Belgrad / Bir günün fotoromanı

Niçin üçüncü günden başladığımı düşününce belli bir neden bulamayacağımı anladım , kısaca içimdeki anlatma isteği önce o güne yoğunlaştı diyebilirim . Bugün , çevre gezileri de önceki günlerde tamamlandığı için , Belgrad’ın altını üstüne getirmeye kararlıyız . Yeni Belgrad’da , üç yıldızlı Tulip İnn Otelinde kalıyoruz . Dört yıldız seçeneği de olmasına karşın bu oteli geri dönüşleri daha iyi olduğundan tercih ettik ve yanılmadığımızı gördük .

Turistik Akdeniz ülkelerine göre oldukça zengin diyebileceğim – en azından üç çeşit peynir vardı- kahvaltının ardından otelimizin karşısındaki 24 saat açık markete uğruyoruz . Amacımız bir gece önce yemekten geç geldiğimiz için alamadığımız sırp şaraplarını alıp odaya atmak . Akşam bavulun derinliklerine yerleştiririz nasıl olsa . Bir önceki gece neden alamadığımıza gelince , Belgrad’da pek yakında ülkemizde de olacağı gibi gece 22 den sonra alkollü ürün satışı yasak . Biz şarapları güzelce seçip market arabasına koyarken paldır kültür yetişen güvenlik görevlisi kenarda köşede kalmış bir yazıyı bize gösterip şişeleri yerlerine koymamızı söylüyordu kendi dilinde .

Bu sabah ilk işimizi hallettik . Alışkanlık , erken kalkmışız . Biraz daha zaman geçirmemiz lazım , çünkü ilk durağımız Tesla Müzesi saat 10 da açılıyormuş . Otelin yakınlarındaki bir çok katlı pazar yerine uğruyoruz . Sebzeler , meyveler arasında gezinip fiyat karşılaştırmaları yaparken tozlanmış , güneşten solmuş giysilere de bakıyoruz askılardaki . Burası Belgrad’ın gelir düzeyi daha düşük bir bölgesi . Ama eminim ki biz yemeğimizi bitirip otelimize dönerken makyaja bulanıp kısacık şortları ile gece hayatına akan kızların , saçları jöleli buram buram parfüm kokan yakışıklı delikanlıların bir kısmının anne ve babaları da bu insanlar .

Güvenli bir taksi bulmak için otele dönüp resepsiyondan bize taksi çağırmasını rica ediyoruz . Bu endişemizin aslında çok gerekli olduğunu söyleyemem , birkaç basit kurala dikkat ederseniz taksilerde sorun yaşamazsınız . Belgrad küçük bir şehir , taksicilerin sizi gezdirip dolaştırıp paranızı alabilecekleri akranlarından çok daha küçük . Öncelikle taksiye bindiğinizde mutlaka taksimetreyi açtırın , biz açmayanına rastlamadık ama olabiliyormuş . Açılan tarifenin 1 numaralı olmasına dikkat edin , 2 yazıyorsa ”yanlışlıkla” gece tarifesi açılmıştır , uyarın . Gece tarifesine 22 den sonra geçiliyor ama daha önceden geçmeye hevesli arkadaşlar da var , tıpkı bizi ilk gece Skadarlija Sokağı’nın önünden alıp otele götüren ”kardeşimiz” gibi . Bunları nereden mi öğrendik , elbette diğer taksi şöförlerinden . Hatta bir tanesi Scadarlija önünde duranlar için ”dangerous” deyimini kullandı ama en tehlikesinin de uzak mesafede ancak 3-4 Euro fark edebileceğini bilin . Taksi bulamazsanız çevrenizden yardım isteyin , hiç yüksünmeden yardımcı oluyorlar , kendi cep telefonundan bize taksi çağıranı bile oldu -taksi zor bulunmuyor , biz bazen yürümeyi uzatıp zor yerlerde bulunabiliyoruz-

Lafı uzatmayalım , Terazi Meydanı’na diyorum şöförümüze , oradan yürüyerek devam eder , hala vakit kalırsa bir de sabah kahvesi içeriz diye . Meydanda taksiden inip Alexander Bulvarı’na geçiyoruz . Biraz erken inmişiz , güneşin yükselmesi ile beraber gölge arıyoruz yürümek için . Bu yolculukta en çok sıcakla boğuştuk zaten . Özellikle ilk iki gün hava çok ama çok sıcaktı , 40 derecenin üstünden bahsediliyordu . Şapkalarımızın içine buz parçaları attığımızı hatırlıyorum en son . Bugün biraz daha serinlemiş hava , 30 dereceye yaklaşmış . Ama iyi de olmuş taksiden erken indiğimiz , yolda Sırbistan Tarihi Müzesi’ni görüp ekliyoruz gezilecekler listesine , saat 12 de açılıyormuş bugün .


Sırbistan Tarihi Müzesi

Yol boyunca önünde atlarla boğuşarak güç ve cesaretlerini gösteren insanların heykellerinin olduğu -Petersburg’ta da rastlamıştık bu tarz heykellere-  Sırbistan Parlamentosu’nun ;

ve Belgrad’ın en eski kiliselerinden St.Mark Kilisesi’nin önünden geçiyoruz .

Bu bölge otelimizin olduğu Yeni Belgrad’a göre çok daha bakımlı görünüyor . Adımbaşı rastladığımız parklarda erken uyanan Belgradlılar çocuklarını ve evdeki dörtayaklı dostlarını gezdiriyorlar .

Açılmasına 15 dakika kala Tesla Müzesi’nin önündeyiz . Şansımızı deniyoruz ama görevli içeri almıyor , biz de kapısının önünde oturan adam eylemi yapıyoruz müzenin . 10 dakika sonra ”Haydi gelin keratalar” edasıyla çağırıyorlar bizi . Aslında ellerinde bir de zil olsa , çala çala çağırsalar insanları müzeye rahmetli Adile Naşit gibi . Biz de koşa koşa çıksak merdivenleri çığlıklar atarak (söyledim size hava çok sıcaktı diye , kafama güneş geçti herhalde )

Müze rehber eşliğinde geziliyor ama o da ne ? Saat 10 daki gezi sırpça . İngilizce olanı 11 de . Farketmez diyoruz bilet satan hanıma , şaşırıyor . Vaktimiz yok diyoruz . Ama içimden ”Hanımefendi , biz Tesla’yı öğrenmeye değil görmeye geldik diyorum , bu orantısız zekanın parmak izlerinin üzerinde olduğu aletlerini , eşyalarını görmeye , anılarına dokunmaya” (Eşyalara dokunmak yasak ama anılara serbest)

Tesla konusunda en kısa ama en etkili bilgiye sahip olmak istiyorsanız ”karablacksea” arkadaşımızın sitemizdeki ”Tesla Müzesi” yazısını okumanızı öneririm . İnsan yaşlandıkça romanlardan çok gerçek yaşamöykülerini , hayatın içinden maceraları , otobiyografileri daha çok sever hale geliyor . Bir de ben bu insanların yaşamlarından parçalar görünce hüzünlenmeye de başladım , yaşlılık işte .

Yaşamı boyunca çalıştığı herkesi ”abad eden” bu sevimli dahinin artık ezbere bildiğimiz yaşamöyküsünü dinledikten sonra rehber kızımızla geziyoruz müzeyi . Bize acıyıp zaman zaman ingilizce cümleler sıkıştırıyor araya . Birlikte deneylere katılıyoruz . Ben her zamanki  konu mankenimizin eline tutuşturuveriyorum biraz sonra ışın kılıcı gibi parlayacak floresan lambayı . Konu mankeni istekli ama biraz ürkek , titriyor gibi geldi bana . Ben de ağır abi edasıyla fotoğraflıyorum etrafı .


Külleri…

Başımıza bir iş gelmeden , çarpılmadan yokolmadan , Tesla Müzesi’ni bitiriyoruz . Tekrar Alexander Bulvarındayız . İçemediğimiz sabah kahvemizi yudumluyoruz yavaş yavaş kalabalıklaşan caddeyi seyrederek . Ve Sırbistan Tarihi Müzesi’ne gidiyoruz fazla vakit geçirmeden . Saat tam 12 de müzenin kapısındayız . Bu müzeye de ilk giren biz oluyoruz . Biletler için verdiğimiz parayı -kişi başı 200 sırp dinarı- gişedeki hanım sokağa çıkıp biryerlerde  bozduruyor ve para üstünü veriyor . Dışarıdan görünen 4-5 katlı binanın sadece girişi geziliyor ve müzenin küçük bir gezi broşürü bile yok . İsterseniz büyük bir kitap satabileceklerini söylüyorlar . Nereden başlayacağımızı soruyoruz , istediğiniz yerden diyorlar , kronolojik sıra yok . Sırplar bu müzenin yabancılar tarafından gezilebileceğini herhalde düşünmemişler . Bazı açıklamalar sadece kril alfabesi ile yazılmış .

Bu tarih müzesinde 1800 yılı sonrasında Sırp tarihine damga vuran iki ailenin , Karayorgeviç ve Obrenoviç hanedanlarının hikayesi anlatılıyor . Bunlar Osmanlıya karşı ayaklanan sırp önderlerin aileleri . Adamlara kızamıyorum , bütün kahramanları ya 500 yıl önce bize direnenler ya da 200 yıl önce bize isyan edenler diye . Sonuçta toprak onların toprağı . Gene de sırp yerel rehberler gezi sırasında Türk gruplara kendi isyancı kahramanlarını fazla anlatmayarak bir jest yapıyorlar . Yoksa Belgrad’ın heryerinde bu adamların koca koca heykelleri var .

Osmanlıya isyan eden bu iki aile birbirlerini de pek sevmemiş . 1804 yılındaki ilk sırp ayaklanmasında lider Kara Yorgi’nin yanında Miloş Obrenoviç de var . İsyancılar Belgrad’ı ele geçirmişler ve birkaç yıl ellerinde tutmuşlar . Sonuçta Osmanlı isyanı bastırıp Belgrad’ı geri alınca 1813 yılında Kara Yorgi kaçmış , Obrenoviç ise Sırbistan’da kalmış . 1815 yılındaki ikinci sırp ayaklanması da bastırılınca Obrenoviç , Osmanlı ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmış ve bu konuda başarılı da olarak imtiyazlar elde etmiş . Ayrıca sırp prensi olarak anılmaya başlamış . Bu sırada Sırbistan’a dönen Kara Yorgi’yi öldürmeyi de ihmal etmemiş .

İktadar kavgası iki aile arasında birbirlerini devire devire , bir ona bir buna devam etmiş . En son Obrenoviç ( Alexander ) 1903 yılında 26 yaşında iken bir isyanda eşi ile beraber öldürülmüş . Bu trajik olay sırasında kralın üstünde bulunan giysiler kanlanmış , yırtılmış şekilde müzede sergileniyor . Kralın , ismi iyi anılmayan metresi ile evlenmesi ve anayasa ilkelerine sadık kalmayışı sonunu hazırlamış . O günün gazetelerindeki olayı anlatan çizimler ve kralın giysileri insanın içini sızlatıyor . Bu olaydan sonra tahta çıkan Karayorgeviç hanedanı 1945 yılında monarşi yıkılana kadar hüküm sürmüş . Günümüzde sürgündeki sırp kralı denilince akla Kara Yorgi’nin torunları geliyormuş .


 
Müzenin en güzel eserleri hemen girişte görebileceğiniz güzel bir taç ile olağanüstü güzellikte bir pelerin . Kısacık bir sürede gezilebilen bu müzeyi tavsiye derim sizlere .

Karnımız acıkınca yolumuz öğlen yemeği için ünlü Knez Mihailova Caddesi’ne düşüyor . Buraya Belgrad’ın İstiklal Caddesi denilebilir ama ne yazık ki bizimkinin son halinden çok ama çok daha bakımlı ve korunmuş . Bir ucu Kalemeydan’da diğer ucu Terazi Meydanında . Hızlı yemek için iyi bir cadde . Biraz piza , biraz sandöviç derken yeni hedefimizi belirliyoruz . Madem tarihten başladık tarihle devam edelim . Tito’nun Mezarı ve Yugoslavya Tarihi Müzesi’ne gideceğiz . Ama haritada Tito ile ilgili bir yer bulamıyoruz . Biraz araştırınca buranın Çiçekler Evi olarak anıldığını öğreniyoruz . Böyle derseniz de taksiler anlamıyor , Kuca Cveca diyeceksiniz , artık nasıl deniyorsa . Haritada gösterin , oluversin . 5-6 dakikada hedefe varıyoruz . Yol üzerinde NATO tarafından bombalanan ve ibret-i alem olsun diye onarılmadan tutulan eski devlet dairelerinin önünden geçiyoruz ibreti kimin alacağını anlamadan .

Biletlerimiz aldık , artık içerdeyiz .Güzel bir bahçe , Tito’nun heykeli ile beraber başka heykeller de var . Soldaki tek katlı uzun bina ise Yugoslavya Tarihi Müzesi . Mezarı gördükten sonra üst kapısından girip alt kapısından çıkacağız .

Mozolenin olduğu bölüm botanik bahçesi gibi . Sıcak nedeniyle sera haline gelmiş , nemlenmiş , bunaltıyor .

Birkaç fotoğraf çekiminden sonra hemen yanda klimalı bölüme geçip sergilene eserleri inceliyoruz . Gençliğin her yıl Tito’ya sunduğu meşalelerin ağırlıkta olduğu sergiyi gezip fotoğraflara bakıyoruz .

Tito’nun cenaze töreni çok ihtişamlı olmuş . Dünyanın her yerinden temsilciler gelmiş , dünya haritasında  gösteriyorlar . Cenazeye katılmayan ülkeleri farklı bir renkle göstermişler haritada . Güney Amerika’da bir ülkennin adını hatırlamaya çalışırken yanımıza yaklaşıyor yaşlı güvenlik görevlisi ve Paraguay diyor biraz da tiksintiyle . Diğer katılmayanları da sayıveriyor Arnavutluk , Suudi Arabistan , Güney Kore ….

Kıymeti öldükten sonra daha iyi anlaşılan 20. yüzyılın son komutanı Tito’ya müzenin anı defterinde saygılarımızı sunup Yugoslavya Tarihi Müzesi’ne geçiyoruz . Burada da eski Yugoslavya’nın çeşitli yerlerinden gelen giysiler , eşyalar sergileniyor başlangıçta . Sonrasında silahlar ve ardından dünya ülkelerinden gelen giysiler görülüyor .

Çıkış kapısında ise eve dönmeye teşvik eden bir yazı : İnsanın evi gibi yoktur . Evden kasıt ülke mi acaba ? Öyle bile olsa evet ne doğru diyemiyorum eskisi gibi , turistlikten yavaş yavaş gezginliğe mi terfi ediyorum ne …

Tito’nun mezarı şehrin biraz dışında kalıyor . Müze görevlisine bir taksi çağırmasını rica ediyoruz , hemen çağırıyor . Taksi gelene kadar da bizimle gözünün ucuyla ilgileniyor . Neden hep taksi , otobüs yok mu diye kızmayın . Taksiler çok ucuz , mesafeler kısa , 3-4 Euroluk ücretlerden bahsediyoruz . Ve zaman kazanıyoruz .

Tekrar Knez Mihailova Caddesindeyiz . Bu kadar müze yeter , biraz alışveriş , incik boncuk işlerine giriyoruz . İşimizi gördükten sonra sıcağın etkisiyle kendimizi bir kafede , soğuk buhar üfleyen serinleticilerin altında buluyoruz . Taze portakal sularını yavaş yavaş içip ayaklarımıza kendilerine gelmeleri için zaman tanırken sol omuzumun üzerinden kulağıma fısıltılar geliyor : Zemun , Zemun’a git . Gene sol omuzumdan ama biraz daha uzaktan bir başka ses daha geliyor : Yeterince gezdin , biraz daha dinlen , yemeğini ye ve uyu . Bu ikinci sesin sağ taraftan gelmesi gerekiyordu ama sağ omuzumda taşıdığım çantadan rahatsız olup öbür tarafa geçti herhalde . Ya da sıcaktan o da nerede duracağını şaşırdı . Eşime bakıyorum . Aklımı okurcasına Zemun diyor bana . Haydi kalk .


Zemun

Otelimizin yeri de aslında Zemun diye geçiyor ama benim resimlerini gördüğüm Zemun , otelin olduğu yer değil . İlk gün akşam üstü otelin birkaç yüz metre uzağındaki Tuna kıyılarında yaptığımız uzun yürüyüşte gördüğüm garip tekne lokantalar da beklediklerim değil ( Bu tekne lokantaların Sava kıyısında çok lüks olanlarının bulunduğunu ve gece kulübü olarak işlev gördüklerini öğrendim , meraklısına ) Bu sefer taksi şöförüne nokta atış yapıyorum : Hunyadi Yanoş Kulesi . Anlamıyor , düzeltiyorum , Kula Sibinjanin Janka .

Aslında amacımız Zemun’u gezip tekrar merkeze dönmek ve günü Scadarlija Sokağında bir balık lokantasına bitirmek . İki gün üstüste kırmızı et yemek bizim gibi deniz ürünü sevenler için yetti de arttı bile . Ama Zemun’u görünce olay değişiyor . Burası görünürde Belgrad’ın bir ilçesi ama bambaşka bir yer . Başlıbaşına küçük bir kasaba gibi , mimarisi , havası , dokusu Belgrad’a göre çok farklı .

Taksi arnavut kaldırımlı dar sokakalardan – şarkı sözü gibi oldu ama gerçekten öyle , buyrun ispatı-

yukarı doğru çıkıp bizi Belgrad ve Tuna Nehri’nin manzarasına hakim bir tepede , kulenin dibinde bırakıyor .

Bu kule , 1896 yılında Macarların , Pannonia denilen eski Yugoslavya ve Macaristan’ın bir bölümünü içine alan topraklara yerleşmelerinin 1000. yılı anısına yapılmış . Bu yüzden Millenium Kulesi de diyorlar . Bir diğer ismi de Gardos Kulesi . Kulenin yanındaki manzaraya hakim kafelerde akşamın tadını çıkarıyor Zemun ahalisi . Ben de birkaç manzara fotoğrafı çekiyorum . Belgradlıların Lido dedikleri , Tuna Nehri’nin ortasındaki küçük adacığın kenarındaki plaj da giriyor kadraja .

Kulenin yerinde yüzyıllar önce  Belgrad’ın savunmasında kullanılan bir kale varmış . Bu kaleyi kullananlardan biri de kuleye isimlerinden birini veren  Hunyadi Yanoş . Bu adam yaman bir macar komutan . Erdel Voyvodası olarak Belgrad’ı 2. Murat’a karşı savunmuş . Cesaretlenip Osmanlı’nın üzerine yürüyünce Varna’da dersini almış . Macar kralı bu savaşta ölünce yerine geçen çocuk kralın naibi olarak bir süre Macaristan’ı yönetmiş .

Yanoş , 1456 yılında Fatih’e karşı da Belgrad’ı savunmuş . Sırp kaynakları Fatih’in Belgrad’ı alamadığı gibi ordusunun büyük kısmını da kaybettiğini yazıyor . Kuşatma sırasında kentte yayılan veba salgını ise Yanoş’un ölümüne neden olmuş .

Taksi ile çıktığımız yolları bu sefer yürüyerek iniyoruz . Etrafımızda bisikletli turistler var . Belli ki bölge bilinen bir yer . Solumuzda Tuna’yı görüyoruz , ilk gün yürürken buraya çok yaklaşmışız . Sağa doğru dönünce küçük bir meydana çıkıyoruz . Sadece yayalara ayrılmış bu meydan ve etrafındaki sokaklar . Meydanın bir kenarını kocaman bir açık pazar oluşturuyor . Birkaç tezgah dışında kapanmış ama açık hali çok keyifli olur gibi .

Kıyıdaki lokantaları görüp balık ve kabuklu kokularını alınca daha fazla dolaşamıyoruz etrafı . Menüleri ve fiyatları inceleyip uygun bir yer seçiyorum : Milagro Restaurant . Şirin , diğerlerine göre biraz daha hesaplı bir lokanta . Tavsiye ederim , ama gezin bakın , tercih sizin .

Zemun kıyısı , Belgrad eski şehire göre biraz daha pahalı . Ama servis ve atmosfer daha iyi . Başka bir masaya giden rakija’ya nasıl baktımsa bir kadeh te bana ikram ettiler . Adı rakija ama bizim aslan sütüne pek benzemiyor . Sek içiliyor , fondip yapmak yok , daha çok viski tadını andırıyor .

Belgrad’a gelenlere Zemun’da bir gece geçirmelerini ısrarla öneririm .

Yemekten sonra Kej Oslobodenja denilen Tuna kıyısındaki yürüyüş alanından otelimize dönüyoruz . Burası bizim Caddebostan-Bostancı sahili gibi , ama biraz daha bakımsızı . Cumartesi gecesi olmasının da etkisiyle etraf tıklım tıklım . Yürüyenler , koşanlar , bisiklete binenler , patenliler herkes burada . Dondurmaya ve patlamış mısıra bayılıyor Belgradlılar . Yürüyenlerin ellerinde biri yoksa diğeri mutlaka var .

Evet dostlar , bir günün fotoromanı burada mutlu sonla bitiyor . Ama Belgrad ve Sırbistan bitmedi , başka yazılarda devam edecek .

Sağlıcakla kalın…Romansız kalmayın…


7 yorum

  • edelweiss dedi ki:

    Bu fotoromanın devamını merakla bekliyorum.Ne güzel anlatmışsınız.Sayenizde hem gezdim hem eğlendim. Tesla müzesi çok ilgimi çekti.Umarım görmek kısmet olur. Restoran seçiminizin çok iyi olduğuna inanıyorum.Bilbao’ da önerdiğiniz La Deliciosa’ya bayılmıştık.Hele “Öldüren Çikolata” adlı tatlısı eşimi mest etti.Bu yüzden iki kere gitmiştik. Bu arada gezen, merak eden, bilgiye doymayan insanlar yaşlanmaz bence.Üstelik daha çok gençsiniz.Sevdikleriizle nice güzel gezilere.

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Doktor,yine çok zevkle okudum.Çocukluğumda ,ailemle yaptığımız Avrupa gezilerinde,otomobille bu bölgeden transit geçerken bir gece kalmak zorundaydık Belgrad da ,ama istediğimiz yerde kalamaz,her yere girip çıkamazdık,belirli 2-3 otel vardı..Artık ben bile bu ön yargılardan kurtulup böyle güzel yazıları okuyarak,bir hafta sonu gidelim-gezelim duygusuna kapılıyorum…Keyifli ,bilgili yazıya çok teşekkürler “Gezgin Doktor”…

  • gezmen dedi ki:

    Sevgili Hocam, Zemun tarafını ben gezememiştim,sayenizde oraları da görmüş oldum. Belgrad gerçekten keyifli bir şehir, diğer yazılarıda merek ve heyecanla bekliyorum. Paylaşım için çok teşekkürler

  • arkutbay dedi ki:

    Güzel yorumlarınız ve dilekleriniz için çok teşekkür ederim . Sevgili gezmen’in bana ulaştırdığı dökümandan çok yararlandım , bunun için de ayrıca teşekkürü borç bilirim . Sevgiler …

  • cenk07 dedi ki:

    Hocam milagro restaurantta yemek yiyoruz:)kulaklariniz cinlamis olabilir nerden diye dusunmeyin dedim:)

  • arkutbay dedi ki:

    Ben de kulaklarımı pazartesi günü KBB ye göstereyim diyordum 🙂 Afiyet şeker olsun Cenk arkadaşım . Umarım beğenmişsinizdir .

  • Midgard dedi ki:

    Belgrad’ın hakkını veremedik, bu yazıları okudukça iyice anlıyorum. Tek gün ayırmak bu şehre büyük haksızlık, üstüne üstlük yeterli vakit varken siz erken gitmişsiniz, biz ise Tesla Müzesi’ne geç kaldık, kapanmak üzereyken adım atabildik içine. Belgrad’a gitmiş saymıyorum kendimi, Zemun da eksik zaten, bir daha Belgrad’a gitmek şart. Ne güzel oldu yazınız, heveslendirdi beni. Teşekkürler. 🙂

edelweiss için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*