Bergen / Firar eden fikirlerimden yakaladıklarım

Ve işte geldik Bergen'e .

Norveç'in en fazla yağış alan şehrindeyiz ama şansımıza hava pırıl pırıl . Bergen'e  yılda 2250 mm. yağış düşüyormuş . Geçmişte birara Bergen caddelerine şemsiye satış makineleri bile konmuş ama daha sonra herhalde moral bozucu buldular ki kaldırmışlar .

Bu kadar yoğun yağış alan şehir , Gulf Stream akıntısının etkisiyle Norveç'in en ılıman şehriymiş . Bergen etrafında 7 adet dağ ile çevrili , Vagen Körfezi etrafına kurulmuş bir şehir .

Şehir 1070 yılında Kral III Olav tarafından Bjorgvin adı ile kurulmuş ve 12-13. yüzyıllarda Norveç'in başkentliğini yapmış . Yüzyıllar boyunca bir ticaret merkezi olarak önemini korumuş . Yangınlar sonucunda 4 kez hemen hemen tümüyle yanmış . Yangınlardan o kadar bıkmışlar ki 1855 yılındaki yangın sonrasında ahşap yapıların kurulması yasaklanmış .

Bergen günümüzde 260 bin kişilik nüfusu ile Norveç'in ikinci büyük şehri ve Norveç'in en geniş limanına sahip . Bu liman özellikle fiyord gezileri için gelen lüks yolcu gemilerinin ana durağı . Bergen hemen güneyindeki Hardanger fiyordu ile biraz kuzeyindeki Sogne fiyordu arasında bulunuyor . Yani Norveç'in en büyük iki fiyordunun arasında . Bu limandan kalkan gemi ve deniz otobüsleri ile Sogne fiyordunun ucundaki ünlü Flam kasabasına kadar gidilebiliyor .

Fish Market dedikleri balık pazarındaki balıkların ve deniz kabuklularının çeşitliliği balıkçılık hakkında da fikir veriyor . Limanda tüm dünyanın karşı çıktığı ama Norveçli ve Japon denizcilere söz geçiremediği balina avcılığı için kullanılan değişik şekilli gemilere de rastlıyoruz .

Bergen'e uçakla veya Oslo'dan tren ile de ulaşmak mümkün . İskandinav şehirlerinde otellerde ve turim ofislerinde gördüğümüz şehir kitapçıkları Bergen'de de mevcut . Diğer ülkelerde gördüklerimden çok daha ayrıntılı ve bir o kadar da pratik . Buralara geleceklere ilk iş olarak bu kitapçığı bulmalarını ve gözatmalarını öneririm . Bergen'de yapılacak bir çok aktivite yazmışlar , ne yazık ki bunların hepsini yapmaya vaktimiz yok .

Otobüsten Fish Market yakınlarında iniyoruz . Otele girmeden önce biraz gezip birşeyler atıştıracağız . Hızlı ve nispeten ucuz yemenin adresi balık pazarı gibi görünüyor . Çeşit çeşit balık ve adını bilmediğimiz kabuklular tezgahlarda müşteri bekliyorlar . Seçtiğiniz hemen oracıkta pişirilip size ikram ediliyor . Hazırlanmış sabit fiyatlı tabaklar da var .  Kolay ve hızlı olur diye tercihimizi tabaktan yana kullanıyoruz .

Balık pazarı esnafı genellikle Latin Amerikalı . Türk olduğumuzu öğrenince Lugano'yu hatırlatan Uruguaylı balıkçı ile kısa bir sohbetin ardından gözümüze kestirdiğimiz başka bir tezgaha yaklaşıyoruz .  Acar kendingezlilerden  ''bizim hikayemiz''in Mete'si son kalan yengeç bacağını kısa ve net bir pazarlıkla Meksikalı satıcıdan kaptıktan sonra biz de kendimize karidesli-somonlu bir tabak yaptırıp yanına da bira söylüyoruz .

Fazla oturmak istemiyorum çünkü otele giriş yapmak üzere tur arkadaşlarımızla buluşmadan önce verdiğimiz serbest zaman giderek daralıyor . Ve benim aklımda havanın çok kolay değişebildiği bu coğrafyada güneş hazır güzel yüzünü gösterirken Floyen Tepesi'ne çıkmak ve oradan Bergen'i seyretmek , fotoğraflamak var .

Bergen küçük bir şehir . Gezilecek yerleri ise bir kasaba kadar bile denebilir . Bu nedenle ve daha önce de yerini haritadan bulup ezberlediğim için tepeye çıkan funikülerin kalkış noktasını kolaylıkla buluyoruz . Kişi başı 80 Norveç kronu karşılığında biletlerimizi alıp vagonda manzaraya hakim bir noktaya oturuyoruz . Sonuçta tepeye çıkış 7-8 dakika sürüyor ve bu sürede birkaç istasyonda funiküler sebepsiz yere duruyor . Çünkü ne inen var , ne binen . Belki başka zamanlarda bu istasyonlar kullanılıyordur diye düşünüyorum ve vagonun tepeye ulaşması ile birlikte kendimi dışarı atıyorum .

Floyen Tepesi , Bergen ve etrafının manzarasına hakim . Tepede bir lokanta , incik-boncuk mağazası ve tuvalet de bulunuyor . Zaman kısıtlı . Biraz manzarayı seyrettikten sonra bir hovardalık anında alıp halen taksitlerini bitiremediğim fotoğraf makinam ile çekimlere başlıyorum . İşte size Floyen tepesinden Bergen manzaraları …

Öğrendiğim kadarıyla Bergen'de manzaraya hakim daha yüksek bir başka tepe de varmış : Ulriken Tepesi . Balık pazarından belli aralıklarla kalkan otobüsler ile tepeye giden teleferiğe ulaşılabiliyormuş , aklınızda olsun .

Tekrar funikülere binip aşağıya iniyoruz ve turdaşlarımızla buluşup otelimize gidiyoruz . Odalar dağıtılıyor . Odamız bu turda kaldığımız en kişiliksiz oda . Otelin boşluğuna bakıyor . Ama otelimizin yeri o kadar güzel ki oda umurumda değil . Otelimiz resimlerde gördüğünüz güzel ahşap evlerin bir sokak arkasında . Lobisinde de ücretsiz su ve kahve makinası var . Sakın ne cimri adamsın demeyin , hikayenin sonunu dinleyin .

Biraz dinlendikten sonra bu güzel şehri gezmek için tekrar sokaklardayız . Bergen , daha önceki bazı yazılarımızda da bahsettiğimiz ; Ortaçağ Avrupasında Kuzey Atlantik ve Baltık Denizinde ticareti yönlendiren Hansa Birliği'ne ait şehirlerden biri . Bu yüzden Bryggen denilen bölgedeki ahşap evlerin bulunduğu limana Hanseatik Liman deniliyor . Bu resim gibi -pitoresk diyorlar- ahşap yapılar daha önce birkaç kez yanmış olmalarına karşın ortaçağdaki halleri ile yeniden inşa edilmişler ve Unesco Dünya Kültür Mirası Listesine girmişler .

Binaların aralarına giriyoruz . Yamuk yumuk ama şirin evlerle karşılaşıyoruz . Ara sokaklarında hoş kafe ve lokantalar var . Bu sokaklarda dolaşıp barlara girip çıkan , eğlenen , kavga eden bazılarının tek bacağı tahtadan , bazılarının tek kolu kancalı , bazılarının da omuzlarında papağan bulunan eski denizcileri hayal ediyorum . Şişeler kafalarda kırılıyor , denizciler kapılardan dışarı uçuyorlar .

Akşam yemeğinden önce biraz para bozdurmak istiyorum . Turizm ofisinde para bozuyorlarmış . Neyse ki yakında . Ofiste Japonlar tüm bankoları işgal etmişler . Sadece kendileri varmış gibi lafı uzattıkça uzatıyorlar . Bakın aklıma ne geldi . Bizim ülkede galiba Japonları yanlış tanıyoruz . Bunca ülke gezdim , yolda-otelde-lokantada-asansörde her türlü yerde birbirlerinden başkasına saygılı davranan bir Japon'a rastlamadım . Seyahate çıkınca herhalde huyları değişiyor . Bir resmin önünde saatlerce durup vıdı vıdı yapabiliyorlar . Arkalarında fotoğraf çekmek isteyen yüzlerce kişi varken saatlerce poz verebiliyorlar . Zaten seyahatten dönen bir Japon turiste memleketinde sormuşlar , gittiğin yerleri beğendin mi diye . Daha fotoğraflara bakmadım demiş . Neyse dedikodu yapmayalım , Japon Konsolosluğundan uyarı alırız sonra .

Nerede kalmıştık , tamam Japon kardeşlerimizin – gönüllerini alalım – işi bitince sıra bize geldi . Veznedeki kızcağız biraz sonra bize atacağı kazığı iyice anlayalım diye komisyon oranlarını hem anlatıyor , hem de parmağı ile defalarca gösteriyor . Hani daha sonra ''Yandım Allah'' diye bağırmak yok . Benim sorum ise gayet net : Kızım , çocuğum , hanımefendi . Ben size 100 Euro verirsem siz bana ne kadar  kazık pardon kron vereceksiniz ? Pazarlık yok . Mümkün olduğunca az Euro bozdurup lokanta aramaya çıkıyoruz .

Öğlen yemek yediğimiz nispeten ucuz balık pazarı kapanmış . Açık olan birkaç yerin önünde tecrübeli turistler kuyruklar oluşturmuşlar , diğer vicdansızların eline düşmemek için yemek almaya çalışıyorlar . Bence en uygun adres aslında aşağıdaki resimde .

Ben bazen çok yorulduğumda her türlü ıvır zıvıra çalışan kafam duruverir , akıl tutulmasına uğrarım . Bir de yanına açlık bastırınca o gece Bergen'de göz göre göre İskandinavyadaki en büyük kazığımı yedim : Lokanta-kafe karışımı bir yerde sıradan bir akşam yemeği için 120 Euro karşılığı Norveç kronu . Hiç bahşiş bırakmayarak garsonları cezalandırdım elbette . Züğürt tesellisi bu herhalde .

Şimdi soracaksınız , senin aklın tutuldu da eşin niye müdahele etmedi diye . Benim güzel akşam yemeklerine düşkünlüğümü bilen eşimin beni kırmamak için müdahele etmediğini düşünüyorum . Gerçek şu ki yanan sobaya dokunmak için ısrarlı olursan bir kez olsun elini değdiriverirler . Bende ısrarcı olmaya bu yemekten sonra tövbe ediyorum . Unutmayın , ''her tövbekar aslında yorgun bir günahkardır ''

Hesabı ödedikten sonra defalarca yanmış olan bu şehirde ''yangıııın vaaaar'' diye bağırmak istiyorum . Yemeği ve yediğimiz kazığı hazmetmek için yürüyelim diyorum . Ama sakatlanmış ve ağrıyan sağ ayağım ''yeter bütün gün yürüdüğün , bir yere otur ve beni karşıya uzat'' diyor .

Otele dönüyoruz . Biraz tur arkadaşlarımız ile takılıp maç izliyorum . Herkes pahalılıktan şikayetçi . En ucuza akşam yemeği yiyeni şampiyon ilan edeceğiz . Bizse çoktan küme düştük . Hava kararsın da uyuyayım diyorum , hava da kararmıyor . Otelin internet köşesi Japon turistlerin işgalinde . Bütün gün yaşadıklarımı düşünerek odamıza çekiliyorum ve yatağın sağ tarafındaki yerime uzanıyorum . Yarın büyük gün . Fiyord turu var ve Flam'a gideceğiz . Gözlerim kapanıyor .

Şimdilik iyi uykular ve renkli rüyalar diliyorum…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

10 yorum

  • sadiye dedi ki:

    Sayın Hocam yağış miktarını anlayamadım, Lütfedim biraz açıklarmısınız. Teşekkürler..

  • sadiye dedi ki:

    Sayın Hocam yağış miktarını anlayamadım, Lütfedif biraz açıklarmısınız. Teşekkürler..

  • sadiye dedi ki:

    Sayın Hocam yağış miktarını anlayamadım, Lütfedif biraz açıklarmısınız. Teşekkürler..

  • arkutbay dedi ki:

    Açıklayayım efendim 🙂 Meteorolojik yağış ölçüm birimi 1 metrekareye düşen su miktarı ile ölçülür. Plüviografi denilen bu yöntemde 1 metrekare alana düşen 1 kilogramlık yağış 1 milimetre yüksekliğe denk gelir . Yani metrekareye 40 kg. yağış düştü ile 40 mm. yağış düştü aynı şeyi ifade eder .

  • merakles dedi ki:

    Gene çok güzel ve ayrıntılı bir yazı, istifamdan sorumlu olacaksın sayın meslektaşım…Sevgiler.Kalemine sağlık.

  • arkutbay dedi ki:

    O zaman sıradaki yazıyı erteleyeyim 🙂 Ya da yazayım hayatınızı istediğiniz gibi yaşayın . Sevgiler . Teşekkürler .

  • merakles dedi ki:

    Yazılara devam Hocam, dayanırım ben biraz daha :))

  • bizim hikayemiz dedi ki:

    Sevgili Arkutbay, yazıda ismimiz geçtiği için söz savunmanın: İki haftadır iş yoğunluğundan bir türlü kafamızı kaldırıp da kendi gözlemlerimizden ve fotoğraflarımızından oluşan İskandinavya yazı dizimize başlayamadık. Ancak, bütün samimiyetimizle ifade etmeliyiz ki sizin yazılarınızın üstüne ne yazacağımızı da ciddi ciddi düşünmekteyiz. Gezide sizinle birlikte olan Binrota üyeleri olarak ne yazıyorsanız altına kalın harflerle imza atıyoruz. Fazlası var eksiği yok. Gözlemleriniz süper, fotoğraflar çok başarılı. Yazılarınızın dili çok akıcı.Şapka çıkarmaktan başka çare yok. Ancak bir yanlışı düzeltmemize müsaade ediniz: Balık Pazarında sizin önünüzden gayet başarılı bir manevra ile kaptığımız yengeç bacağı değil de irice bir istakozun sağ ön bacağıydı:) Önde Bergen limanı masada istakoz bacağı arka masada sevgili Doktor ve eşi…Ve Meksikalı amigo Charlie’nin güzel muhabetti ile son bulan öğle yemeği. Yazılarınızı ilgiyle takip ediyoruz ve İskandinavya turuna çıkacak gezginlere mutlak suretle okumalarını tavsiye ediyoruz. Bizden tam puan. Sevgiler…

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Doktor,kasaba büyüklüğündeki Bergen i yadettik sayenizde…Bir mayıs sonunda görmüştüm ben de ve yıllar önce de aynı pahalılıktan perişan olmuştuk.Siz de eşim gibi “iyi akşam yemeği” ne meraklısınız,biz hanımlar olmasak tüm paramız yeme-içmeye gidecek…Avrupa nın birçok ülkesinde yapmaya alışkın olduğumuz bu keyif burada biraz cepleri yakmış…Almanya da geçirdiğimiz güzel günlerde detaylı et yemekli ,şaraplı,kahveli akşam yemeklerine en fazla 50 € ödedik…Teşekkürler…sevgiler…

  • arkutbay dedi ki:

    Neşe Hocam , ne deseniz haklısınız . İyi ki varsınız . Sevgili bizimhikayemiz . Dedim ya acıkınca kafam duruyor diye , bacakları da karıştırıvermişim . Kaç kere gördük ki yengeçi istakozu . Hem niçin sol bacağı yok bu hayvanın 🙂 Yaza yaza yoruldum bir ucundan tutuverin de tatile çıkayım 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*