Bin pencereli kent Berat

Bugün belki de Arnavutluk’taki en ilginç şehirlerden biri
olan Berat’ı ziyaret edecektim. UNESCO Dünya Mirası’na dahil olan şehrin benim
açımdan özel yanı ise Kreshnik’le buluşacak olmamdı. Dayım aracılığıyla
tanıştığım Kreshnik, yıllar önce Türkiye’de bulunmuş, burada çalışmış, evlenip
çocuk sahibi olmuş, daha sonra ise vatanına dönmüştü. Arnavutluk’a gelmeden
önce internetten irtibat kurduğumda, beni ısrarla Berat’a davet etmişti. Zaten
gezi rotama dahil olan Berat’ta bir tanıdık bulmak beni gerçekten
sevindirmişti. Hatta Kreshnik, beni alması için bir şoför arkadaşını da
yollayacaktı.

Kahvaltıdan sonra Kreshnik’in bana tarif ettiği gibi arkadaşıyla
buluştuk, ancak ne İngilizce ne Türkçe biliyordu. Bana isminin Pilum olduğunu
söyledi, en azından ben öyle anladım. Dolmuşa dönüştürülmüş yeni bir minivanın
ön koltuğuna oturdum ve Berat’a doğru yola çıktık. Ancak biraz sonra araç bir
otoparka girdi, daha doğrusu Berat’a giden diğer dolmuşların durağına.
Anlaşılan dostumuz benden başka yolcuları da almaya niyetliydi. Diğer
şoförlerle, muhtemelen öne geçme meselesi yüzünden ufak bir tartışmaya
giriştilerse de pek bir şey fark etmedi, araç az sonra koltukları doldurmuş,
Berat yoluna çıkmıştı.

2 saatten uzun süren yolda önce Arnavutluk’un önemli bir
liman ve sayfiye kenti olan Durres’e uğradık. Bana biraz Yalova gibi kentleri
anımsatan Durres, büyük beton binaları, yolla sahil şeridinin arasına girmiş
apartmanları nedeniyle insanları cezbeden sayfiye şehirlerinden olmaktan çok
uzaktı. Bir ara gezi programıma dahil etmeyi düşündüğüm şehrin manzarasını
görünce buna değmeyeceğine karar verdim. Aslında tarihi açıdan önemli bir şehir
olmasına ve görülmeye değer çeşitli anıtlar barındırmasına rağmen bana hiç
çekici gelmedi.


Enver Hoca döneminin yadigârı
beton bunker’lar en alakasız yerlerde karşınıza çıkabilir.

Durres’ten sonra kıyıdan uzaklaşarak Arnavutluk’un içlerine
doğru ilerlemeye başladık. Tarım alanlarının ya da çayırların ortasında görmeyi
merakla beklediğim ünlü beton sığınaklar da tek tük seçilebiliyordu. Beton
mantarlara benzetilen bu sığınaklar ya da “bunker”lar Enver Hoca döneminin dış
dünyaya olan paranoyasının bir ürünüydü. Her an her yerden saldırı bekleyen
yöneticiler ülkenin her tarafından tahrip edilmesi neredeyse imkansız olan bu
sığınaklardan yaptırmışlardı. Bunlar o kadar dayanıklıydı ki anlatılanlara göre
inşa eden mühendis sığınağın içine girmiş ve tank ateşinden sonra yara almadan
çıkmış. En alakasız yerlerde bile görülen 5 tonluk bu sığınakların kaldırılması
çok maliyetli olduğu için kendi hallerine bırakılmışlar. Bugün ise hayvanlara
barınak, umumi tuvalet ve gençlerin gözden ırak buluşma mekanları olarak hizmet
görüyorlar.

Berat’ın tarihi M.Ö. 6. yüzyıla kadar gidiyor. M.Ö. 3.
yüzyılda İliryalıların burada Antipatria adlı bir kale-kent kurmuşlar ancak
Roma İmparatorluğu’na karşı koyamamışlar. İmparatorluk ikiye bölününce bu bölge
Bizans’ın batı sınırında sürekli el değiştirmiş. Slav akınlarının sonucunda
şehir Bulgarların eline geçmiş ve Beligrad, yani beyaz şehir adını almış. Berat
ismi de buradan geliyor. 1345’te şehir Sırpların, 1417’de ise Osmanlı’nın eline
geçmiş. 18. ve 19. yüzyıllarda Berat, Osmanlı hakimiyeti altındaki Arnavutluk’un
en canlı ve önemli şehirlerinden biri olmuş, özellikle de ağaç oymacılık
konusunda bir merkez haline gelmiş. Arnavut milliyetçiliğinin önemli bir
merkezi olan Berat, 1944’te bir süreliğine başkentlik görevi de üstlenmiş.


Berat, özgün mimarisi
ve sarp bir tepenin üstündeki kalesiyle görülmeyi hak eden bir kent.

Berat’a yaklaştığımızda aracımız bir servis istasyonuna
yanaşıp durdu. Şoför, Kreshnik’in beni burada beklediğini söyledi, nitekim
sadece fotoğraftan tanıdığım Kreshnik güler yüzle ve güzel bir Türkçe ile beni
karşıladı. Selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra, Kreshnik’in Mercedes’ine binip
Berat Kalesi’ne doğru yola çıktık.

Osum Nehri’nin kıyısında, şehre hakim kayalık bir tepede
kurulmuş olan Berat Kalesi’nin
(Kalasa) içinde, İşkodra Kalesi’nin aksine hâlâ yaşam sürüyordu. M.Ö. 200’lerde
Romalıların yıktığı kale Bizans döneminde çeşitli kereler onarılmış. Kale içi
Osmanlı döneminde bile daha çok Hıristiyanların yaşadığı bir yer olmuş, burada
pek çok kilise yer almasına rağmen sadece garnizonun ihtiyacını karşılamak
üzere bir tek cami inşa edilmesi bunu gösteriyor.


Kale içinin sokakları
geçmişin seslerini fısıldıyor ziyaretçilerin kulaklarına.

Kalenin ana kapısından içeri girdiğimizde Berat’ı ziyaret
etmenin neden şart olduğunu anladım. Kitle turizminin bir sonucu olarak,
evlerin duvarlarına asılmış çeşit çeşit el işlerini ve hediyelik eşyaları
görmezden gelince, alt katları yığma taş, üst katları kâgir üstüne beyaz
badanalı, geniş saçaklı evler tarihin yaşayan parçalarıydı. Yüzyılların
dokusunu günümüze taşıyan Berat evlerinin çoğu restore edilmiş veya halen
edilmekteydi. Aslına ne kadar uygundu bu evler bilemiyorum ama o ana kadar
Arnavutluk’ta gördüğüm en estetik ve özgün dokuyla karşılaşmıştım.  Dar, Arnavut kaldırımı yollardan, asma
yapraklarının gölgelendirdiği sokaklardan geçerek ilk durağımız olan Onufri Müzesi’ne (Muzeu Kombetar
Onufri) ilerledik. 16. yüzyılda yaşamış olan Onufri, Arnavutluk’un en önemli
ressamlarından biri. İkonalarındaki gerçekçiliği ve yüz ifadeleriyle öne çıkmış
bir sanatçı, bir de kendisiyle özdeşleşen kırmızı renkle. Kırmızının bu canlı
ve parlak tonunu onun yetiştirdiği sanatçılar bile elde etmeyi başaramamış. Müze,
yılda sadece bir kez ayin düzenlenen Azize
Meryem Kilisesi
’nin (Kisha Fjetja e Shën Mërisë) içinde yer alıyordu. 1797
tarihli kilise aslında 10. yüzyıldan kalma bir katedralin üstüne inşa
edilmişti. Kiliseye girince karşımıza altın varaklı ince bir ahşap işçiliğinin
örneği olan ikonastasis çıktı. Johan Cetiri’ye atfedilen bu ahşap duvar, üstündeki
ikonalar bir yana oymalarıyla insanı şaşkına çeviriyordu. Nasıl bir ustalığa ve
nasıl bir sabra sahip olmak gerekirdi bu süslemeleri ortaya çıkarmak için?
Müzenin diğer salonlarında Onufri ile birlikte başka ressamların da ikonalarını
ve çeşitli dini objeleri kapsayan yaklaşık 170 parçalık bir koleksiyon
sergileniyordu. Ressamı bilinmeyen bir tablo özellikle ilgimi çekti; yaşam
pınarının resmedildiği bu tablon arka planında hem kilise kulesi hem de cami
minaresi birlikte yer almaktaydı. İki dinin bir arada yaşandığı bu coğrafyada
bunu resmedecek bir ressam gerçekten sağduyulu biri olmalıydı. O zamana kadar
Türklere ya da İslam’a hoşgörüyle yaklaşan böyle bir eser görmemiştim açıkçası.



Paha biçilmez ve büyük
ustalıkla yapılmış eserlere sahip Onufri Müzesi mutlaka görülmeli.

Müze gezisinin ardından dar sokaklardan geçerek kalenin üst
kısımlarına doğru yol aldık. Şehri gören bir açıklığa geldiğimizde Berat’ın hiç
de küçük bir şehir olmadığını fark ettim. Eski Berat, Kale mahallesi, hemen
Kale’nin yamacından aşağı doğru uzanan Mangalemi mahallesi ve Osum Nehri’nin
diğer kıyısındaki Gorica mahallesinden oluşuyordu. Bunların ötesinde de daha
yeni mahalleler ve büyüyen, ovaya yayılan bir Berat vardı. Nitekim Kale’nin
bulunduğu tepenin diğer tarafını da betonarme apartmanlar işgal ediyordu.
Bulunduğumuz noktadan aşağıya bakınca Mangalemi ve Gorica’nın kırmızı kiremitli
damları ile şehrin içindeki Kurşun Camii ve Ortodoks Kilisesi görülüyordu. İlk
bakışta dikkati çeken kubbeli beyaz binanın ne olduğunu sorduğumda,
Amerikalıların yaptırdığı özel üniversite olduğunu öğrendim, nitekim mimarisi
Amerika’daki parlamento binasına öykünmüştü. Hemen altımızda yarın yamacına
dikilmiş olan ufak kırmızı kilise ise Aziz
Mikael Şapeli
(Kisha e Shen Mëhillit) idi, zarif ve görünüşte iyi korunmuş
bir kilise olmasına rağmen kaleden oraya inmenin bir yolu yok gibiydi.

Kalenin diğer tarafında minaresi yarı yarıya yıkılmış,
sadece dış duvarları ayakta kalmış Kızıl
Cami
(Xhamia e Kuqe) önümüze çıktı. 15. yüzyıldan kalma bu yapı Berat’ın
ilk camisiydi. Biraz ilerleyince eski akropolise ulaştık. Meydanın bir
köşesinde sadece duvarlarının bir kısmı ayakta olan Beyaz Cami görülüyordu. Akropolisin diğer tarafından inince oldukça
iyi durumda görünen ama ziyarete kapalı Kutsal
Üçleme Kilisesi
(Kisha Shen Triades) karşımıza çıktı. Penceresinden
gördüğüm kadarıyla içeride hâlâ ibadet yapılıyordu ama kapıları kilitliydi.


Artık sadece
minaresinin bir kısmı ayakta olan Kızıl Camii.

Kaleyi gezerken Kreshnik bana Berat’ın iki yanındaki Tomorr
ve Shpirag dağlarının nasıl oluştuğuna dair bir efsane anlattı. Söylenceye göre
Tomorr ve Shpirag adlı iki kardeş dev varmış. Bunlar aynı kıza aşık olunca
aralarında kavga başlamış. Tomorr’un elinde bir kılıç, Shpirag’da ise bir gürz
varmış. Birbirlerine vurdukça Shpirag’ın üstünde çizikler, Tomorr’un üstünde
yarıklar oluşmuş. Bunu gören kızın gözlerinden akan yaşlar da Osum Nehri’ni
meydana getirmiş. Shpirag’ın çizgileri çok belirgin, hatta bir dönem bu
çizgilerin arasında büyük harflerle “ENVER” yazılıymış, şimdi ise onun yerine
Enver Hoca’yı dönemini asla yeniden yaşamamak istercesine “NEVER” yazıyor.

Kalenin çevresini turlayıp, bir de Arnavutlara özgü burun
yapısıyla dikkati çeken Konstantin heykelinde hatıra fotoğrafı çektirdikten
sonra yavaş yavaş kalenin çıkışına doğru yürüdük. Kaleden ayrılmadan önce biraz
hediyelik alışverişi yapmayı da ihmal etmedim. Kreshnik sayesinde elişi
örtüleri biraz daha indirimli alabildim.

Vakit öğleyi bulmuştu. Masraftan kaçınmasını söylememe
rağmen Kreshnik yemek için Berat’taki en iyi lokantalardan biri olan
Mangalemi’ye gitmek için ısrar ediyordu, ancak yemekten önce bana bir iki yer
daha göstermek istiyordu. Kaleden aşağı inince ilk olarak Halveti Tekkesi’ni (Teqe e Helvetive) ziyaret ettik. İlk kez 15.
yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen tekkeyi, 1782’de Ahmet Kurt Paşa tekrar
inşa ettirmiş. Tekkenin yanında dervişlerin kaldığı bir han da bulunuyor. Belli
ki hem tekke hem de han yakın zamanda elden geçmiş. Tekkenin içine girdiğimizde
en dikkat çeken altın yaldızlı tavan ve vitraylı pencerelerdi. Ayrıca
kapılardaki ahşap işçiliği de göze çarpıyordu ancak beyaz badanalı duvarlar
oldukça sade görünüyordu.



Dışarıdan pek iddialı
görünmeyen Sultan Camii’nin içindeki ahşap işçiliği dikkat çekiyor.

Tekke ziyaretinden sonra biraz önce kapalı olan Sultan Camii’ne (Xhamia Mbret) girmeyi
başardık. 16. yüzyıla tarihlenen bu cami, Arnavutluk’taki en eski camilerden
biriydi. Caminin tavanındaki ve kadınlar mahfilindeki ahşap işçiliği,
tekkedekini gölgede bırakıyordu. Özellikle mavi ve kırmızı renklerinin bu kadar
baskın kullanılması dikkatimi çekmişti. Enver Hoca döneminde tahribata uğrayan
bu dini yapıların restorasyon sırasında aslına ne kadar sadık kalınarak
yapıldığını kestirmek güç. Camiyi gezerken Berat müftüsü Murat Hoca ile de tanıştık.
Güleç yüzlü, neşeli, hoşsohbet bir adamdı. Bizi uğurlarken ilginç bir şey
söyledi. Gezmek de sevaptır dedi. Nedeni ise, anladığım kadarıyla, gezgin
insanın da gittiği yere dinini, inancını götürmesi idi. Ne de olsa gezgin
dervişlerin, Bektaşi erenlerinin bu toprakların kültüründe büyük yeri var.

Artık yemek için Berat’ın en otantik lokantalarından biri
olan Mangalemi Restoran’a gidebilirdik. Tipik bir Berat evinden dönüştürülmüş ve
geleneksel şekilde dekore edilmiş bu restoran aynı zamanda butik oteldi ve
fazlasıyla turistikti, ancak yeni tanıştığım arkadaşım Arnavutların
misafirperverliğini göstermek ve yöresel lezzetleri tattırmak konusunda
ısrarcıydı. Önce domatesli börek ve pispili denilen ıspanaklı börek geldi.
Özellikle domatesli börek hem farklı hem de lezzetliydi. Daha sonra gelen
karışık et tabağının detaylarına girmiyorum ama etin gerçek lezzetini orada
aldım diyebilirim. Özellikle role dedikleri kaburga sarması çok özel bir
lezzetti. Yemeğin üstüne gelen dondurulmuş kek ya da tiramisu gibi bir şekli
olan kasata isimli tatlı ise benim için yeni bir lezzet deneyimiydi. Kabalık
edip yemeğin fiyatını sormadım ama böyle mükemmel bir sofranın bizim
standartlarımıza göre oldukça hesaplı olduğunu anladım.


Arnavut mutfağında
böreğin özel bir yeri var, et yemeklerinin ise tadına doyulmuyor.

Yemekten sonra ilk iş Tiran’a dönecek minibüslerin saatini
öğrenmek oldu. Kreshnik illa akşam da kal diyordu ama hem daha fazla
rahatsızlık vermek istemiyordum hem de ertesi günkü programım için Tiran’a
dönmem daha mantıklıydı. Ancak son otobüs saat 4’te kalkacağı için şehrin geri
kalanını gezmek için çok fazla zaman kalmıyordu. Yine de kalan 1 saati
değerlendirmek için önce şehir meydanındaki Ortodoks Kilisesi’ne (Kisha Ortodokse) girdik. Burası yeni bir
yapıydı ve dikkat çekici bir ikonastasise sahipti. Belki Onufri Müzesi’ndeki tarihi
ikonastasisle kıyaslamak doğru olmazdı ama yine de günümüz şartlarında bu eseri
ortaya çıkaran zanaatkârın el emeğinin hakkını vermek gerekiyordu.

Şehir meydanında birde Kurşun
Camii
’ne (Xhamia e Plumbit) uğradık. 1555 tarihli bu yapı kubbesini örten
kurşun kaplamadan dolayı bu ismi almıştı, tıpkı İşkodra’daki gibi… Şöyle bir
girip çıktık, zaten içeride de görmeye değer fazla bir şey yoktu.


Berat’ın eski evleri
bakmaya doyulmayan bir manzara sunuyor.

Son durağımız olan Mangalemi ve Gorica mahallelerini
birleştiren köprüye geldik. Buradan Berat’ın kartpostallara konu olan
manzarasını görmek ve neden “1000 pencereli kent” denildiğini anlamak mümkündü.
Kayalığın yamacında, sanki bir bütünmüş gibi kat kat yükselen evler sıra sıra
pencereleriyle, cumbalarıyla, kırmızı kiremitleriyle yıllar öncesinin
güzelliğini sergilemeye devam ediyordu. Köprünün üstünde durup uzun uzun bu
manzarayı seyretmek isterdim ancak minibüs köprüye varmış, benim için kornasını
çalıyordu.

Ayrılmadan önce müzmin bir bekar olarak Bekar Camii’ni de (Xhami e Beqareve) ziyaret etmek istiyordum ama
vakit yetmedi. 19. yüzyılda inşa edilen nispeten yeni bu cami, özellikle dış
duvarlarını süsleyen desenlerle dikkat çekiyordu. Söylendiğine göre, cami
eskiden esnafın dükkanlarında çalışan bıçkın delikanlılar için inşa edilmiş.
Biz de ne bıçkınlık ne delikanlılık kalmadığı için belki de gitmemek daha
hayırlı olmuştur.

4 yorum

  • shadowtr dedi ki:

    Kapsamlı yazı için teşekkürler.. Safranbolu evlerine benzeyen evleriyle Berat’ı ben de çok beğenmiştim.

  • shadowtr dedi ki:

    Kapsamlı yazı için teşekkürler.. Safranbolu evlerine benzeyen evleriyle Berat’ı ben de çok beğenmiştim.

  • NEŞE dedi ki:

    Berat ı çok beğendim,Onufri müzesi ve altın varaklı ikonastasis çok güzel,Sultan camii nin ahşap tavanı ise eşşiz…Cassata ,Sicilya kökenli bir dondurma tipi,Arnavutlar da oradan almışlar anlaşılan,bir zamanlar bizim Baylan da da yapılırdı….

  • Midgard dedi ki:

    Çok güzel gözüküyor gerçekten Berat. Bu evleri de Anadolu’nun her yerindeki evlere benzetmek mümkün bu evleri, Safranbolu, Beypazarı vs. Şu son fotoğrafta da eğer evler tepeye doğru yükselmiyor olsaydı Amasya’yı andırıyor diyebilirdik. Elinize sağlık. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*