Balkanların Atinası “Novi Sad”

Otobüsle Tuna ‘yı aşıyoruz. Tam anlamıyla Pannonia ‘dayız artık. Novi Sad aslında epeyce küçük bir kent. Aslında çokta yeni bir yerleşim. İki köyün arasındaki boşluğa hazır karşıda da sağlam bir kale varken 1695 ‘te Avusturyalılar yeni bir yerleşim kuralım demişler. Zamanla burası büyümüş ve aralarında kaldı köyler banliyöleri haline gelmiş. “Yeni Bahçe” anlamına gelen ve “Balkanların Atinası” da denilen şehrin “eski” si nerededir bulamadım.



Novi Sad


Tuna ‘nın kıyısında olup nehri aşan köprülerin de birer ayağı kendisinde olunca şehir de epey gelişmiş. Ama Macar isyanı sırasında kaleyi tutan isyancılar şehri topa tutup epeyce hasar vermişler. Sonrasında NATO ‘ya ait savaş uçakları şehri bombalarken birkaç binayı vurup bir iki köprüyü de yıkmışlar.


Şehir yakın gelecekte problemler yaşamaya muktedir bir havada. Bununla ilgili izlenimleri ileride anlatacağım zaten. Osmanlı daha önceden de dediğim gibi ele geçirdiği Belgrad, Karlofça ve Petervaradin gibi yerleşimlere Sırpları yerleştirir. Macaristan bizim elimizdeyken de Tunanın kuzeyine Sırp yerleşimleri taşınır. Özellikle kale ve orman bölgelerinin sorumluluğu hep Sırplara verilir. Avusturyalılar da Sırpları güvenilmez buldukları için Macar nüfusu buralara taşırlar. Günümüzde Voyvodina denilen ve başkenti Novi Sad olan bu bölgenin en büyük derdi de her iki nüfusun birbiri ile olan anlaşmazlığıdır.



Novi Sad Sloboda Meydanı


Sanayileşmiş, katolik Macar nüfus Macaristan ‘ın AB üyesi olması ve Sırpların ABD karşısında dişinin epeyce kırılması nedeniyle ayrılık türküleri ile bağımsızlık marşlarını söylemeye başlamış. Zaten bölge ta Yugoslavya zamanından beri federatif bir yönetime sahip ve kendine ait bir bayrağı bile var. Sırplarda zengin bir bölgeyi bırakmak istemeyen çiftçiler olarak görülüyor. Macarlar zenginliğin de verdiği bir rahatlık ile direkt olarak silahlı mücadeleye girişmemiş ama Belgradda konuştuğum Sırplar Arnavutlarla Kosova için bir savaş olur ve ABD vb karışırsa olaya fırsattan faydalanıp Macarların da bir şeyler koparacağı şeklinde yorumlar yapmaktaydı.



Belediye Binası


Gezmeye gelmiştik değil mi? Şehrin gezilebilecek kısmı oldukça küçük sayılabilir. Otobüs köprüyü aşar aşmaz sola dönüyor ve sağına bir parkı alarak yoluna devam ediyor. Parkın pek bir özelliği yok aslında ama havuzundaki İsa ve Bisa denilen kuğular yaş olarak ellilerini çoktan geçmişler. Ben otobüsten gayet net olarak gördüm. Ohridde fotoğrafını çekmeye çalıştığım tüm kuğular kafalarını suya sokmuşlardı. Buradaki poz veriyordu ama ben müsait değildim.



Katolik Kilisesine giriş çabaları


Parkı geçer geçmez araçtan indik. Uzaktan bile kulesi belirgin bir şekilde görülen katolik katedralinin olduğu Özgürlük (slobada) Meydanına doğru ilerledik. Aşağı yukarı tüm turistik atraksiyon bu meydanın çevresinde yada oradan içeri uzanan sokaklarda yer almakta.


Meydanın etrafı Avusturya tarzı art neuveau binalar ile sarılır. Buradaki en önemli yapı Katolik kilisesi. Çatısı Viyanadaki Stephansdome ‘u benzemekte. 1895 ‘te yapılmış. Çok yüksek bir kulesi var.


Meydandaki heykel ilginç bir geçmişe sahip. Şehrin işgali sırasında işgal kuvvetleri heykeli yok etmek ister. Bunu öğrenen ahali heykeli onlardan önce kaçırıp savaş sonuna kadar saklar.


Heykelin arkasındaki beyaz, kuleli güzel bina ise 1895 ‘te bir Macar mimarın eseri olan Belediye binasıdır. Kulesindeki çanın adı Matilda imiş. Eskiden şehirde çıkan yangınları haber vermek için bu çan çalınırmış. Matilda kim derseniz o da çan için parayı hibe eden hayırsever kadınmış.


Dediğim gibi meydanın etrafındaki yapılar tam benim beğenime hitap edecek türden. İnsanın içine işleyen bir sevimliliği var. (Etraf yapılarla çevrili olduğundan nehirden gelen rutubetli soğuk değil neyseki içime işleyen) Sağa sola yönelen sokaklarda pek farklı değil.


Magnet arıyoruz hatıra olarak. Bana kalsa almam. Ama eşim istiyor ve tartışmaya gerek yok. Muhtemelen bir daha geleceğim bir yer değil. Zaten fotoğraf makinamın pilleri ile sorun yaşamaktayım.  Beş set pilim bitti. Çoğunda da pilleri cihaza takmamla çıkarmam bir oldu. Bense çözüm olarak bir miktar cebimde ısıttığım pilleri cihaza takarak çözüm bulmaya çalıştım. İşe yaradı.


Neyse şehirde magnet satan bir yer bulamadık önceleri. Ama çok sayıda kitapçı var. Buranın ilginçliği eğer bir dükkan kitapçı ise sadece kitap satıyor. Bizdeki kaset, CD satımı gibi atraksiyonlara girmemişler henüz.



Ortodoks Katedralinin içi


Meydanın sağında bir avluya açılan yola girdik. Burada hediyelik satan bir dükkana denk geliyoruz. İçten insanlar. Sırbistan genelinde yaşadığımız gibi Türk olmak bir problem değil burada da. Zaten tatil için Türkiyeye gelen bir çiftmiş bunlar. Alanyaya gelmiş pek beğenmemişler. Nem ve sıcak hoşlarına gitmemiş. Bununla beraber incik boncuk için hammaddeyi de İstanbul ‘a geldiklerinde temin ediyorlarmış. Konuşuyoruz. Adam kendisinin soyunda Sırp, Bulgar gibi toplulukların olduğunu söylüyor. Sonra siyah saçlarını çekerek muhtemelen dedelerinin arasında Türk olma ihtimalinden de bahsediyor. Burada insanlar esmerliklerinin nedeni olarak bizi görmekteler. Bizim dedeler gelip gen havuzuna katkıda bulunmuşlar onlara göre. Kimseden” buraya geldiniz, kestiniz, biçtiniz” tarzı bir tepkiye denk gelmiş değiliz. Neyse adam bal sarısı saçlı karısının nereli olabileceğini tahmin etmemizi istiyor. “Macar olabilir Voyvodina burası” dediğimde biraz geriliyor sanki. “Yok, Polonyalı” diyor. Neşeli bir sohbet ve alışverişten sonra vedalaşıp ayrılıyoruz. Kadın gitmeden herkesin poşetine birkaç harita da sıkıştırıyor. Dükkanda güzel eşyalar, mutfak önlükleri vb var. Uğrayın derim.


Meydandan da geçen yolun sonunda Sırp Piskoposluğunun konutu yer almakta. Vladiçin Sarayı da denilen bu binaya vardığınızda yol ikiye ayrılıyor. Sağdakine girerseniz kütüphanenin oradan Tuna ‘ya dek gidersiniz. Burası şehrin en eski caddesidir ve pazartesileri gitmezseniz sıralanan müzelere de girebilme şansınız olur. Ama bizim gibi sola saparsanız buradan sonra Sırp kilisesine girersiniz. Temiz, aydınlık bir kilise. Hatta içinde ekstradan ayarlar yapmaksızın fotoğraf çekme imkanı buluyorum. Az sayıdaki cemaatinin içinde genç kızlarda var. Kilise aslında oldukça eski; 1734 ‘te inşa edilmiş. Fakat 1850 ‘li yıllarda yeniden inşa edilmiş diyebiliriz. Saborna olarakta biliniyor ama İngilizce kaynaklar Aziz George Kilisesi demekle meşgul.



Novi Saddan dönüş


Kiliseden çıktıktan sonra gezecek bir yer bulamadığımız için dönmeye karar veriyoruz. Yol uzun. Ayaklarımın altında her ne olduysa atmış olduğum her adımda ölüp ölüp diriliyorum. Ataköy ‘ü andıran bir muhitten geçiyoruz. Yaşlıca bir çift ile göz göze geliyoruz. Her zamanki hayalimiz yaşlanınca da gezebilmek.


Alışılageldiği üzere az bir zaman kala istasyona ulaşıyoruz. Problem yok. Bu kez bir kompartımana girip yola o şekilde devam ediyoruz. Hava kararmaya yüz tutmuşken trenin geçtiği metak köprüden son kez Petervaradin Köprüsüne ve Tuna ‘ya bakıyorum.


Bir saatten biraz fazla bir süre sonra Belgrad ‘a varıyoruz. Hava soğumuş. Neyseki hostel yakında. Akşam dışarı çıkmıyoruz. Bir türlü ısınmak bilmeyen yüksek tavanlı odamızda her geçen ağır tonajlı aracın sarsıntısını hissederek uyumaya çalışıyoruz

6 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Her paragraf için birşeyler yazacaktım , çok uzun olur diye vazgeçtim . Sadece magnetllere sonsuz tolerans ve elden-ayaktan düşmeden sevdiklerinle avare avare gezmeni diliyorum . Ellerine sağlık .

  • NEŞE dedi ki:

    Bora,çok teşekkürler ,yine bilmediğim ama ailemden duyduğum bir ilginç bölgeyi tanıdım sayende..1937 de veteriner olan dedemi ,devlet ,orduya at satın alımı için buraya gönderir ve burada aylar geçirir dedeciğim…Teşekkür ve sevgilerimle..

  • gezmen dedi ki:

    Hocam eline sağlık. Magnet bizde de olmazsa olmaz 🙂

  • edelweiss dedi ki:

    Uzun zaman önce gazetede Novi Sad üzerine bir yazı okumuş ve kesip gezi arşivime kaldırmıştım.Benim de çok ilgimi çekmişti.Umarım gitmek kısmet olur.Uzun sağlıklı bir ömür ve gezgin günler dilerim.

  • eniscarter dedi ki:

    abi elinize sağlık, güzel bilgiler edindik, yanlız mutfak önlüğüne çok güldüm: )

  • mertcan07 dedi ki:

    Novi sad kesinlikle gezilip gorulmesi gereken harika sehirlerden birisidir, ben sahsen belgrad´i hic begenmedim, novi sad´in kizlari ve insanlari cok cana yakin ve guleryuzlu, sanirim macar irkindan olsa gerek, sehirde gezilmesi gereken cok yer var, plaj harika ve ucuz, sehirde tek turk restaurant olarak yummy kebab var, 100 helal et ve damak tadi harika, fiyatlar gayet uygun ve hesapli, personeli cogu turk ve cok cana yakinlar, her konuya yardimci oluyorlar, yummy kebabin yeri sehrin gobegindeki buyuk katholik klisesini sirtiniza verdiginizde kosedeki erste bankin sokaginq girince hemen solda njegoševa 3 adresinde, sehirde ben 1 hafta yasadim hicde beni sıkmadı beni buyuledi tam avrupa sehri diyebilirim, tekrar gitmeyi dusunuyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*