Baskent Kampala ve Cevresi: Uganda ( 3)

Başkent Kampala’ya yaklaştıkça köyler sıklaşıyor. Hemen her köyde bir bar ve otel var. Ama bunların  adları dışında bizim anladığımız bar ve otelle ilgisi yok. Bar dedikleri sadece bira ve Waragi denilen Uganda içkisinden satan dükkancıklar. Genelde bir buzdolabı ve dışarıda birkaç masadan oluşuyorlar.


Oteller ise yol kenarındaki evlerine birkaç oda ekleyip kiralayan küçük pansiyonlar. Otellerin adları sahiplerinin hayal güçlerini de yansıtıyor; yol üstünde dört tane Sheraton, iki tane Hilton saydim.


Kampala’ya az kala ekvatora yaklaşıyoruz. Tam ekvatorda  yol kenarında güney yarımküreden kuzeye geçişi simgeleyen  basit beton bir anıt yapmışlar.  Anıtın etrafında da müşteri bekleyen birkaç hediyelik eşya kulübesi var, o kadar. Öğleden sonra Kampala otobüs terminaline yaklaşıyoruz, trafik çok kötü. Yolda giderken bu kadar sıcak olduğunu farkına varmamıştım, trafikte durunca  cehennemi sıcak aracı teslim alıyor. Ne de olsa ekvatora 30 kilometre mesafedeyiz.


Şehrin ticari bölgesinde pazarlara yakın bir otele yerleşiyorum. Sonra yürüyerek  Kampala turuna çıkıyorum; kalabalık, canlı caddeler, sıkışık bir trafik, küçük binlerce dükkan, Çin malları satan bir işportacı ordusu, sebze meyve halinde değişik yüzler, ürünler, peşimden koşan çocuklar, adım başı internet kafelerin sıralandığı caddeler. Kampala’da diğer Afrika şehirlerine göre daha temiz , düzenli ve oldukça güvenli . Milton Obote ve Idi Amin zamanlarında mahvolan ve iç savaşa sürüklenen ülkeyi eski gerilla lideri Museveni toparlamış. Museveni, 1986’dan beri ülkeyi yönetiyor ve seviliyor, ama söz verdiği halde çok partili demokrasiye bir türlü geçmiyor. Kendi deyimiyle “tek partiye dayalı açık ve serbest seçimli bir demokrasi” uyguluyor. Uganda’ya mali yardim yapan devletler çok partili demokrasiye geçilmemesinden hoşnut değiller. Ülkenin bütçesinin yarısından fazlasının yabancı hibe yardım olduğu düşünülürse Museveni’nin iktidarda daha uzun süre kalması ülke ekonomisi için iyi görünmüyor.


Akşama otele geri dönüyorum. Odamın garip bir tasarımı var. Üç penceresinden büyük olan  ikisi koridora, küçük olan biri dışarıya bakıyor. Bu küçük pencereden baktığımda şehrin uçsuz bucaksız minibüs terminalini görüyorum. Binden fazla minibüs durakta müşteri bekliyor ya da hareket halinde. Tabii gürültü bayağı fazla. Resepsiyona gece minibüslerin gürültüsünden rahatsız olunuyor mu diye soruyorum. Cevap; akşam minibüsler yola çıkmaz onun için minibüs gürültüsü hiç olmaz. Görevlinin küçük bir iki gerçeği atladığını yatınca farkına varıyorum. Birincisi , akşama doğru trafik yavaşlıyor doğru ama otelin çevresi gece açık hava barı haline geliyor. İkincisi ise pazara gece boyunca kamyonlarla mal gelmeye devam ediyor. Ama hakkını vereyim resepsiyondaki görevlinin dediği gibi hiç minibüs gürültüsü duymuyorum, onlar herhalde sarhoş muhabbetleri ve kamyon dizelleri arasında kayboluyor. Uyumak için çok uğraşıyorum. 


Sabahleyin Kampala’nın yakınındaki Entebbe şehrine geçiyorum. Hafızanızı biraz zorlarsanız siz de bu ismi hatırlayacaksınız. Entebbe, Viktorya gölü kıyısında küçük bir şehir. Toptan muz ticaretinin yapıldığı bir pazarının dışında bakımsız bir botanik bahçesi var. İngilizlerden kalma bu botanik bahçesinde 1930’larda Tarzan filmleri çekilmiş. İngilizler Uganda’yı idare ederken Entebbe’yi başkent seçmişler. Şimdiye kadar anlattıklarım Entebbe”yi hatırlamak için yeterli sebep degil. Temmuz 1976’da burada yaşanan rehine kurtarma operasyonu Entebbe ismini dünya hafızasına kazımış. İsrail’deki Filistinli mahkumların serbest bırakılmasını isteyen bir grup Atina-Paris seferinin yapan bir Fransız havayolları uçağını kaçırarak Entebbe’ye indirirler. Uçakta bulunan  İsrail pasaportluları rehin tutarak diğer yolcuları serbest bırakırlar. O sırada Uganda’nın başında olan Idi Amin havaalanına gelerek hava korsanlarını destekleyen bir konuşma yapar. Korsanlar, Filistinli mahkumlar bırakılmazsa ertesi gün uçağı yolcularla beraber havaya uçuracaklarını  bildirirler. O gece İsrail’den havalanan üç nakliye uçağı havalananına baskın yapar, tüm hava korsanlarını ve onları koruyan Ugandalı askerleri öldürüp rehineleri uçaklara bindirip kaçırırlar. Bu cesaret gerektiren operasyon halen hatırlanıyor. Akşam Entebbe’den dönünce Kampala’da biraz daha dolaşıyorum. Nil nehrinin kaynağını görmek için yarın Jinja şehrine gitmeye karar veriyorum. Hem belki orada uyuyabilirim, bu gürültü de çok zor.

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*