Benelüks İzlenimleri


Benelüks İzlenimleri….

Ne tam birleşebilen ne de birbirlerinden ayrılabilen Belçika, Hollanda ve Lüksemburg ‘un, belki de bu çözümsüz durumu biraz daha mantıklı gösterebilmek için kendilerine taktıkları isim Benelüks. Ortak bir geçmişi ve kültürü paylaşan bu üç ülke halkının hayali ülkesine, Belçika’nın Brüksel hava alanından ayak basıyoruz. Brüksel hava alanı, benim Türkiye dışında gördüğüm ilk hava alanı olduğu için kişisel tarihimde önemli bir yere sahip. Aradan geçen on beş yıl içinde, yolum onlarca hava alanına düşmüş olsa da benim dünyaya açılan ilk pencerem olan bu küçük ve aslında gayet sevimsiz hava alanına yıllar sonra tekrar gelmek beni heyecanlandırıyor. Hava alanı neredeyse hiç değişmemiş, oysa ben ne çok değiştim diye düşünüyorum. On beş yıl öncesinin toy ve deneyimsiz ama bir o kadar da cesur ve gözü pek kızı gitti, yerine edindiği yaşam deneyimi sayesinde daha dingin, sakin ve huzurlu bir kadın geldi. İçimde hiç değişmeyen, hep aynı kalan şeylerden biri ise öğrenme hevesi. İşte belki de bu yüzden, bir haftalık Benelüks gezimiz beni heyecanlandırıyor.


Gezimizin ilk durağı kanallar şehri Amsterdam. Burası, her gidenin kendi seçimleri ve ilgi alanları doğrultusunda, hikâyesini kendine göre yazacağı çok renkli, çok boyutlu, sosyokültürel zenginliği yüksek bir şehir. Amsterdam’ı ziyaret eden herkese, bu şehri beş sözcükle anlatın derseniz, alacağınız yanıtların birbirinden çok farklı olacağına eminim. Benim ilk beşim,  rengârenk çiçeklerin (ve ille de lalelerin) canlılığı ve güzelliği, şehri bir labirent gibi kaplayan, birbirine bağlı yüzlerce kanalın uyandırdığı bütünlük ve bağlılık duygusu, bisikletleri ile bütünleşmiş insanların sadeliği ve doğallığı, Van Gogh müzesinde sergilenen eserlerde bile kendini gösteren kendine özgülük ve bana göre tüm bunların sonucu olarak, bu şehrin dünyanın her yerinden akın akın gelen turist kalabalığını tek bir potada eritebilme gücü. Belki de bu yüzden, Amsterdam bende hem çok turistik hem de çok yerel bir şehir izlenimi uyandırıyor.


Amsterdam’daki ilk aktivitemiz, biletlerini, daha İstanbul’dayken satın aldığımız, Concert Gebouw’daki klasik müzik konserine gitmek. Konsere, on yılı aşkın bir süredir Amsterdam’da yaşayan bir arkadaşımızla gidiyoruz. Konser gerçekten büyüleyici. Bu deneyimi bu denli büyüleyici kılan, müziğin güzelliği ve orkestranın kusursuz ahenginin yanı sıra, salonun ihtişamı ve ev sahipliği yaptığı yüz binlerce konserin duvarlarda bıraktığı leziz tortu olsa gerek. Müziğin evrensel dili, bizi adeta kendimizden geçiriyor.





Sohbet sırasında, on yıldır burada yaşayan arkadaşımızın bu konser salonuna, ilk kez bizimle birlikte geldiğini öğreniyoruz hayretle ve Amsterdam’ın en ünlü ve ününü gerçekten hak eden iki müzesi Van Gogh ve Rijks’i de hiç gezmediğini. Şehirde yapılacak ilginç şeylerin ne olduğu konusundaki sorularımız da ne yazık ki yanıtsız kalıyor. Zihnimde uyanan “Neden?” sorusunun yanıtı, ertesi sabah kahvaltıda Hollanda ekmeği ve Türk bakkalından alınmış beyaz peynir ikilisi ile karşılaştığımda biraz daha netleşiyor. Bunu kısaca, “Ne buralı ne de oralı olmak” sendromu olarak tanımlayabilirim. Burada yaşayan Türklerin çoğu, Avrupa’nın en güzel, renkli ve kültürlü şehirlerinden birinde, kendilerini tüm bu güzelliklerden mahrum bırakarak, dar ve renksiz bir çember içinde yaşamayı sürdürürken, bunun yarattığı anlamsızlık duygusunu da ne yazık ki Türkiye’yi ve Türk ulusunu küçümseyerek rasyonalize ediyorlar. Biraz aşağılık duygusuyla, belki biraz da Hollandalıların, yabancıların kültürel entegrasyonu kisvesi altında empoze ettiği asimilasyon politikasının bir sonucu olarak, otobüste kendi aralarında Türkçe konuştuğunu duyduğumuz kişilerin bile, bizim sorularımıza Türkçe yanıt vermediklerine üzülerek şahit oluyoruz.


Diğer yandan, Amsterdamlılar sıcak ve yardımsever. Kafamız oldukça karışmış bir halde, soğuk balık sandviçi yiyeceğimiz Albert Cuyp pazarını harita üzerinde bulmaya çalışırken “Yardım ister misiniz?” diyerek yanımıza yanaşan iyilik meleğinden, kendisi de kızarmış patates sattığı halde, Amsterdam’ın en iyi kızarmış patatesini nerede yiyebileceğimizi bize tarif eden güler yüzlü cafe sahibine kadar.


İyi ki de tarif etmiş. 1887 yılından bu yana sadece kızarmış patates satan, hatta yeterince iyi patates bulamadığı günlerde dükkanını açmayacak kadar işine ve müşterilerine değer veren bu patatesçide yediğimiz patates kızartmasının tadı hala damağımda.





Amsterdam’da yaptığımız en turistik aktivite, sanırım gezi teknesi ile kanalları dolaşmak oluyor. Teknedeki mekanik sesin,  daha önceden kaydedilmiş ve hiç de ilginç olmayan bir metni dört dilde kim bilir kaçıncı kez okumasını dinlerken, kanallar boyunca sıralanmış ünlü Amsterdam evlerini yakından inceleme şansı buluyoruz.





İnce tuğla dokusu, alt katlardan üst katlara doğru küçülen pencereler, üçgen çatı detayları ve üçgenin en ucunda eşya taşımak için kullanılan, her evin olmazsa olmazı büyük bir kanca. Evlerin merdiven boşlukları o kadar dar ki, eşyalar üst katlara ancak bu kanca yardımıyla çekilerek pencerelerden içeri sokulabiliyor. Birçoğu neredeyse dört yüz yaşında olan bu güzel evler, bende oldukça çelişkili duygular uyandırıyor. Bataklığa dikilen kazıklar üzerinde, sadece birbirlerine dayanarak, zamana meydan okurcasına ayakta kalmalarının uyandırdığı hayranlık, onları birbirinden farklı kılacak küçük ayrıntılardan mahrum olmaları ya da ne bileyim, açık pencerelerinden bakan neşeli insanlar göremememiz yüzünden belki, güçlü bir sıradanlık ve cansızlık hissi ile gölgeleniyor. Dört yüz yıldır yaşayan bu evler, sanki hiç yaşamıyor gibi. Gözümün önünde bir biblo şehir güzelliğinde sıralanıyorlar ama nefes alış verişlerini duyamıyorum.





Amsterdam’ın çevresi bana şehir merkezinden daha ilginç geliyor. Şehre 20-30 km. mesafedeki Edam kasabası, ünlü Edam peynirlerine adını veren çok şirin bir yer. Kasabada, Edam peynirlerinin nasıl yapıldığını anlatan küçük şirin bir müzecik var. Taze peynirin, satışa sunulmadan önce en az dört hafta bekletilmesi gerektiğini öğrendiğimde şaşırıyorum.




Vorandem
ise, Edam’a yaklaşık üç km. mesafede sevimli bir sahil kasabası. Kasabanın büyük bölümü deniz seviyesinin altında. Çevresindeki setler ve gel git hareketlerine göre hassas bir şekilde açılıp kapanan kapaklar sayesinde kasaba sular altında kalmaktan kurtuluyor. İnsanın doğayla uyumlu anlaşmalar da yapabileceğinin güzel bir örneği.






Zaanse Schans ise bir yel değirmenleri şehri. 1700’lerin sonlarında, burada 1000 civarında değirmen olduğu biliniyor. Genelde, tahıl öğütme, kerestecilik ve boya imalatı gibi amaçlarla kullanılan bu değirmenlerin günümüze sadece 20 tanesi sağlam bir şekilde ulaşmış ve koruma altına alınmış. Bugün müze haline getirilmiş olan boya hazırlama değirmenine girerken, Türk olduğumuzu söylediğimizde, elimize Türkçe bir tanıtım broşürü tutuşturuyorlar, Avrupa’da pek de alışık olmadığımız bir şey.

Şehrin girişindeki Zaanse Schans müzesi, şehrin ekonomik, sosyal ve kültürel tarihi hakkında önemli bilgiler veriyor. Müzenin içinde aynı zamanda çok ilginç bir bisküvi ve çikolata imalathanesi bulunuyor. Bölgenin en ünlü çikolata ve bisküvi markası olan Verkade’nin 1900’lerin başında kullanılan makinelerle, etkileşimli bir şekilde hazırladığı bu bölümde, çikolata ve bisküvi üretiminin inceliklerini öğreniyorsunuz. Örneğin ben, anavatanı Afrika olan kakao çekirdeklerinin yaklaşık 400 çeşit farklı aroması olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırdım.


Akşamüzeri, Amsterdam’ı arkamızda bırakarak, bırakın bir sınır kapısı, yolun kenarında ayırt edici tek bir işaret bile göremeden Belçika’ya geçiveriyoruz. Belki de en önemli işaret değişen bitki örtüsü. Göz alabildiğine uzanan çayırlar, yerini yer yer sıklaşan seyrek ormanlara bırakıyor. Birkaç saat içinde önümüzdeki dört gün boyunca konaklayacağımız Leuven şehrine geliyoruz. Leuven, Belçika’nın nispeten büyük şehirlerinden biri ama bende, Brüksel Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler konusunda yüksek lisans yapan yeğenimizin yaşadığı şehir olmasının dışında kalıcı bir izlenim bırakmıyor.


Ertesi sabah, yaklaşık 250 km’lik yolu göze alarak Lüksemburg’u görmeye gidiyoruz. Avrupa’nın tam göbeğinde kurulmuş olan bu yapay ülkecik,  çok derin ve görkemli bir vadinin iki yanında, doğanın yarattığı bu harika manzarayla karşılaştırıldığında oldukça sıradan ve sevimsiz görünen bir yapı dokusu oluşturarak uzanıyor.





Lüksemburg, tarihinin başladığı dönemden bu yana, Avrupa’daki en önemli savunma merkezi olarak biliniyor. İnsanlar burada, doğal vadinin sağladığı avantajı da kullanarak, girilmesi ve hatta bombalanması neredeyse imkansız yer altı geçitleri yaratmışlar. Bu geçitler, bugün müze olarak gezilebiliyor ve UNESCO’nun Dünyanın Mirasları listesinde yer alıyor.


 


Lüksemburg’da, güzel ve ödüllü bir Fransız restoranına yemek yemek üzere giriyoruz. Menü sadece Fransızca. Fransızca bilmiyorsanız, bu sizin sorununuz. Bu ödüllü(!) restoranda, sipariş almak için yanımıza gelen garson, neden İngilizce menü olmadığına yönelik sorumuza, “Bir tek bu menü var, sipariş vermeyecekseniz benim zamanımı boşu boşuna harcamayın “ diyor. İçinde ne olduğunu bilmesek de,  Lüksemburg’a özel yemeklerden oluşturduğumuz bir menü ile keyifli bir yemek yiyoruz. İyi ki de yiyoruz, çünkü saat beşten sonra akşam yemeği saatine kadar bırakın yemek yemeyi kahve içecek bir yer bulmak bile neredeyse imkânsız. Üçüncü denemeden sonra, kahve içmekten vazgeçiyoruz.


Şehrin güzel meydanlarından birinde, bir Rock’n Roll konserinin hazırlıkları var. Meydana yayılmış piknik masalarına yerleşmiş insanlar, meydanda geçici olarak kurulmuş bira ve hazır yiyecek satıcılarından aldıkları bira ve yiyecekler ellerinde, konserin başlamasını bekliyorlar. Bu sahne, bana hiç de doğal gelmiyor, sanki bir film çekimi için yapay olarak hazırlanmış gibi.


Bu kısa gezide, Lüksemburg insanının kültürü ile ilgili bilgi edinebileceğimiz neredeyse hiçbir ipucu yakalayamıyoruz. Bu yapay ülkenin insanları da mekanik sanki. Zengin ve ruhsuz. Avrupa’nın kirli çamaşırlarını biriktirdiği arka bahçe olmanın yan etkisi bu olsa gerek, hiç güneş görememek.





Bir sonraki günün rotasında, Belçika’nın minyatür şehirleri Gent ve Brugge var. Gent, şirin kanalların çevresinde sıralanmış, küçücük evleri olan neşeli bir şehir. Yabancı turistlerin tur programlarında pek yer almıyor. Belki de bu yüzden gördüğümüz birçok şehre göre çok daha sıcak ve sevimli. Burada da evlerin mimarisi, Amsterdam’daki evlere çok benziyor. Aynı ince tuğla dokusu, aynı alt katlardan üst katlara doğru küçülen pencereler, aynı çatı detayları.  Sadece daha küçükler. Yine de bu evleri Amsterdam evlerinden ayıran bir şeyler var. Her birinin kendine özgülüğü, içerdikleri küçük detaylarda gizli sanki. Birinin pencerelerinden önündeki rengarenk çiçek saksıları, diğerinin kırmızı kepenkleri ya da çatı detayındaki heykelcikleri, bir diğerinin açık penceresinden gelen müzik sesi, oymalı balkon parmaklıkları. Tüm bunlar, her bir evi, apayrı yaşam yolculuklarının güvenli limanları haline getiriyor. Gent belki de bu yüzden küçücük yüzölçümüne kocaman dünyalar sığdırıyor.





Gent Güzel Sanatlar Müzesinde ünlü Belçikalı ressamlardan bir olan Gustave Van De Woestyne’ın sergisi var. Bu sergiyi gezmek, hem göz zevkimizi okşuyor, hem de onun yaşam hikâyesi üzerinden Belçika’nın bir dönemi hakkında daha fazla bilgi sahibi oluyoruz. Bu müzede yer alan eserlerin zenginliği ve sanatçıların çeşitliliği, pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Belçika’da da sanatın sosyal yaşam içinde derin bir yeri olduğu hakkındaki görüşümüzü destekliyor. 


Belçika’nın en ünlü şehirlerinden biri olan Brugge,  Gent’i gördükten sonra, nedense gözümüze biraz daha silik ve sıradan görünüyor. Güzel meydanlar, kanal boylarında minik ve sevimli kuzey evleri, şirin cafelerde beğeninize sunulan çeşit çeşit Belçika biraları. Belçika, Avrupa’da biranın merkezi olarak tanınıyor. Biz birayı her ne kadar Almanlarla özdeşleştirsek de, bu konudaki uzmanlık ve çeşitlilik daha çok Belçikalıların elinde gibi görünüyor. Ne yazık ki, sohbet ettiğimiz Belçikalıların hiçbiri biranın asıl anavatanının Anadolu olduğunu bilmiyor, şarabın da. Belki de zaten bilmemeleri gerekiyor. Ne de olsa, bir toplum ve bir kültür gözünüzde ne kadar değersizse, onu yönetmeniz de o kadar kolaylaşıyor.





Brugge sokaklarında yürürken, güneş alçalıyor. Kanallardaki suyun dinginliği ve sessizliği, akşamın eşsiz renklerine karışıyor. Turistler, yavaş yavaş şehirden ayrılıyor. Şehir, kanını emen bir turist ordusunun istilasını, o gün bir kez daha savuşturduktan sonra, gerçek benliğine tekrar kavuşuyor. Neşesi, huzuru ve sevinci sanki bize de bulaşıyor. Karanlıkla birlikte Brugge’den ayrılırken, gözümün önünde bu huzur veren manzara asılı kalıyor.


Benelüks’deki son günümüzün son durakları Brüksel ve Antwerp. Bu kez, çevre yolu yerine, birbirine bağlı köylerle süslü tali yolları kullanmayı tercih ediyoruz.


Brüksel’i sevmiyorum. Belki, her konuda bilgi ve görgünüzü artıran, ilgi alanlarınıza hitap eden onlarca müzesi var (ne yazık ki Pazartesi günü olduğu için hepsi kapalıydı), belki Avrupa’nın baş kenti olmasının getirdiği bir saygınlığı ve ağırlığı da var. Ama ne bileyim, sevmiyorum işte. Ünlü “Grote Markt”a çevre sokaklardan akın akın gelen turist kalabalığını, yerli halkın tüm bu turistlere biraz da tepeden bakar hallerini, garsonların sanki hizmet değil de lütuf ediyormuşçasına yaklaşımlarını sevmiyorum.





Gözlerim, uzun müzeler listesinin içinde, Avrupa birliğinin tarihçesine ve gelecek stratejilerine yönelik bilgilerin yer aldığı bir müze bulmayı bekliyor, ama nafile, bu konudaki bilgiler gizli, gelecek stratejileri ise belirsiz.  Siz en iyisi, bırakın Avrupa Birliği müzesini falan da, gelin şu göz kamaştırıcı, rengârenk, her biri bir sanat eseri gibi görünen sayısız çikolata dükkanının vitrinlerinin önünde zaman geçirin. Çikolata burada çok önemli bir sektör ve sanırım lezzetinden çok yaratıcı ve etkileyici sunumları ile beğeni topluyor.


Antwerp, Belçika’nın Brüksel’den sonra ikinci büyük kenti, en önemli limanı ve neyse ki Brüksel’e göre çok daha sevimli. Görünürdeki bu sevimli havayı biraz aralarsanız burnunuza kirli bir pırlanta ticaretinin ağır kokusu geliyor. Şehrin zenginliği ve gücü de bu ticarete dayanıyor. Ama bizim bugün o sevimli havayı aralamaya hiç niyetimiz yok. Şehrin tarih dolu sokaklarında yaptığımız yürüyüşü, kanalın kenarındaki, kaleden bozma küçük restoranda yediğimiz akşam yemeği ile noktalıyoruz. Garsonun önerisi doğrultusunda gayet hevesle ısmarladığımız dil balığı tam bir hayal kırıklığı, ama yine de keyfimizi kaçırmaya yetmiyor. Hatta, kendi ülkemizdeki balık çeşitliliğinin ve lezzetinin değerini bize hatırlattığı için seviniyoruz.  





İnsanların suyla biraz daha yakın olabilmeleri için tasarlanan geniş platform, kanalın üzerinde dubalar üzerinde ayakta duruyor ve gel git sırasında suların yükselip alçalmasına göre kendini ayarlayarak platformu hep aynı yükseklikte tutan bir mekanizma ile destekleniyor. Su, çamur renginde de aksa, ayaklarını bile sokamayacakları kadar kirli de olsa, su işte; ona yakın olmak insanları kesinlikle daha mutlu ve huzurlu kılıyor belki de özlerine yakınlaştırıyor.


Benelüks’deki son akşam yemeğimizde, Belçika’lı arkadaşımız bırakın bu üç ülkenin birleşmesini, Belçika’nın içinde bile ülkenin ikiye ayrılmasını isteyenler olduğunu söylüyor. Kuzeyde yaşayan, zengin ve çalışkan Flamanlar, güneyin tembel Fransızlarını daha fazla beslemek istemiyorlarmış. Eşitsizlik üzerine kurulu ve herkesin önce kendi çıkarını düşündüğü bir dünya düzeninde, bu ne ilk ne de son ayrışma söylemi.  Benim bu uzun ve yoğun Benelüks gezisinden damağımda kalan tortu ise, aynı tarihin ve kültürün çocuklarının, sınırları ayrılsa da, araya düşmanlıklar girse de, dilleri değişse de, aynı tarihin ve kültürün çocukları olmaya devam edecekleri oldu. Şartlar ne olursa olsun. 


 

6 yorum

  • incialp dedi ki:

    Amsterdam’ı gezdim ama diğer Benelüks şehirlerini görmedim. yazınızı okuduktan sonra birbirine çok benzeyen ama aslında birbirinden farklı özellikleri olan bu şehirleri de muhakkak görmek gerek diye düşünüyorum.

  • NEŞE dedi ki:

    Final cümleniz harikaydı….Brüksel-Zaventem havaalanı son 20 yılda çok çok yenilendi ve büyütüldü ama haklısınız eski sevimsizliğini silemediler..Ghent her zaman Brugge nin gölgesinde kalmıştır ama ben de o harika şehri çok severim.Lüksemburg yorumunuza kesinlikle katılıyorum!Dil balığı ve diğer balıklar ancak üstündeki soslarla birşeylere benziyor,nerede bizdeki ızgara Lüfer….

  • Zeynep dedi ki:

    yel değirmenleri, peynir müzesi, tarihiy sokaklarıyla başka bir şehir daha öğrenmiş oldum bu güzel yazı ve fotoğraflar için tşkler …

  • edda dedi ki:

    daha önce demişimdir muhakkak, Amsterdam en çok görmeyi istediğim yerlerden birisi, ama yanına gitmişken tam bir Benelüks turu yapmak gerek sanırım, yazınızdan bunu anladım. elinize sağlık…

  • mertakinci dedi ki:

    keyifli bir yazı okudum fotoğraflar da birbirinden güzeller

  • sibbor dedi ki:

    Sevgili Arkadaşlar,
    Güzel yorumlarınız için çok teşekkürler. Ben Binrota’yı yeni keşfedenlerdenim. Bugüne kadar yeni yerler görmek ve öğrendiklerimi paylaşmak benim için vazgeçilmez bir mutluluk kaynağı oldu. Eminin, Binrotalıların paylaşımlarını bu siteden takip etmek de ayrı bir zenginlik katacak. Cümleten hoşbulduk…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*