Bilinmeyen İran’a Yolculuk İsfahan Nefs-e Jahan

GÜN 3 İSFAHAN 

http://azgittimuzgittim.com/

    Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’in başkent yaptığı ve torunu Melik Şah’ın zenginleştirdiği, bugünlerdeki nüfusu 2 milyon kadar olan “Nefs-e Jahan” Dünya’nın yarısı dedikleri İsfahan’a varıyoruz. Kave Terminalinin girişinde kaldırıma oturup, yeşil alanda piknik yaparcasına önceki günden çantamızda kalan domates, salatalık, ekmekle kahvaltımızı yapıyoruz.

     Otogar binasının içine girip, Şiraz için otobüs bileti bakındık. Sadece ücret ve saat konusunda bilgi alıp, kalıp kalmayacağımız belli olmayan İsfahan’ı tanımak için şehre karıştık. Terminalin önündeki otobüs durağından, İmam Meydanı’na yakın geçen 91 numaralı otobüse binerek, meraklı bakışlar arasında şoförün bizi indireceği yere kadar etrafı seyrederek geldik.

    İndiğimiz yerde, meydanı sorduk ve tarife göre, solumuzda cadde boyunca demir parmaklıklarla çevrili, yeşil alan içinde kalan ve askerlerin bulunduğu yapının yanından, Beheshti Nejad Caddesi üzerinde, yanımızdan geçen tek tük insanları süzerek yürüdük. Geniş olan bu caddenin ortası, sağı ve solu ağaçlarla çevrelenmiş. İran’da şimdiye kadar görmüş olduğumuz Tahran ve Tebriz gibi İsfahan’da yeşillikler içerisinde.

     UNESCO Dünya Mirası listesinde olan ve dünyanın en büyük meydanlarından birisi olarak gösterilen, Nakşı Cihan Meydanı’na, Ali Gapu Sarayı’nın bulunduğu cephedeki kapıdan giriyoruz, karşılaştığımız manzara büyüleyici. Sola doğru yürüyerek Ali Gapu Sarayı’nın hemen önüne geliyoruz, fıskiyelerin serinlettiği havuzun önünden, yüzümüze vuran su zerrecikleri ile hayranlıkla meydana ve meydandaki yapılara bulunduğumuz yerden bakıyoruz. Tadilatta olduğunu anladığımız yapıların üzerlerindeki iskeleler, güzelliklerini bozmaya yetmemiş.

     Sabah’ın erken saati olması sebebiyle dükkânlar kapalı ve tek tük insan göze çarpıyor. Boş meydanın keyfini çıkarıp, banklarda biraz dinleniyoruz. Sonrasında kalkıp tekrar bir tur atıyoruz, bu sırada turizm polisi yanımıza gelip bize bir anket doldurtuyor. Bilgi almak için Turizm Polisinin bulunduğu ofise gidiyoruz. Ofiste kara çarşaflı, polis şefi olduğunu düşündüğümüz bir hanımefendi, iyi bir İngilizce ile bizleri karşılıyor. Sormak istediğimiz her şeyi Bora soruyor, Bam ve Kerman’a gitmek istediğimizi,fakat bu bölgenin güvenli olmadığını duyduğumuzu söylüyoruz. Bam’da depremden sonra asayişi tam olarak sağlayamadıklarını, güvenlik sorunu olabileceğini söylüyor bize. Kerman’da da Afganlar’ın çantalarımıza uyuşturucu koyarak habersiz olarak bize taşıtabileceği söyleniyor. Bu işittiklerimizden sonra Bam ve Kerman’ı rotadan çıkarıp, İsfahan’da konaklamaya karar veriyoruz. Lonely Planet’in önerisi Amir Kabir Otel’e gitmek istediğimizi söylüyoruz, bulunduğumuz yere uzak olduğunu söylüyor, taksi ile gidebileceğimizi söyleyip, kapıdaki polis memurlarından birine duraktan bizi bir arabaya bindirmesini söylüyor. Teşekkür edip memurla birlikte, taksi durağına yürüyoruz. Enis’in her yerde olduğu gibi pazarlık etmeye kalkması üzerine, uzaktan bizi gören polis şefi hanım yanımıza gelerek taksici ile konuşuyor, taksici listeden bir şeyler gösteriyor kendisine. Polis şefi hanım, fiyatın liste fiyatı olduğunu, daha altına bizi götüremeyeceklerini söylüyor, bizde biraz mahcup 3000 tümene anlaştığımız taksiye binerek, Chahar Baqe Paeen Caddesi üzerinde bulunan Amir Kabir Otele varıyoruz.

     Resepsiyonda Amir Kabir’in sahiplerinden, Ziayi Kardeşlerden büyük olanı bize 5 kişilik bir odası olduğunu ve bize orayı verebileceğini söylüyor. Odayı görüp temiz olduğuna kanaat getirerek, tuvalet ve banyosu paylaşımlı olan bu odaya 4 kişi için 60000 tümen ödeyerek yerleşiyoruz. İlk iş olarak, sırayla duş alıp, üstümüzü değiştiriyoruz ve İsfahan’ı keşfe çıkıyoruz.

    Hostelden çıkıp sola dönüyoruz, karşımıza gelen kavşaktan sağ tarafa devam eden Abdol Razagh Caddesi üzerinde, ilerleyip Hekim Camii’ne gitmeye çalışıyoruz. İran’da ki tüm caddeler gibi geniş ve ağaçlarla yeşillendirilmiş bu cadde üzerinde, meyve suyu satan bir dükkân dikkatimizi çekiyor. Büfe tarzında, ön tarafta dizili 4-5 mikser içinde, kavun suyu, çilekli ve muzlu süt yapılıyor. Poşetler içerisinde dondurulmuş süt, muz, şeker ve buz ile mix edilerek hazırlanan karışımı deniyoruz. Koca bir bardakta içtiğimiz bu karışım, öğlen sıcağında bizi ziyadesiyle serinletiyor.

     Hekim Camii’ne ulaşıyoruz, caminin önünde dizili bir sürü çelenk var, önce cenaze töreni olduğunu düşünüyoruz. Camiden içeri girdiğimizde, şehitleri anma ile ilgili bir durum olduğunu anlıyoruz.

     İsfahan’ın en eski camisi olan, Hekim Caminin avlusunda, çinilerle bezeli alanların fotoğraflarını çekiyoruz, bu camide de tadilat var, birkaç taş ustası çalışıyor. Camiyi gezdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Nakşı Cihan Meydanına doğru, meraklı bakışların ve hanımların sözlü tacizleri arasında sokaklardan geçerek yürüyoruz.

     Meydanda, girişi bulunan Kapalı Çarşı’nın Kayseriya kapısından, Çağlarla birlikte giriş yapıyoruz. Bora ve Enis arkamızdan geliyorlar. Koca çarşıda kaybolalım diyoruz, bir iç avluya açılan sokağa giriyoruz. Dükkânlardan birinin önünde, üzerlerine resimler yapılmış kemik parçaları satan ve bunlar üzerine dükkân sahibi ile konuşan iki kız dikkatimizi çekiyor. Hediyelik olarak alabileceğimizi düşündüğümüz bu ürünleri incelemeye başlıyoruz. Bu arada diğer iki arkadaşımızda yanımıza geliyor. Ustanın ne yaptığını ve nasıl yaptığını anlamaya çalışırken, hanımlarla tanışıyoruz.

     Çevreyi gezdirmeden önce yemek yemeyi teklif ediyorlar. Yabancılarla bu nedenli yakınlaşmaları, kendine olan özgüvenleri ve daha da ötesinde bizleri gezdirip öncesinde yemek yeme teklifi bizi tedirgin etmedi desem yalan olur, birbirimize bakıp 4 kişi ve turist olmamızın güvencesiyle kabul ediyoruz. Çarşıdan çıkıp, sağa doğru yürüyoruz meydandan çıkmadan bir pasaja girip hemen sağdan bir avluya giriyoruz, hurdacıların, demircilerin bulunduğu avluda tekin sayılmayan tiplerin bakışları arasında kendimizi bir an güvende hissetmiyor ve başımıza bir şey gelebilir korkusu yaşıyoruz. Neyse ki dükkânlardan birinin içine giriyoruz, Azadi Çayhanesi. Dışarıdan asla nasıl bir yer olduğu anlaşılmayan bu mekânda, oturan kızlı erkekli bir sürü genç var. Dar ve uzun olan bu mekân, bir koridor gibi, iki tarafa karşılıklı masalar dizilmiş, bire kemerle ikiye ayrılıyor diğer tarafta da erkeklerin tek olarak oturup, nargile ve çay içtiği kısımla birlikte, çay ocağı ve mutfak var. Duvarlar bir sürü ıvır zıvır eski eşya ile süslenmiş, tavandan da onlarca avize sarkıyor.

     Yemek siparişini, ev sahiplerine bırakıyoruz, İsfahan’a özgü Abguşt yemeği ve İran ayranı Dogh söylüyorlar. Tepsilerle yemeklerimiz geliyor. Kâselerden birinde et, nohut, patates ve kuyruk yağından oluşan çorba kıvamında yemeğin suyu var. Küçük bir tabakta da, kıyılmış turşu. Bir tabakta da et, nohut ve patatesin bulamaç hali geliyor. Bu trioyu birbiri ile kombine edip yiyoruz. Ev sahibeleri bize nasıl yiyeceğimizi tarif ediyorlar. Gelen lavaşları koparıp, kâsenin içindeki sıvıya atıp batırıyorlar. Sonrasında, bu parçaların içine bulamacı ve turşuyu koyarak mideye indiriyorlar. Öve öve bitiremedikleri bu yemek, hiç tarzım değil ve değişik bir tadı var, beğenmiyorum açıkçası ama kırmamak adına yemeği yiyip ve güzel olduğunu söylüyorum, yüz ifadem beni yalanlasa da. Kendi kendime, 400 yıl bu topraklarda kalan atalarımın nasıl olurda, yemek kültürü öğretemediğini düşünüp, aç kaldığım bu coğrafyada atalarımı yâd ediyorum.

     Ev sahibelerinden biri, hesabı ödemeye yelteniyor fakat parası yetişmeyince anlıyoruz bu durumu. Hemen müdahale edip, tartışmalı da olsa, “Hanımlara hesap ödetilmez” öğretisiyle tüm hesabı ödüyoruz. Yemeğin üstüne çayımızı da içtikten sonra, Tadilatta olan diğer yapıların yanında, Meydandaki gezilebilir tek yapı olan Ali Gapu Sarayına geliyoruz.

     Kraliyet ailesinin meydanda düzenlenen şenlik ve aktiviteleri izlediği saray olan Kakhı Ali Gapu, yani Ali’nin kapısı anlamına gelen, bu yapı Şah Abbas zamanında yapılmış. Kişi başı 5000 tümen ödeyerek, 6 katlı sarayı gezmeye başlıyoruz. İç mekânı ve tavanları abartılı şekilde süslenmiş sarayın terasından manzara güzel gözüküyor, meydanı gezmeye gelen ilkokul öğrencisi kız çocuklarını ve meydanın bulunduğum noktadan görünümünü fotoğraflıyorum. Sonrasında Şeyh Lütfullah Camiini arkamıza alarak, Koreli bir turiste topluca fotoğrafımızı çektirip anılar arasına katıyoruz.

     Saraydan çıkıp, hediyelik eşya bakmak için çarşıya giriyoruz. Ruya’nın yardımıyla Bora ve ben birkaç magnet alıp çıkıyoruz. Sonrasında, bizim İznik çinicilerine benzer bir dükkâna giriyoruz, iki kız çanak çömlek boyuyor, benim çok ilgimi çekmeyen şeyler bir iki kare fotoğraf alıyorum. Bora yaptıkları işle alakalı detaylı bir şekilde malumat alıyor. Dükkândan çıkıp, döviz bozdurmamız gerektiğini söyleyip, cadde üzerindeki döviz ofisine geliyoruz ve maalesef kapalı. İşleri nedeni ile gitmek durumunda olan Rüya ile akşam saat 9 da ayrıldığımız yerde buluşmak için sözleşiyoruz, annesi ile birlikte geleceğini söylüyor.

     Kendi aramızda, samimiyetle bizle ilgilenmelerinden konuşarak, görece fakir bir semtin sokak ve caddelerinden uzunca bir süre yürüyerek, Cami Mescidine geliyoruz.

     Cami Mescidi, Cuma Cami olarak da biliniyor. Otopark alanının içinden geçerek, devasa büyüklükteki camiyle karşı karşıya geliyoruz, bulunduğu yer Eminönü’nü andırıyor. Mısır Çarşısı benzeri bir çarşının içinden geçerek, caminin girişine ulaşmaya çalışıyoruz. Etraf oldukça kalabalık, ama bu çevrede İmam Meydanında gördüğümüz, başörtüsü düştü düşecek, bakımlı ve makyajlı kızların aksine kara çarşaflı kadınlar var.

     Cami girişine gelip, biletimizi alarak içeri giriyoruz, koridordan geçerek kendimizi caminin avlusunda buluyoruz. 11. yy’da Selçuklular zamanında yapılan cami, yüzeyleri çinilerle kaplı 4 eyvan ve 2 büyük kubbeden oluşuyor. Caminin en önemli yeri olan, Sultan Olcaytu’nun şahsi ibadet odası ve odada bulunan enfes görünümlü ahşap minber ise gerçekten görülmeye değer. Camiyi ve avlusunu enine boyuna gezip fotoğraflarını çektikten sonra, kapanmasına az bir zaman kala çıkıyoruz dışarıya. Çarşının içinden insan manzaraları eşliğinde geçerek, caminin dış cephesi ve otopark alanının arasında kalan meydana varıyoruz. Meydandan, hayli uzun Ali Minaresi gözüküyor. Hindistan cevizi ve hurma satan seyyardan, arkadaşlar alışveriş yapıyor. Minareye ulaşmak için, yürüyoruz. Meydandaki şantiye alanının yanından toz toprak içerisinde geçerek ara sokaklara karışıyoruz ve kayboluyoruz. Sorduğumuz herkes, dakikalarca yol tarif ediyor ve nafile. Ben anormal yoruluyorum ve taksiye binmeye karar veriyoruz. Gerçekten hostele uzakmışız. Randevu saatine az bir vakit var, yataklara uzanıyoruz. Yorgunluğunda etkisinde, gidip gitmemek hususunda kararsızız. Çok geçmeden telefonum çalıyor. Ruya geldiğini, bizi beklediğini nerede olduğumuzu soruyor. Apar topar çıkıp bir taksiye binerek, ulaşıyoruz Nakşı Cihan’a Enis’e kalsa yürüyeceğiz ama belliki oda yorulmuş itiraz etmiyor taksi için.

     Annesi ile tanışıp, doluşuyoruz arabaya, arka koltukta ziplenmiş bir halde, arabanın müzik çalarından çıkan Türkçe tınılar ve Bora’nın kulağımın dibinden, ön tarafta oturan ana kızla yaptığı sohbetin dayanılmazlığına ek olarak İstanbul’u aratmayan trafik sıkışıklığında, Haju Köprüsü’ne seyrediyoruz.

     Zayende nehrinin üzerinden geçen köprülerden geçip şehrin diğer yakasına varıyoruz. Görece diğer yakaya göre daha zengin bir semt. Araba park edecek yer yok, parkı boylu boyunca dolaşıyoruz fakat beyhude. Köprüye çokta uzak olmayan, karşı caddede bir yere park ediyoruz aracı.

    Khaju Köprüsü’ne doğru yürüyoruz, mahşeri bir kalabalık var. Nehir boyunca, iki yaka park olarak düzenlenmiş ve insanlar gece bu parklara akın ediyorlar, bir nevi sosyalleşiyorlar. Gece hayatı, köprünün etrafında veya bulabilirseniz üzerinde oturup suya bakmak, altında bulunan çay hanede, çay veya nargile onların deyimi ile şişe içmekten ibaret.

    Anne köprüyle ilgili, anlatımlar yapıyor. Geçmişte, Şah Abbasın, köprü üzerinde kendine ait bir yerden su oyunlarını izlediğini ve 1650 yılında kendisi tarafından yaptırıldığını söylüyor. Köprüyü ve etrafını gezerek bolca fotoğraf çekiyoruz.

     Yemek yemek için bir yerler aramaya koyuluyoruz. Konu konuyu açıyor, Fİrdevsi, Hayyam, Şehriyar derken şiire geliyor. Kulağa hoş gelen, farsça beyitler okuyor Firdevsi’den anlamasam da. Bora’da hemen karşılık veriyor bir başka beyitle. Şiire ve sanata meraklı İran Halkı, hiç bilmeyeni yüzlerce beyit bilirmiş.

    Bir Fastfoodçuya geliyoruz, hamburger sipariş ediyoruz. Ev sahibeleri bize ödetmiyorlar hesabı. Yemekte de İran ve Türkiye üzerine sohbetler ediyoruz. Bizi evlerine davet ediyorlar, tereddüt etsek de kırmak istemiyoruz. Evde bizi, erkek kardeş karşılıyor Amir Hossein, çay ve meyve ikramından sonra saati fark edip kalkmak istiyoruz, kalan meyveleri bir poşete doldurup bize veriyorlar. Bizi hostele bırakmak istediklerini söylüyorlar. Olurdu olmazdı tartışmaları arasında taksi çağırmaya ikna ediyoruz, duraktan bir taksi çağırıyorlar ve aşağı kadar bizi yolcu edip, taksiye bindiriyorlar ve kaşla göz arasında taksinin ücretini ödüyorlar. Bu kadarı da fazla dedirten misafirperverliğin, bizi ezen hissiyatıyla gece karanlığında hostele dönüyoruz. Hiç tanımadıkları, 4 yabancıyı, dışarıda rahatlıkla gezdirip ve evlerine davet etmeleri üzerine kafa yoruyoruz. Tedirginliğimizin ve korkumuzun ev sahibelerinin rahatlığı ile geçtiğini birbirimize itiraf ediyoruz. Bilinmeyen İran Yolculuğunda, bizi daha nelerin ve hangi sürprizlerin karşılayacağından habersiz uykuya dalıyoruz.

7 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Ben de heyecanlandım sizlerle birlikte doğrusu,çok makyajlı Rüya hanımın estetik ameliyatları çok belirgin,ben size söylemiştim ilk yorumlarda değil mi gençler!Bilinmeyen bir ulkede,hem de böylesine kadınların saklandığını zannettiğim ülkede bu samimiyet gerçekten çok ilginç…Devamı daha ilginç olabilir..Bekliyorum..

  • gezmen dedi ki:

    Neşe Hanım,İran kadınlarının Türk kadınlarına göre daha öz güvenli ve daha fazla sosyal hayatın içinde olduğunu gördük. Bırakın kadına şiddeti,sözlü tacizin bile çok ağır cezaları var, sosyal hayattaki çokluklarını ve öz güvenlerini bununla ilişkilendiriyorum. Otogarlarda ve tren garlarında, gişelerde çalışan kadınlar görmek mümkün.

  • bora arasan dedi ki:

    Hüsnü ‘nün yazılarının en sevdiğim yönü güncel olması. Benim için bir cadde tarihi bir özelliği varsa adı bilinen bir yoldur, Hüsnü için ise her zaman bir ayrıntı. Yemek yediğim yer muhtemelen bir masraf kapısıdır, Hüsnü için bir başka detay. O nedenle hiç üşenmeden defalarca okurum.

    İranlı kızlar Hüsnünün de belirttiği gibi gerçekten özgüvene sahipler. Belki de belirli bir sınırda yaşadıkları için o sınırlar içerisinde herşeyi yapabiliyorlar ama yaptıklarını da yapılabilecek en iyi şekilde… Misal olarak Rüya ‘nın ingilizce düzeyi bizim şirkete gelen iyi derecede ,çok iyi gibi düzeylerdeki diyen cv leri top diye oynar 🙂 Bizim kızlar -genel olarak-ne tarih konuşabilir ne de başka bişey. Belkli iphone aplikasyonları üzerine şu tuşa basınca bu olur derler. — Detay verelim de yüzeysel adam imajından kurtulalım 🙂 Söz konusu bayanın sadece burnu estetikli. —

  • arkutbay dedi ki:

    Tıbbi destek vereyim : Hanımlarda botoks da var . Sarışında fazla kaçmış . Ayrıca üst dudakta dolgu şüphesi mevcut 😉

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili doktor ,tam isabet…..

  • mosq dedi ki:

    Merhabalar,öncelikle hiç aklımda olmayacak bir rota ve enteresan bir yazı olmuş. Neşe Hanımın tabiriyle çok makyajlı Rüya hanım da binrota da bayağı bir ünlü oldu 🙂

  • gezmen dedi ki:

    Arkutbay; üst dudakta kesinlikle dolgu var 🙂 destek için teşekkürler. Estetik ile ilgili olumsuz bir fetva olmadığını düşünüyorum.
    Sevgili Bora; kıymetli yorumun için teşekkür ederim,senin üslubunda ayrı bir tat.
    mosq; kesinlikle gitmenizi öneririm,görülmeye değer bir coğrafya.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*