BEYRUT 3. GÜN

İlk gün yağan yağmur gitmiş, yerini güneşli, sıcak bir
havaya bırakmıştı. Sabah erkenden kalkıp, otelde kahvaltı etmeyip, birazda
dışarıda neler oluyormuş, kahvaltıda neler yeniliyormuş diyerek şöförümüz
Faysal gelmeden Hamra sokaklarında dolaşmaya çıktık. Genelde halk, evlerinde ne
şekilde kahvaltı ediyorlar bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla sokaklardaki
seyyar arabalar ya da mini fırınlar kahvaltı yapmak için ideal. İçecek olayını
da yine seyyar kahve arabalarından ya da taze meyve suları sıkan dükkanlardan
alarak halledebiliyorsun.

Az evvelde dediğim gibi çıktık bir yola, bakalım nasıl bir
kahvaltı bizi bekliyordu. Daha ilk gün otelimizin olduğu sokağın başında seyyar
bir tezgah dikkatimi çekmişti ama ne olduğunu anlayamamıştım. Merak halinde kala
kalmıştım ki, bu sabah merakımı yendim çok şükür.  Az sonra inşallah sizleri de bu konu hakkında
aydınlatacağım. Sabahın erken saatleri olunca, şehir de ayrı bir durgunluk söz
konusuydu. Gecesi ayrı bir hareketli olan vur patlasın, çal oynasın kıvamındaki
Hamra, o hareketliliğini bırakmış, uyanmaya çalışıyordu. Bir tek vızır vızır
fırınlar telaş içindeydi. Biraz ilerledikten sonra karşımıza ufak bir fırın
çıktı. Fırın derken sakın bizde ki fırınlarla karıştırmayın. 10 metrekare var
ya da yok, içerisinde taş fırın ve hummalı bir şekilde çalışan en fazla üç
kişi. Biri pişiriyor, biri paketliyor. Pişirilenler tezgahın önündeki cam
bölmeye diziliyordu. İlk önce durumu anlamak için biraz etrafı kolaçan ettik.
Bakalım insanlar ne alıyor ne yiyor diye.  

Cam tezgahın önünde duran Manakeeshlerden paket yaptırdık.
Şimdi siz diyeceksiniz ki nedir bu manakeesh. Lahmacun gibi yuvarlak, pide gibi
hamuru olan bir yiyecek. Manakeesh’in birkaç çeşidi var. Klasik olanı hamurun
üzerine zahter konulup, susam serpilmiş olanı. Ya da hamurun yarısı zahterli
yarısını da peynirli yaptırabiliyorsunuz. İsteğe göre içine dilimlenmiş
salatalık, domates ve turşu koydurabiliyorsunuz.

Manakeeslerimizi paketlettirip, hemen yanında taze meyve suyu
satılan Jucy Barbar’a uğrayıp, taze sıkılmış mango içeceklerimizi de alıp,
doğru otelin yolunu tuttuk.

Otel’den çıkarken, otelin sokağında bir tezgah gördüm
demiştim ya, tezgahın da sırrı çözüldü, meğer yanı başımızda vitamin tavan
yapıyormuş da haberimiz yokmuş. Amcam depodan çıkardığı kasa kasa narları, şu
gördüğünüz ilkel tezgahta sıkıyormuş. Elimizde mango sularıyla, nar tezgâhına
baka kalarak, yanından geçtik.

Bugün lezzet durakları bakımından bayağı sıkı bir program
yaptık, bu yüzden kahvaltımızı hafifti. 
Faysalın bizi almaya gelmesiyle, programımız tüm hızıyla başlamış oldu. Arabaya
atladığımız gibi istikamet Beyrut’ a 18 kilometre uzaklıktaki Jeita mağarasıydı.
Dağlar bayırlar aşıldı ve nihayet mağaraya ulaştık. Burası dünyanın en büyük
kireçtaşı mağaralarından biriydi. Arabamızı otopark’a park ettik. Fakat ortada
derin bir sessizlik vardı. Sonradan anlaşıldı ki meğer mağara ziyarete o gün
için kapalıymış. Üzülmedim dersem yalan olur, zira bayağı methetmişlerdi. Artık
başka bahara diyerek yolumuzu Harissaya çevirdik.

Harissa denilince iki kelime önem kazanıyor. Teleferik ve
Meryem Ana heykeli. Aracımızı parkedip, teleferiğe binmek için sıraya girdik.
Açıkçası dik yamaçları aşıp, en tepeye çıkmak için bineceğimiz teleferik pek
güvenli durmasa da, hafif bir korku eşliğinde, ya Allah bismillah diyerek
bindik. Teleferikler arası mesafe fazla olsa da, teleferiğin geçtiği hat sağlı
sollu binalara o kadar yakındı ki, insanların evlerinin içi naklen yayındı
desem herhalde yeterli olurdu. Böyle bir şeyi ilk defa gördüğüm için şaşkınlık
ve korku bir arada, en tepeye çıktık.

Gerçekten hatrı sayılır bir yol kat etmiştik. Ama iyi ki de
çıkmışız, çünkü yukarıdan görünen manzara harikaydı. Geniş bir alana dikilen
Meryem Ana heykelini görmeden önce, mistik bir müzik eşliğinde, yemyeşil bir
park’a giriş yaptık. Hemen içeride mum yakmak için bir alan ve ufak bir kilise
vardı.  İsterseniz Meryem Ana heykelinin
en tepesine çıkmak mümkündü, saymadım ama bayağı bir merdiven tırmanarak, en
tepeye çıktık daha doğrusu benim yükseklik korkum olunca ben yarı yoldan aşağı
indim. Temiz hava ve nefis bir manzara sonrası tekrar geldiğimiz yoldan
teleferiği kullanarak aşağıya indik. Meryem Ana heykeline çıkmak isterseniz
ister teleferik ile isterseniz de aracınızla yukarı çıkabilirsiniz.

Temiz hava bol gıda felsefesiyle karnımız acıkmıştı. Meryem
Ana heykeline veda ederek, istikametimizi Gemmayze’deki ünlü Le Chef’e
çevirdik.  Aracımızı park edip, daha yeni
kapılarını açmış olan Le Chef’e girdik. Sakın hayalinizde lüks bir yermiş gibi
canlandırmayın. Zira burası kendi halinde bir esnaf lokantasıydı. Fakat ünü her
yere yayılmıştı. İçeri girer girmez, köşedeki masaya yerleştik. Meraklı
bakışlarla içeriyi süzmeye başladım. Çok büyük bir yer değil, on masa var ya da
yoktu. Bu yüzden yer bulmak sıkıntılı bir hal alabiliyordu, çünkü burası her
daim kalabalık. Her şey gözünüzün önünde cereyan ediyor. Mutfakta neler oluyor
görüyorsunuz, hemen yanında tuvalet ve kasa. Kısacası her şeye hakimdik.

Öncelikle hijyene düşkün biriyseniz, etrafı gördükten sonra
bir şey yemek istemeye bilirsiniz. Ama boş ver etrafı, sen yemeklerden haber
ver derseniz; işte yemekler harikaydı derim. Masaya oturup, aramızda konuşmaya
başlayınca. Sahibi Türk olduğumuzu anladı ve o sihirli kelimeler ağzından bir
anda döküldü. Ne mi dedi? “ Vedat Milor”.

Biz bu cevap karşısında sadece gülümsemekle yetindik. Çünkü aklımız
fikrimiz önümüze gelen menüdeydi. Menü İngilizce ve Fransızca yazılmış olsa da
günün menüsünü çözmek biraz maşa katliydi. Sağ olsun sahibi asık suratlı olsa
da yardımını bizden esirgemedi.

Her zaman ki gibi masaya ilk önce taze soğan, maydanoz ve
dilimlenmiş turp geldi.  Maydanozlar
kendinden geçmiş gibi görünse de daha önce de dediğim gibi buranın maydanozları
harikaydı. Pek fazla maydanoz sevmeyen ben bile yemeğin gelmesini beklemeden maydanozları
tırtıklamaya başladım.

Arkasından zeytinyağlı dolmamız geldi. Ama maalesef olmamış,
nerede bizim incecik asma yapraklarımız. Emin olun incir yaprağından yapılsa bu
kadar sert olmazdı herhalde. Kısacası beğenmedik. Ayıp olmasın diye tadına
baktık.

Humus’un ana vatanında olunca, kötü olması düşünülemez
zaten. Tadı, kıvamı harikaydı. Üzerine haşlanmış nohut ve kavrulmuş çam fıstığı
konulmuştu. Zeytinyağıyla tatlandırılmıştı.

Ne demiştim, burası esnaf lokantası olunca, menüdeki
yemekler dışında her gün farklı lezzetler de müşterilerine sunuluyormuş. Bizim
şansımıza bugün ‘ djaj mah ruz’ adında yerel bir yemek vardı. Bir porsiyon bu
yemekten bir porsiyon da köfte söyledik. Bakalım nasıl bir şeyler yiyeceğiz
diye beklerken, ben de etrafı süzmeye başladım. Tam o sırada mutfaktan kuğu
gibi süzülerek koca bir tepsi merdivenlerden aşağı indirildi. Allah Allah bu da
nedir acaba? Diyerek masaya konulan tepsiye bakmak için ayağı kalktım.  Birde ne göreyim, sipariş üzerine yapılmış;
koca bir tepsi hindi dolma. Hala o kocaman kestaneler aklımda valla. Sizi
aşağıda ki resimle baş başa bırakıyorum, fazla söze gerek yok sanırsam.

Aklım hindi dolmada kalsa da, masamıza yemeklerimiz de
gelmişti bile. Djaj mah ruz, bol tarçın tadının hakim olduğu iç pilav, bol
kuruyemiş çeşitleri ve parça etten oluşan bir yemekti.  Et çok güzel pişmiş, lokum tadındaydı. Tarçın
tadını sevdiğim için bu özel yemek benim hoşuma gitti.

Ve diğer yemeğimiz köfte ise bizi tat olarakta, görsel
olarakta mutlu etmişti. Öncelikle gerçek patates’i görünce 5 üzerinden 5 almayı
hak etti. Her zaman dediğimiz gibi donmuş, yapay patates’e hayır, yaşasın ev
yapımı doğal patates. İnce açılmış lavaşın üzerine konulmuş köfte ise gerçekten
güzeldi. Yumuşacık ve yağlıydı. Pişerken de kurutmamışlardı. Beğenerek mideye
indirdik.

Tatlıya yer kalmadı derken mutlaka tatmanız lazım diyerek, adının
Meghly olduğunu öğrendiğimiz yöresel bir tatlı ikram edildi. Madem ikram edildi
geri çevirmek olmaz diyerek tadına baktık. Bu tatlıyı bir bebek dünyaya geldiği
zaman, evler de yaparlarmış. Bizim loğusa şerbetinin tatlı versiyonu herhalde.  Pirinç unuyla hazırlanan, muhallebi benzeri
sütlü bir tatlıydı. İçine karanfil, kimyon ve anason konulmuştu. Baharat tadı
yoğun olsa da, tadı harikaydı.  Soğuk
soğuk mideye indirdik.

Bu güzel yemeklere iki kişi 30$ hesap ödeyerek ayrıldık.

Hava güzel olunca Gemmayze sokaklarında biraz kaybolarak
yürüdük. Amacımız Achrafieh’ e giderek Beyrut’un meşhur dondurmacısı olan Hanna
Mitri’yi bulmaktı. Acrafieh sokaklarına gelince görüntü de değişti. Daha bir
lüks binalar daha bir lüks giyimli insanlar etrafımızı çevreledi. Derken köşe
başında, ufacık bir dükkân karşımıza çıktı. Çok eski zamanlardaki gibi kendini
koruyabilmiş ve günümüze kadar ayakta kalmış bir dondurmacıyla karşı karşıyaydık.
İçeri girdiğimizde güler yüzle karşılandık. Ufacık dükkânda fırın ve iki adet
dondurma dolabından başka bir şey yoktu.

Dondurma çeşitleri mevsimine göre, bol salep kullanılarak
yapılmış.  Kapıda dondurma çeşitlerini
yazan bir kağıt mevcuttu. Çeşitlerden bahsetmek gerekirse; krokan bademli,
antepfıstıklı, kayısılı, çikolatalı, çilekli, sütlü ve limonlu. İnsan hepsinden
yemek istiyor ama maalesef azla yetineceğiz artık. Buradaki külahlar biraz
farklıydı. Bizdeki gibi koni biçiminde değil dikdörtgen şeklinde. Heyecan ve
kararsızlık içinde dondurma dolabının başında şu mu olsun, bu mu olsun. Sonunda
seçim yapabildik.

Ben tercihimi çikolata ve badem krokanlıdan yana
kullanırken, eşim de çikolata ve antepfıstıklıdan yana kullandı. Hayatımda
yediğim en güzel dondurmalardan biriydi diyebilirim. Çikolatalı dondurma yoğun
çikolata parçacıkları sayesinde harikaydı, sanki dondurma değil de çikolata
yiyormuş hissi hakimdi. Aslında bu tabirleri diğer çeşitler içinde
söyleyebilirim.  Krokanlı sevenler için
tam bir bombaydı. Dondurmayı yerken kıtır kıtır krokan tadı damağım da hatırı
sayılı bir tat bırakmıştı. Küçücük dükkanda, kocaman bir lezzet hakimdi.
Kısacası burayı şiddetle tavsiye ediyorum.

Yürüye yürüye şehrin en güzel mimari yapılarından biri olan
Al Omari Camisine geldik. Masmavi kubbesiyle insanının ilk bakışta dikkatini
çekmemesi mümkün değil. Maalesef içine giremedik, sadece kapıdan bakmakla
yetindik. Çünkü içeri girmek için bazı kurallar vardı. Bayanların sadece başını
örtmesi yeterli kalmayıp, görevli tarafından verilen siyah bir başörtüsü ve
siyah bir cübbe giyme zorunluluğu vardı. Dışarıdan camiyi fotoğraflayarak,
yürümeye devam ettik.

Hemen ileride beyaz bir muşambayla örtülü bir çadır
dikkatimizi çekti, hani bizim iftar çadırları gibi. Kapısında da bir güvenlik
görevlisi. Daha sonra anladık ki burası Lübnan’ın eski başbakanı olan ve ülkeyi
yeniden inşa eden kişi olan Refik Hariri’nin mezarı. Bildiğiniz üzere Hariri
bir suikast sonucu hayata veda etmişti. 
Vefat edince de mezarını buraya yapmışlar. Kuran sesleriyle içeri
girdik. İlk başta Hariri’nin mezarı, arkasında da onunla birlikte suikast’a
kurban giden korumalarının mezarları vardı. Yapılan mezarların gerçek olduğunu
öğrendik. Duamızı edip dışarı çıktık. İçerisi temiz ve çiçeklerle doluydu. Yalnız
anlamadığım, ülke de bu kadar çok sevilen bir başbakanın, böylesine sıradan bir
çadırdan mezar yapılmış olması çok ilginç geldi.

 

Şoförümüz Faysal ile konuşurken Refik Haririyi sevip,
sevmediğini sorduk. Genel anlamda halk Haririyi çok severmiş, ülkeyi
geliştirmiş ama kimi kesimler ise ülkeyi geliştirirken kendi yandaşlarına çok
fazla para akıttığını düşünüp, şehri bozduğunu düşündüklerinden sevmiyorlarmış.
 Bu arada suikastı kimin yaptığı hala
belirsizmiş. Kimi Suriye’nin işi dese de kimileri de İsrail diyormuş. Bunun
dışında şehir de acayip bir korna sesi ve hızlı araba sürme sevdası var.
Kimsenin neredeyse trafik ışıklarına dikkat etmediğini gözlemledik. Hatta Faysal
ile bunu konuşurken, trafik ışıklarını yaklaşık 2 yıl önce konulduğunu, yolda
herkesin kendi kafasına göre geçtiğini söyleyince, resmen dehşete kapıldık.
Zaten ülkede polis sadece trafiği yönetmekle yükümlüymüş, güvenlikten asker
sorumluymuş. Zaten yolda yürürken bir süre sonra her köşe başında ellerinde
tüfekle bekleyen askerler ve tanklar hiç yabancı gelmemeye başlıyor. Bu
soruları tartışarak yürümeye devam ettik. Beyrut gerçekten çok ilginç bir
ülkeydi. Sağımızda kurşunların duvarları deldiği binalar varken solumuzda lüks
binalar vardı. Sanki her yer farklıydı.

Sağa sola bakarak otelimizin yolunu tuttuk. Biraz dinlenip,
akşam için enerji toplama vaktiydi. Akşam güzel bir yerde rezervasyonumuzu
yaptırmıştık. Bakalım nasıl bir gece bizi bekliyordu?

Saatlerce yürümek ve bol oksijen bizi çarpsa da, biraz
dinlenmek iyi gelmişti. Akşam için kebap değil;  burada balık nasıl oluyormuş diyerek Beyrut’un
meşhur balık restaurantlarından biri olan Al- Sultan Brahim’e gittik. Taksiye
bindiğimiz gibi istikamet Al- Sultan Brahim. İçeri girdiğimizde hafif bir
şaşkınlık baş göstermişti. Çünkü koca restaurantta bizden başka kimse yoktu.
Rezervasyonu boşuna mı yaptırdık diye hayıflanırken, ilerleyen saatler de
buranın tıka basa dolacağının bilmiyorduk. Burası gerçekten güzel bir yerdi.
Tüm masalar beyaz masa örtüleriyle kaplıydı, garsonlar ise jilet gibi
giyinmişti. İçeri girer girmez bizi mermer tezgahın üzerine dizilmiş, taze
balıklar karşıladı. İşin ilginci, genelde balık restaurantlarına girdiğiniz
zaman, eğer ki girişte balık tezgahı varsa, balık kokusu kaçınılmaz oluyor.
Fakat burada balık kokusundan eser yoktu. Balık tezgahına biraz göz atıp,
masamıza yerleştik.

Başlangıç atıştırmalarımız masadaki yerini çoktan almıştı
bile. Leblebi, fıstık ve çubuk kraker atıştırmalık için güzel bir seçimdi.

 

Derken Al- Sultan Brahim’in kendi üretimi olup, adını
taşıyan arağı geldi. Arağın tadı bizim rakımıza benziyor.

 

Salata olarak değişik olması açısından fattoush söyledik.
Semizotu, marul yaprakları, turp ve salatalıktan oluşan salatanın üzerine
kızartılmış yufka parçaları konulmuştu. Limon, zeytinyağı ve sumakla hazırlanan
sos ise salatayı tatlandırmıştı.

 

Turşunun her türlüsünü severim ve ayırt etmeden de yerim
fakat ben hayatımda böyle güzel bir turşu yemedim. Menüdeki ismi batenjan
makdous olan turşu, bizim bildiğimiz turşuların aksine minik, bebek
patlıcanlarının içi sarımsak ve püre haline getirilmiş ceviz içiyle
doldurulmuştu. Ve tadı gerçekten damağımda kaldı. Patlıcanlar yumuşamamış,
sertti. Eşim turşuyu sevmediği için tüm tabağı tek başına yedim diyebilirim.

 

Turşunun yanında bir tabak yeşil ve siyah zeytin de geldi.
Zeytinlerin de tadı fena değildi. Benim gözüm turşudan başka bir şey görmediği
için zeytinin pek tadına bakmadım.

 

Sıcak meze olarakta yine ayılıp, bayılarak yediğimiz,
menüdeki orijinal ismi Octopus a la Provençale olan bir meze geldi. Ana
malzemesi kalamardan oluşan bu lezzet, sarımsak ve kişniş ile tatlandırılarak
yapılmıştı. Kalamarları yedikten sonra, lavaş ekmeğimizi suyuna bandırarak,
şifa niyetine yedik diyebilirim.

Ara sıcakları yerken, garsonumuz nargile istersek
getirebileceklerini söyledi. Fakat biz istemedik. Öyle ki burada halk nargileye
çok düşkün. Cafe, bar, restaurant fark etmeden her yerde nargile içmeyi
seviyorlar. Öyle ki biz nasıl yemek yerken arada su içiyorsak, burada biraz
yemek, biraz nargile kıvamındalar. Hatta biz yemeklerimizi yerken yan masamıza
çok şık giyimli bir çift geldi. Masayı donattılar. Derken adam nargile siparişi
verdi. Hem yemek yiyor hem de nargile püfürdetiyordu. Bir baktık ki masaya koca
bir tabak içerisinde kalamar geldi fakat kalamarın siyah mürekkebi, sos haline
getirilip, üzerine dökülmüştü.  Adam bir
yandan iştahla kalamarı yerken bir yandan da nargile içmeye çalışıyordu ki olan
oldu adam kaşık dolusu simsiyah kalamarı beyaz gömleğinin üzerine devirdi.
Garsonlar hemen koşturup, olayı müdahale ettiler fakat siyah mürekkep
bulaştıkça bulaştı. O sinirle adam restaurant’ı terk etmek zorunda kaldı. Yemek
arası tam yanımızda bu olay cereyan edince, adama geçmiş olsun bize de afiyet
olsun diyerek yemeğe devam ettik.

 Humus ise her zamanki
gibi vazgeçilmezimi z olunca, tek fark olarak bu sefer humus’u deniz mahsullü
olarak istedik. Sıcak sıcak masamıza gelen humus, maalesef soğuyunca üzerindeki
 yağ da dondu ve damakta hoş bir tat
bırakmadığı için, pek fazla beğenmedik. Ya vakit geçirmeden yemek lazım ya da
sade humus söylemek lazım diye düşünüyorum.

 

Balık köftesi ise güzeldi, beyaz balıktan yapılan köfte,
yağı içine çok fazla çekmeden kızartılmıştı. Ve değişik bir lezzete sahip
değil, sıradandı.

 

Soğuklar, sıcaklar derken sırada balık vardı. Maalesef
yediğimiz balığın ismini hatırlamıyorum ama tadı gerçekten çok güzeldi, balık
taze olunca tadı da bir başka oluyordu. Derisi tamamen soyularak servis edilen
balık görünüşte ufak tefek gibi görünse de 1 kg ağırlığında ki balığı iki kişi
rahatlıkla yedik. Burada her balığa ve isteğe göre farklı soslar sunuluyordu.
İsterseniz klasik limon ve zeytinyağıyla hazırlanan sos, isterseniz wasabi sos
isterseniz de tartar sos.

 

Balığımızı yemiştik. Artık bu kadar yemeğin üstüne tatlı
yiyemeyiz herhalde dediysekte. Bir anda masamız toplandı. Hani derler ya
donatın bu sofrayı, aynen bu kadar yemeğin üzerine masa baştan aşağı donatıldı
ve biz bu ikramlar karşısında şok geçirdik. Bu lezzetleri tek tek anlatmama
gerek yok bildiğimiz lezzetler.

Eskiden bisküvi arasına lokum koyardık bilmem hatırlar mısınız?

Pudra şekeriyle tatlandırılıp, sulandırılmış çilek bal
gibiydi.

Şekerle birlikte karamelize edilmiş incir tatlısı değişikti.

Eskimeyen lezzet Mozaik pasta masada yerini almıştı.

Mis gibi kokan mandalinalar.

Siyah üzüm, elma ve muz.

 Evet, tahmin edeceğiniz üzere hepsini yiyemedik. Tadına
bakmakla yetindik.  Güzel ve tadına doyum
olmayan bu lezzetlere iki kişi ödediğimiz hesap 130$.

Güzel başlayan gün, güzel bir yemekle son bulmuştu. Bir
sonra ki gün artık Beyrut’a veda etme zamanıydı. Ama biz son günümüzü de
gezerek ve tabi lezzet peşinde koşarak geçirdik. En kısa zaman da Beyrutta son
günümüzü yayınlayacağım.

Sevgilerle gezenyer.com

 

1 Yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Lezzet gezisinin bu bölümü de ağzımızı sulandırdı…Adam Vedat Milor deyince ben “eyvah” dedim ama neyse sonuç Michellin in çok yıldızlı restaurantlarından biri çıkmadı.Fotolarınıza bakarak “offff” çektim..Meryem heykelinden şehrin manzarasına da hayran oldum.çok teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*