem Ana ve İsa

 
Monserrat’ın konumu (İnternet)

Bir saat sonra Monserrat Aeri’deydik. Müthiş bir manzaraya hakim, 1235 metre yüksekteki manastıra girdik. Burada belki de benzeri dünyada olmayan zenci meryem Ana ve İsa heykelleri ziyaret ediliyor. Manastırın ötesinde doğa muhteşem. Kayalar değişik bir görünüm almış.Geziyi bitirip, Plaça Espanya’ya döndük. Bu kez de rehber kitabımda kaçırmayın uyarısı olan çarşamba günleri Katedralin önündeki Katalan Halk Dansları gösterisine yetişmek için harekete geçtik. Plaça Catalunya, Passage de Carniceria , Gaudi’nin Casa Batlo’su, Casa Amatler ve Casa Montaneri’yi de görüp Katedralin önüne geldik. İnsanlar işten çıkıp evlerine giderken,orkestra eşliğinde Katalan  dansı sardanayı yapıyorlar. Çantalarını ortaya bırakıp yüzlerinde tebessümle el ele tutuşup dans ediyorlar.Bir amca kolay olduğunu, yapabileceğimi söyleyip beni de sardanaya dahil ediverdi. Dans faslı bitince Barri Gotik’i turlayıp, Rambla’ya çıktık.

       

Rambla, Barcelona’nın en hareketli caddesi. Çok eskiden nehir yatağı imiş.Yolun ortası çok geniş bir kaldırım, tüm hareket bu kaldırım üzerinde. Kafelerden birinde oturduk. İlginç insanlar, danslar, gösteriler çiçekçileriyle Rambla’da gerçekten hayat var. Montjuick’i gece görmeye karar verip, metroya doğru yürüdük. Tam metro girişine geldiğimizde kapılar kapandı, oysa daha saat 22.30 ‘du.Sarayın önünde, gece yapılan ışıklı su gösterilerini izlemekti niyetimiz ama onun da saatini kaçırmışız. Biraz daha dolaşıp gemiye döndük. Saat şu anda gece yarısını geçiyor. İyi bir uyku gerek.

       
        Sagrada Familia


BARCELONA    9 Eylül  perşembe.
Sabah erken yollardayız. Niyetimiz Montjuick, bu kez gündüz gezip  Gaudi’nin Parc Güell ve  Sagrada Familia’sı.Sonra Picasso Müzesi,yeniden  Rambla ve civarı . Mont Juick’e çıkan teleferiğin biniş ayağı Barcelonetta tarafında olduğundan (daha sonra limanın bizim demirlediğimiz tarafında da olduğunu öğreniyoruz) teleferikten vazgeçip, Avinguda Paralel’in başından kalkan  finiculerle çıkmaya karar verdik. Onun da henüz çalışmaya başlamadığını görünce, parkın içine daldık. Karşımıza önce 1992 Barcelona Olimpiyatlarında yüzme müsabakalarının yapıldığı havuz çıktı. Derken Fondancio Miro, ardından Olimpiyat Stadı ve diğer müsabakaların yapıldığı kapalı salonlar. Derken Poble Espanyol’u aradık bulduk. Poble Espanyol tipik bir İspanyol köyünün bire bir ölçülerle parkın içinde inşa edilmiş olanı. Evlerin çoğu  restoran ve hediyelik eşya dükkanı olarak kullanılıyor. Daha sonra Palau Nasyonal’in önünden geçerek gece ışıklı gösteri yapılan sihirli çeşmeleri yine sular fışkırırken göremeden Montjuick’ten çıktık.

         

Metroyla Parc Güell’e en yakın istasyonda indik. On dakika kadar yürüyüp adeta küçük bir dağ olan merdivenleri tırmanıp (yarı yürüyen merdiven, yarı basamak) Gaudi’nin dizaynı olan parka geldik. Bu arada  sokak aralarında Parc Güell dediğimde suratıma aval aval bakan bir kıza,Gaudi dediğimde “aaaaa, Park Güey” demesiyle, İspanyolların çift “L” harfini, “Y” olarak  seslendirdiklerini öğrenmiş olduk. Parc Güell ‘de çok ilginç görünümler oluşturulmuş. Doğal mağara havası verilmiş sütunlu dehlizler,seramik kaplı çatılar ve bacalarıyla Gaudi oraya da imzasını atmış.

         
          Parc Güell’den bir bölüm
 
Parktan sonra  metroyla Sagrada Famiglia’ya geldik.İki yan ve ön cephesi bitmiş , arka cephe henüz inşaat halinde.Çatısı yok. harıl harıl çalışılıyor. Sekiz kulesi tamamlanmış durumda,100’er metrelik kuleler birbiriyle bağlantılı .( her iki yandaki dörtler) Tüm süslemeleri yapılmış, üzeri seramik kaplı toplar var. Kulelerin içi  bir insanın geçebileceği genişlikte, karşılaşanan iki kişi olduğunda  yan dönülüp yol veriliyor.Dışardan bakıldığında belli olmayan küçük balkonlar var aralarda.Şehir kuş bakışı görünüyor. El Corte İngles’in marketinden sangrialarımızı  (ispanyolların bir çeşit içkisi,sucukla iyi gidiyormuş ) da aldık. Hem onları bırakmak, hem de akşam yemeğimizi yemek için gemiye döndük. Banyo, giyinme ve yemekten sonra kendimizi tekrar Rambla’ya attık. Casa Batlo’nun gece ışıklandırıldığında iskelet kafasına benzeyen balkonlarını görüp, Rambla boyunca Opera’ya kadar yürüdük. Opera’nın karşısındaki kalabalığı görünce ne olduğunu biz de merak ettik. Dün akşam otırduğumuz kafenin biraz aşağısında bir kafeye oturup birer çay içtik. Operanın önünde iyice hareketlenme başlayınca , biz de oraya gittik.. Ve gerçek bir kraliçe gördük. İspanya’yı  ziyarete gelen Norveç Kraliçesi hoş, mütevazi görünümlü, içinin güzelliği yüzüne yansımış bir kadın intibası uyandırdı bende. Rambla boyunca yürüyerek limana geldik. Meydandaki Colomb heykeline hoşçakal deyip, gemiye bindik. Gemi 23.00 ‘te limandan ayrıldık.


MAYORKA   10 Eylül cuma.
Sabah 9.00. Mayorka’dayız. Liman Palma de Mayorka’ya 6 km. uzak. Elimizde herhangi bir rehber de yok. Limanın önündeki durağa gelen 1 no’lu otobüs Palma’ya gidiyormuş. Neyse bir harita da bulduk. Nereye gidelim diye haritayı incelerken bir saat geçirdik. Haritadaki tanıtım resimlerinden kendimize bir hedef seçtik. Puerto de Soller ve Farnaluzz.
Otobüsten Mayorka’nın Plaça Espanyol’unda indik. Hedeflerimize trenle gidiliyordu ve istasyon ordaydı.Ama tren saatleri bize uymayınca bir sokak öteden kalkan 12.00 otobüsüyle yola çıktık. Birbuçuk saatlik bir dağ yolu. İlk geçtiğimiz yer Valdemossa.

          

Tam fotoğraflık, olduğu gibi kalmış bir ortaçağ kasabası. Bir yamaca kurulmuş, harikulade bir güzellik. Dönüş yolunda orada inip gezmeye karar verdik.  Ama daha sonra saatler uymadığından bunu gerçekleştiremedik. Palma Valdemossa arası yarım saat. Daracık dağ yollarından geçip, yine çok güzel bir ortaçağ kasabası olan  Deia’ya geldik. Yine içim gitti, yine uğrarız diye düşündüm ama yine olmadı. Nihayet Soller’e geldik. Bizim Bodrum’a benzeyen deniz kenarında bir yer. Kötü bir tercih yapmıştık, yemek yemek için bir yer bakındık. Biraz da dolaştık, koylara tekneler vardı. Dönüşte gemiye geç kalırız telaşıyla ne Deia’ya ne Valdemossa’ya uğrayabildik. Haritadaki tanıtıma biraz daha dikkatli bakınca Valdemossa’da bir dönem Chopin’le George Sand’ın birlikte yaşadıkları evde saat başı konser verildiğini okuyunca iyice kahroldum. Palma’daki büyük katedrali ve şehri biraz dolaştık. Gemi 20.00 ‘de hareket etti.

  


DENİZDE, 11 Eylül cumartesi.
Sabah kahvaltıdan sonra kah güneşlendik, kah kamaraya çekilip uyuduk. Barcelona’nın acısı şimdi çıkmaya başladı galiba. Saat 19.30 Şu anda Tunus’un 12 mil açığından gidiyormuşuz. Bu kadar yaklaşıp da Afrika’ya uğramamak ne kötü.  İkisaat önce de bir adanın 9 mil açığından geçtik. Ada açık bir şekilde görünüyordu. Bugün uzun bir aradan sonra tüm gün denizde yol aldık.


Valetta MALTA,  12 Eylül pazar.
Saat 13.00’e doğru Valetta’ya geldik. Eski bir şehir. Limanın olduğu kesim ve karşıda görünen yerler surlarla çevrili. Adanın doğal yapısını sarı bir kaya oluşturmuş. Bütün  binalar bu taştan, Malta taşı. Sapsarı bir şehir. Valetta’nın görülmeye değer manzarasına hakim bir park olan  Baracca Garden’a gittik.Önce şehrin içini sonra da sahil boyunca kıyılarını dolaştık.

     
 
St. Poul Katedralini gezdikten sonra, 68 No’lu otobüsle Sliema’ya gittik. Buraya yeni şehir diyorlar. Yine sarının hakim olduğu ama otellerin de olduğu turistik bir yer Sliema. Sliema’dan sonra üç şehirler denilen Valetta’nın karşısındaki Birgu, Bormla ve Senglea’yı gezdik. Vittorioso’yu da gezdikten sonra, Malta’da her yerin birbirinin aynı olduğuna karar verip, geldiğimiz otobüse binip geri döndük.  Bu arada Malta’da trafik soldan, evler İngilizlerin eski evleri gibi bitişik ve ön cephede Osmanlı mimarisindeki cumbalar var. Ama burada evler taş, cumbalar ahşap. Akşam yemeğini gemide yedikten sonra tekrar çıktık ama gece Malta hoşumuza gitmedi. Gemiye dönüp Nice’den aldığımız bir şişe kırmızı şarabı açtık. Valetta’da pazar akşamları hep yapıldığı söylenen havai fişek gösterilerini izledik. Valetta son limanımızdı ve limandan ayrıldık.

 
Valetta                                                       Valetta’dan Üç Şehirler


DENİZDE    13 Eylül pazartesi.
Saat şu an 18.00. Sabahtan beri yatıyorum. Sadece kahvaltı ve öğle yemeği için kalktım. Hayatımın yatma rekorunu kırdım. Kitap okuyorum.

      


DENİZDE     14 Eylül salı.
Saat 13.00 Yemek kampanası çaldı. İtalo Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” adlı kitabını okuyorum.Daha önce okumadığım bir yazarı seçmekle iyi etmemişim, ya da başlamak için onun iyi bir kitabını seçmemişim.  Çünki kitabın açıklamasında, bu kitabın diğerlerinden farklı olduğu yazılmış.
Saat 24.00 Valizleri topladık. Sabah İstanbul’da olacağız. Birbuçuk saat önce Çanakkale Boğazı’na girdik. Bu gezi de iyisiyle, kötüsüyle böylece bitti. “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” yu da öğleden sonra güneşlenirken bitirdim. Şimdi uyku zamanı….

       

Not: : Bu geziyi 1993 yılında kardeşim Gül ve liseden bu yana has arkadaşım Süheyla ile
          yaptım.Denizcilik İşletmeleri Akdeniz Gemisini özel bir turizm firmasına kiraya ver
          mişti.
          Fotoğrafların bulabildiklerimin negatiflerini kullandım.

15 yorum

  • mctumer dedi ki:

    Çok güzel çok keyifli bir gezi olmuş. Bize de keyifle okuyup günün yorgunluğunu bir parça olsun atmak kaldı. elinize sağlık

  • m2hyt dedi ki:

    yazınızı çok beğendim hemde bilgilendim elinize sağlık.

  • enise dedi ki:

    Canım arkadaşım keyifli gezini,zevkle okudum.Ah! O gemide bende olsaydım..Yüreğine sağlık…

  • oymakas dedi ki:

    Cok keyifli bir seyahat olmus.

  • Alinda dedi ki:

    Ne kadar güzel bir yazı.Tutulan günlüklere geri dönmek, hem anıları tazeler hem de bu anıların aynı tazelikte yazılmasını sağlar.Bu yazı bunun ispatı niteliğinde olmuş.Keyifle okudum ellerinize sağlık.

  • mcatullus dedi ki:

    Sizinle birlikte biz de bir gezi yapmış olduk. Hoş bir gezi olmuş.

  • ZİKO dedi ki:

    Tülay Hanım harika bir gezi olmuş.İmrendim.Bu yaz için bizimde Ege adaları veya Adriyetik’e gemi seyahati planımız vardı.Araştırdığım için söylüyorum.Çoğu yabancı bandıralı da olsa hala akdenizde dolaşan Türk bandıralı yolcu gemilerimiz var.Bu seyahate katılma konusunda tereddütlerimiz vardı.Ama artık benim tereddütüm kalmadı.İlk işim eşime de yazınızı okutmak olacak.Teşekkürler…

  • alize dedi ki:

    Kaleminize sağlık Tülay hanım.yoğun tempoda harika bir gezi olmuş.Günlükler tutmak geziler de benim de çok sevdiğim bir şeydir.Okudukça o gezileri ve duyguları yaşamak keyif verir insana.teşekkürler.

  • hburcu dedi ki:

    İyiki o gemiyi görüp yolculuklarınızı hatırlamışsınız. Çok güzel olmuş. Ellerinize sağlık.

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Çok beğendim. Çünkü günceler benim favorim. Samimi, teklifsiz, olduğu gibi… Ufkunuza sağlık Tülay Hanım!

  • Turan1974 dedi ki:

    Yeni yolculuğunun keyfi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Elinize sağlık.

  • Honeyseller dedi ki:

    Sevgili Soyadaş,bildim bileli gemi yolculuğu bana rüya gibi gelir.Galiba küçüklüğümde severek seyrettiğim Aşk gemisi dizisinin bunda büyük etkisi var.Kaptan stubing ve kızı Vicky halen aklımda.Birde o kadar sevimli mürettabatı.Şu anki cruiseler veya gemi turları ile bu tatı yakalanabilirmi merak ediyorum.En çokta okyanusa veya denize açılan küçük kamerada uyunmak bana çok keyifli geliyor düşününce.
    Sizin gezinize gelince çok keyifli ve dolu dolu geçtiği belli oluyor.Yunanistan,italya,fransa,ispanya,malta birde tunus olsaydı keşke.En çok merak ettiğim kitabın ismi çok tuhaf ve sevmediğiniz bir kitabı nasıl bitirdiniz:)
    Ellerine sağlık soyadaş.nice gezilere….

  • tütü dedi ki:

    Güzel yorumlara teşekkürler arkadaşlar.Sevgili honeyseller, başladığım kitabı zorlansam da genelde bitiririm.Sıkıcı gelirse başka bir kitaba daha başlarım.Calvino’yu ilk kez o seyahatte okumuştum,ama sonra başka kitaplarını da zevkle okudum…Günceler yazı tarzı olarak benim de en sevdiğim tarzdır sevgili eylülada…

  • ayşegül- dedi ki:

    Gemi seyahati yapmak konusunda çekingenim biraz, malum çocuk ya hastalanırsa vs.düşünceler var aklımda… ama okudukça hissediyorum ki benim ruhuma ve yolculuklarda asıl sevdiğim, yollarda olma, duygusuna çok uygun bir şey. Karada geçen kısıtlı zamanda bir telaş gezip dolaşmalar, yemeklere hazırlanmalar, çok hoşuma gitti açıkcası. Heyecanla ve yolculukla dolu bir deneyim.Kendim için bir şey yapmak adlı listeye ekliyorum bunu, zamanını beklemek üzere. Teşekkürler.

  • BÜLTER dedi ki:

    Akdeniz adlı gemimiz ile harika bir gezi. neden artık yok acaba, oysa daha çok zenginiz daha çok borcumuz var 15 yıl öncesine göre….Günlük tutmuş olmanız, bizimle paylaşmanız çok güzel olmuş. teşekkürler zevkle okudum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*