beypazarı-yedigöller

Medeniyete doğru



Medeniyet kelimesini hep merak etmişimdir. Merhum Mehmet Akif medeniyeti tek dişi kalmış canavar olarak niteliyor. Sözlük anlamı ise bir ülke veya toplumun, maddi manevi varlıkların, sanat, düşünce, bilim, teknoloji ürünlerinin nitelediklerini ifade eder diye geçiyor. Daha toplu ve anlaşılır ifade ile çağına uygun yaşayan insan da diyebiliriz.

O zaman burada çağ kavramı öne çıkıyor. Bu çağda nasıl yaşamalı? Dünyanın her yerinde kan, gözyaşı, zulüm, açlık ve sömürü varken bizde bu çağda bu kavramlara uygun mu yaşamalıyız? İnsanlarımız, dünya toplumları nereye gidiyor? Dünyamız, kural tanımaz insanlar tarafından tanınmaz hale getirildi. Sanki bana Akifin tanımı daha uygun geliyor. Neyse konumuz bu değil zaten. Bu günkü rotamızda İstanbul-Adapazarı-Nallıhan-Beypazarı-Kıbrısçık-Gölcük ve Yedigöller var.

Bu bölge batı Karadeniz ile iç Anadolu arasına sıkışmış dört mevsim muhteşem güzellikler sunan fakat sonbaharda bir başka güzel olan ender coğrafyalardan birisi. Bizde bir ekim sonu düşüyoruz yollara, yol gidiyor biz gidiyoruz, ikimizin de bir şikâyeti yok aslında. Çünkü yol ne kadar uzarsa, okadar dinlenir, rahatlarım. Yolun uzunluğu değil, kısalığıdır aslında beni düşündüren. Bu yüzden olsa gerek ki İstanbul-Yedigöller olan rotamı epeyce uzatarak rahatlamak, dinçleşmek belki de kurtulmak istedim, kendimden ve medeniyetten.



Günün ilk ışıklarıyla çıkıyorum yola. otoban boş, Adapazarı’na kadar rahatça geliyorum. Akyazı kavşağından kararlaştırdığım gibi güneydoğuya kuzuluk-dokurcun istikametine dönüyorum. Aslında bu coğrafya okadar güzel ki bir dursam, belki bir daha ayrılamayacağım. O yüzden buraları bir başka sefere havale ederek devam ediyorum yoluma. Mudurnu kavşağını da geçerek Nallıhan’a yöneliyorum. Nallıhan’a 18 km kala, batıya, Göynük istikametine doğru, uyuzsuyu şelalesi tabelası dikkatimi çekiyor,dönüyorum 4km sonra şelalenin olduğu Karacasu köyündeyim.Yaşlı bir amcaya şelalenin yolunu soruyorum, şelalenin bu mevsimde akmadığını ancak nisana kadar belki yağışlar iyi olursa mayıs sonuna kadar aktığını söylüyor, çaresiz geri dönüyorum.
Öğlen vakti Nallıhan’dayım, merkezde Nasuh paşa cami karşılıyor beni kocahan hemen caminin arkasında, o da restore edildiği için kapalı.Uluhan cami diğer tarihi yapısı Nallıhan’ın.Fazla oyalanmadan Beypazarı’na doğru yola koyuluyorum.Nallıhan yolunun 35. Km Nallıhan kuş cenneti diye de anılıyor.Çevredeki kaya toprak oluşumu insana başka bir gezegendeymiş hissini veriyor. Su oldukça çekilmiş,  köprünün altında gri balıkçıl beni beklemiş olmalı ki kıpırdamadan olduğu yerde duruyor. Burada bol bol fotoğraf molası verip yola devam ediyorum.

Beypazarı’na vardığımda vakit ikindi olmuştu.Genelde olduğu gibi kasabayı yukarıdan görebilmek için hıdırlık tepesi denen kaleye çıkıp, ilçenin genel yapısı,yüzölçümü hakkında genel bir bilgi aldıktan sonra yerleşmek için bir pansiyon bakıyorum. Küçük bir yer olmasına rağmen oldukça kalabalık genelde Japon turistlerin çokluğu dikkatimi çekiyor.Beypazarı eski ipek yolu üstünde Bağdada giden kervanların konakladığı çok eski bir yerleşim.İlçenin ilk adı ilkçağda kaya ülkesi anlamına gelen “Lagania”ymış.Bizans döneminde ise Anastasiopolis adını almış.Daha sonra ilçeyi Bizanslardan alan Germiyanoğlu Yakup Beyin veziri Dinar Hezar bu adı ‘‘beyhezar” olarak değiştirmiş.İlçede kurulan pazaryerinin adı zamanla büyük üne kavuşunca zamanla Beyhezar,  Beypazarı olmuş.

Üstadımız meşhur seyyah Evliya çelebi, ünlü eseri seyahatnamesinde, Beypazarı hakkında şu bilgileri düşer satırlarına. ‘‘iki dere içinde 21 mahallede 3060 adet ikişer katlı,duvarları kerpiçten,üzerleri tahta kaplı evler vardır.70 adet okul,7 han ve hamam ve 600 adet dükkan bulunur.Bağ ve bahçesi çoktur.Bostanlarında bir çeşit kavun olur ki, lezzetinden adamın damağı yarılır.Mis ve ham amber kokusu vardır.Şehir halkının çoğu bu kavundan  zerde pişirip içine darçın ve karanfil korlar.Bir çeşit yeşil armudu olup yuvarlak olduğu gibi dördü,beşi bir okka gelir.Gayet hoş ve suludur.İstanbul’a nice bin kutu armudu, pamuklar içinde hediye ederler.Sahrasında pirinç olur ki gayet pişkindir.”evet,Evliya çelebi gibi biz de Beypazarı’nda yaptığımız gezi sonrası çok memnun kaldık.

O eski cumbalı evlerin tamamına yakını aslına uygun restore edilmiş.Kent adeta yaşayan bir müze görünümünde..gerçi kentte bir de yaşayan müze adında  üç katlı tarihi bir konak mevcut.İçindeki yüzyıllık yaşam aynen korunmuş, sanki evin hanımı bir eksik için komşuya gitmiş gibi  kurulan sofra bile halen ortada,tüm eşyalar antika niteliğinde. Gerçekten görülmesi gereken çok hoş bir mekan. Sokaklarında yorgan dükkanları, bakırcılar, gümüşçüler tarihin geçmiş zamanlarında yaşıyorlarmışçasına işlerine devam ediyorlar. Bir de Beypazarı’nın dut, pekmez ve cevizden yapılan meşhur cevizli sucukları, konukların damaklarında enfes tatlar bırakmakta. Beypazarı’nın gezmeye değer bir yapılarıda asırlık camileridir. Sultan Alaeddin camii, Akşemseddin camii, kurşunlu camii sadece birkaçı.



Beypazarı çok uzağınızda değil, tüm tarihi güzelliği ve ihtişamı ile gelen misafirlerini ağırlıyor. Siz de bir iki gününüzü bu şirin beldede geçirerek kendinize büyük bir iyilik yapabilirsiniz. Burada geçirdiğimiz bir günün ardından yola koyuluyoruz. Beypazarının çıkışından kuzeye ayrılan yol bizi inözü vadisinden Kıbrıscık üzerinden Boluya ulaştıracak.

İnözü vadisinden yavaşça yol alarak ilerliyoruz. Vadi gerçekten görülmeye değer vahşi bir güzellik sergiliyor.Vadinin derinliklerinde sabredilerek geçirilecek zaman, bize Türkiye’de yaşayan çok nadir hayvan türlerini göstereceğini birkaç makalede okumuştum ama buraya ayrıca zaman ayırmalı düşüncesiyle solumda kalan Beypazarı maden suyu fabrikasının önünden yukarılara doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyorum.Kulaklarımın tıkanıp,zonklamasından rakımın oldukça yükseldiğini anlamak mümkün.Sağlı sollu yemyeşil vadilerde, ağaçlar, kah sarıya kah kırmızıya dönmüş yaprakları ve çam ağaçlarının değişmez rengi yeşilin her tonuyla, maharetli bir ressamın elinden çıkmış yağlıboya tabloyu andırıyor.Aracımı sık sık durdurup bir sürü görüntü çalıp, fotoğraf makinemin içine hapsediyorum.zaten fotoğrafçılığın tanımı en basit ve kaba tabiriyle görüntüyü bir yerlere  hapsetmek değil  mi… Çalmanın, suç olmadığı tek yöntemi bu olmalı.

Aklıma Şeyh Galibin,eseri hüsn’ü aşk’ı yazdığında bunu başka kaynaklardan yararlanarak yazdığını ima edenlere verdiği şu ölümsüz vecize geliyor: ‘‘Esrarını Mesneviden aldım,çaldımsa da  miri malı çaldım.’’



Karlık dağını aşarak yükseliyorum köyler, yaylalar aşıyorum. Yol, beni hala yüzyıllık ahşap evlerde hayatın devam ettiği  Köseler ve Yazıca köylerinin içinde geçiriyor.Yollar kıvrıla kıvrıla uzayıp giderken bu tablonun ve yolların bitmemesi için dua ediyorum,zira döndüğüm her kıvrımla ruhumda başka güzellikler duyuyorum.Vadi adeta bir yayla kent görünümünde, belli aralıklarla sok sayıda yayla mevcut.Mevsim sonbahar olduğu için tek tük evlerden dumanlar yükseliyor.En büyük yaylardan biri Kızık yaylası,büyük bir düzlüğe kurulmuş oldukça güzel bir yayla.Kızık yaylasının bitiminden sağa ayrılan yol bizi biraz sonra Bolu gençlik ve spor müdürlüğünün  izci kampına, yani Aladağlar göletine ulaştırıyor.

Girişte ziyaretçiler ve sporcular için inşaatı devam eden otelin arkasına dolaşıp, kamp kuracağım içinde on-oniki bungalovun olduğu mekana geliyorum. Kararmak üzere olan havaya aldırmadan, göletin olduğu kısma gidip, suyun, belki de sanki suya akseden ruhumun, derinliklerine doğru bakıp yol yorgunluğunu atıyorum. Bulunduğumuz bölge Kartalkayanın hemen etekleri olduğu için,gece uyumakta oldukça zorluk çektiğimi söylemeliyim.Bungalovlar yaz koşullarına uygun olduğundan gece oldukça soğuk oluyorlar.Sabah günün ilk ışıklarıyla gölün görüntüsünü makinemin belleğinde ölümsüzleştirmek için göle tekrar gidiyorum. Manzara müthiş, gecenin ayazından kalan soğuk sis kümesi, sevgilisinden zorla ayrılan aşık gibi yavaş yavaş ayrılıyor gölün kucağından,neyse ki bu görüntüyü kaçırmıyorum.



Kahvaltıyı milli parkın sadık bekçileri olan köpeklerle birlikte yapıp, ormanın derinliklerine doğru çevreyi keşfe çıkıyorum. Üç-dört saatlik yürüyüşte muhteşem coğrafyalara yelken açıyor, içimin nasıl huzurla dolduğuna şahit oluyorum. Bir ara şu boş kulübelerden birine girip, bir daha medeniyet dedikleri bir türlü anlamlandıramadığım keşmekeşten kurtulmayı, izimi kaybettirmeyi düşünüyorum. Ama hayatın gerçekleri ve yükümlülüklerim bu hülyamı imkansızlaştırıyor, kimbilir belki de sadece öteliyor. Bu akşam uyumam dünkünden daha rahat oluyor, çünkü artık damarlarımdaki kana, buranın medeniyetinden bir nebze serpilmiş durumda. Sabah erkenden zorda olsa bu coğrafyaya veda edip yola koyuluyorum. Artık aşağılara doğru kıvrılan yollar, beni sağımda kalan Gölcük tabelasına ulaştırıyor.
Burası bir milli park, giriş ödentisini verip giriyorum. Sabahın erken vakti olduğu için kimsecikler yok etrafta. Hemen gölü iki, üç kez turlayıp çevreyi her açısıyla belleğime kazıyorum. Gölün kıyısındaki konuk evi, göle yansımasıyla birlikte muhteşem bir görüntü veriyor. Gölün kıyısında bir lokanta, kır kahvesi, wc’ler ve bir de şirin bir cami mevcut. Öğlene doğru yavaş yavaş dolan göl kıyısından benim için artık ayrılma vakti.

Siz de birgün hayatın keşmekeşinden sıkılırsanız, Gölcük sadece üç saatlik mesafede. Çevrede konaklamak için çok sayıda termal tesis var. Buradan ayrılan yol bizi 4-5 km sonra Boluya götürüyor. Bolu fazla büyük olmayan, Osmanlı yadigarlarıyla dolu şirin bir kent. Biraz şehir turu ve Yedigöller için alışveriş yapıyorum.Sokaklarda çuvallarla mantar satan köylülerin çokluğu dikkatimi çekiyor,aklıma İstanbul’daki zabıta-seyyar satıcı ilişki geliyor ister istemez.Hava kararmak üzere ve ben Boludaki turumu anca bitiriyorum. Bir an Boluda konaklamayı düşünmüyor değilim çünkü önümde bilmediğim 42 km’lik zorlu bir orman yolu var. A ncak damarlarıma dolan orman medeniyetinin yok olmaması için naçar devam ediyorum yoluma. Zaten yolcu yolunda gerek dememiş mi atalarımız.

Bolu-Ankara yolundan Yedigöller tabelasından girip biraz bozuk asfalt üstünden ilerliyorum. Bir müddet sonra asfalt bitip toprak yoldan devam ediyorum yoluma. Yol oldukça zorlu, bir de yer yer çöken koyu sis tabakasında ilerlerken yolunuzu kaybedip ormanın derinliklerinde kaybolmak içten bile değil. Bu yolu kışın gitmek mümkün değil, bu yüzden kışın Yedigöller ulaşım kısmen daha rahat olan fakat oldukça uzun olan Gerede- Yeniçağa üzerinden yapılıyor. Gece geç saatte yedigöllere varıp bekçi kulübelerinin olduğu kısma gidiyorum. Gecenin bir yarısında gelen misafirlerini  kapıda karşılayıp, çay içmeye buyur ediyorlar, reddetmek ne mümkün. Birkaç saat sohbetten sonra çadırımı kurmak için çadır alanlarına varıp,büyük göle doğru kuruyorum çadırımı.Etrafta kimsecikler yok,ormanın derinliklerinde doğayla sarmaş dolaş geceyi sabah ediyorum.

Sabah büyük bir uğultuyla uyanıyorum. Etrafta onlarca çadır kurulmuş,yüzlerce insan seli hepsi bir işin ucundan tutmuş yerleşmeye uğraşıyor. Burası hafta sonu oldukça kalabalık oluyor. Kimi ailesinle, kimi derneklere dolup kendilerini doğaya salıyorlar. Uzakdoğulu dostlara bile rastlamak mümkün burada. Kahvaltının ardından bölgeyi en hakim yerden gören kapankayası mevkine tırmanıyorum. Buradaki manzara gerçekten büyüleyici. Dönüşte, bir çift, gülümseyerek selam veriyor ve ben sizi bir yerden hatırlıyorum, acaba istanbuldamı oturuyorsunuz diyerek merakla soruyor. Evet diyorum, belki biryerlerde karşılaşmış olabiliriz. Oysa ki Rotamızın gölcük durağında, belki de her ikimizin elinde fotoğraf makinesi olduğu için  birbirimizin yanından geçerken tebessümle kafa eğdiğimizi söyleyemiyorum kendilerine.

Demek ki insanlar ortak paydalarda buluştuğu zaman birbirlerine karşı daha sevecen, hoşgörülü olabiliyor. Demek ki zamanın bir anında baş işaretiyle de olsa verilen selam vicdanlarda yakin hâsıl edebiliyor, hiç tanımadığımız insanlara daha muhabbetle yaklaşabiliyoruz. Aklıma ‘‘aranızda selamı yayın, bu sizin aranızda muhabbet vücuda getirir.’’ Kutlu sözü geliyor, tebessüm ediyorum. Bir keresinde 1 km lik yolda beni üç kere gören ve her defasında selam veren, ülkemizi ziyarete gelen yabancı dostlarımızdan, selam noktasında çok öğreneceklerimiz var diye düşünüyorum. 

Yedigöller’e ait teknik bilgileri Yedigöller sayfasına bırakıp gezime devam ediyorum.Gece göl kenarındaki iskeleye oturup ayın göldeki yansımasını seyrediyorum. Ormanın içlerinden gelen yabani! hayvan ulumalarını dolduruyorum içime. Eğer hafta sonu giderseniz gelen ziyaretçilerin kamp ateşi çevresinde beraberce söyledikleri ‘‘karlı kayın ormanında…’’ezgilerini dinleyebilirsiniz.

Bu coğrafyada her şey o kadar medeni halloluyor ki, bir ayı, kurt, karnı aç değilken yan gözle bile bakmıyor yaralı bir ceylana, her canlı ilahi kanunlara göre sürüyor hayatını. Aç bir ayıya yem olan ceylandan bir sürü canlı nasipleniyor, hiç bir şey israf olmuyor, atılmıyor. Oysa ki bizim yaşadığımız dünya böyle değil. Harcama, israf, zulüm, adaletsizlik, cinayet kol geziyor, karnı tok olan, yarını için eziyor zayıfı, insanlar gece sokağa çıkmaya korkarken, ormanın içinde güvenle çadırınızı kurup yatabiliyorsunuz. O zaman durup düşünüyorum yolculuğa çıkarken kendime sorduğum medeniyet kavramını ve buraların medeniyeti daha ağır basıyor vicdanımda. Ve söz veriyorum kendime, medeniyetimize döndüğümde daha hoşgörüyle, sevgiyle yaklaşacağım insanlara, elime, dilime daha bir sahip çıkacağım, toplum olarak buna ihtiyacımız var.



Her şey gibi bu rotanın da bir sonu olduğu aklıma geliyor, üzülerek hazırlanıyorum, bir sabah başladığım ve beş gün süren yolculuğum üç saatte son buluyor. Siz de birgün bu coğrafyalara gelirseniz, buranın kanunlarına uymalısınız, buralarda yemekler israf edilmez, çevre kirletilmez, bir dal kırılmaz, buralardan evize götüreceğiniz tek şey güzel anılarınız olmalıdır.

Son söz olarak Dede korkutun sözünden daha güzelini bilmiyorum. ‘‘taşkın akan pınarlarınız kurumasın, gölgeli ağacınız kesilmesin’’Başka bir rotada görüşmek üzere…www.ajansfoto.com






10 yorum

  • abayvas dedi ki:

    Ne güzel gezdim sabah sabah… Sağolun adventure… Doğa ananın mahareti konusunda konuşmak haddime olmadığından Yedigöller için birşey diyemeyeceğim ama Beypazarı benim en sevdiğim eski dokulu yerleşmelerden biridir. Restorasyonlar da çok güzel oldu, ama korkuyorum biliyor musunuz, orayı da hızla kirletecekler, yerel halk ticarileşecek, o güzel sabah selamları kaybolacak, “buyur kızım bi çay iç”ler “hanfendi bizim müesseseye buyrun”lara dönüşecek diye…

  • Zeynep dedi ki:

    sabah sabah bu güzel yazınızla sanki bende sizinle birlikte gezmiş kadar oldum.ben hiç gitmedim bahsettiğiniz yerlere ama bu sene kesin gitmek istiyorum

  • haymatlos dedi ki:

    sürükleyici ve keyifli bir yazı olmuş.elinize sağlık. bu arada fotograflar da şahane. fotograf yarışmamızdan haberiniz var değil mi?

  • Patricia dedi ki:

    .koca evliya çelebi gidip göresiymiş.adventurer anlatasıymış böyle güzel,ne ola da biz hala burada durmaktayız^^

  • despina dedi ki:

    binrota bizi yedigöllerdeki o konuk evine götürür mü? Gezi yazısı okumak güzel de arada gidebildiklerimize gitsek ne güzel , ne güzel olur

  • rome_o dedi ki:

    tam bir gezi yazısı olmuş ..çekmiş olduğun fotoğraflarda fotoğraf tutkunlarının iştahını açacak cinsten

  • Kedim dedi ki:

    Gölcük en sevdiğim yerlerden olduğu için fotoğrafınız çok makbule geçti. Özlemişim. 7 göllerde kalma fikrine ve karelerinize de diyecek yok doğrusu.

  • maviduman dedi ki:

    Çok güzel bir rotayı, çok güzel fotoğraflarla süsleyip bizlere anlatmışsınız emeğinize sağlık.

  • sevgimelek dedi ki:

    çok güzel bir yazı gerçektende.. fotograflar için ayrıca teşekkürler hepsi tam bir bütünü oluşturmuş

  • POYRAZADA dedi ki:

    Binrota bizi oraya götür bence de bence de ! Bolu ve civarını çok gezdim ama Yedigöller kısmet olmadı 🙁 Adventurer gitmiş gezmiş görmüş gelmiş ne güzel yapmış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*