BALKAN OVALARINDAN DALMAÇYA KIYILARINA – SON – SARAYBOSNA


1 Kasım 2009

Yaralı ama güzel
Saraybosna

 

Sıkıntılı bir gecenin ardından, hasta ve bitkin olarak
uyandım. Artık dönüşe geçiyorduk. Saraybosna’ya kadar uzun bir otobüs yolculuğu
olacaktı ve hasta olmam kadar, otobüsteki diğer insanlara da hastalık
bulaştıracağım endişesi beni rahatsız ediyordu. Bu nedenle mümkün olduğu kadar
insanlardan uzak durmaya ve molalar dışında yol boyunca biraz uyumaya çalıştım.

 

Tekrar Bosna-Hersek topraklarındaydık. Öğle yemeğini Mostar’a
bağlı Blagaj adlı Osmanlı kasabasında yiyecektik. Blagaj’ın özelliği Buna Nehri’nin
kaynağına kurulu olması ve Bosna’daki en romantik tekkenin burada bulunmasıydı.

 


Buna Nehri dağın içinden kaynayıp Neretva Nehri’ni besliyor

 

Buna Nehri tam anlamıyla dağın içinden doğuyor ve pırıl
pırıl suları çağıldayarak vadiden aşağı akıyor. Suyun çıktığı mağaranın hemen
yakınına kurulmuş tekke ise romantik sıfatını fazlasıyla hak ediyor. Yapımı 17.
yüzyıla dayanan bina ahşap oymacılığının çok güzel bir örneği. Özellikle tavan
süslemeleri göremeye değer. 2 Euro karşılığında tekkenin gıcırdayan tahtaları
üzerinde dört yüzyıl öncesine yolculuk yapıp derviş yaşamının izlerini bulmak
mümkün.

 

  

Sarı Saltuk Tekkesi’nde ahşap işçiliğinin ince örnekleri görülebiliyor

 

Tekke ziyaretinin ardından karşı kıyıdaki lokantada öğle
yemeğimizi yedik. Parıldayan güneş, temiz hava hem beni biraz kendime getirmiş
hem de iştahımı açmıştı. Sonunda Bosna’nın meşhur ‘Ćevapi’sinin tadına
bakabilecektim. Ćevapi veya Ćevapčići aslında kebap demek, ancak burada ve
Balkanların pek çok yerinde köfteye bu ad verilmiş. Daha önce gördüğüm
kadarıyla pideyle ve bol soğanla servis ediliyordu. Ancak bizim bulunduğumuz
lokantada biraz farklı servis edildi. Lezzet güzeldi ama alelade köftelere
benziyordu. Orijinal Ćevapi’nin bize sunulan olduğundan biraz kuşku duydum.
Fırsat bulursam Saraybosna’da tekrar yemeye karar verdim.

 

İyice doyduktan sonra yine yollara koyulduk. Saraybosna’ya
kadar epey bir yolumuz vardı. 5 gün önce Mostar’a gelirken geçtiğimiz yolları
bu kez ters yönde kat ediyorduk. Yine ırmakların kıyısından, dağların arasında
kalmış derin vadilerden geçerken kırsal yaşamın izlerini, sonbaharın renklerine
bürünmüş bir şekilde izliyordum.

 

Akşam olurken Saraybosna’ya vardık ve hava iyice kararmadan
panoramik turumuza başladık. Hırvatistan kıyılarının güneşli ve ılıman
ikliminden Saray Ovasının dondurucu ayazına geçmek herkeste bir şok etkisi
yaptı.

 

Saraybosna’nın tarihi çok eski çağlara dayanmasına rağmen,
asıl önemini 15. yüzyıl ortalarında Osmanlı’nın buraya gelmesiyle kazanmış. Pek
çok yolun kesiştiği bir bölge olduğu için Osmanlı burayı ticari ve idari bir merkez
yapmış. Tepedeki bir saray ve saraydan görülen ova manzarası nedeniyle şehre “Saray
Ovası” adı verilmiş. Hâlâ da bütün dünya Saray Ovası derken, biz Bosna
Saray’dan türetilen Saraybosna’yı kullanıyoruz.

 

Osmanlı’nın hakimiyeti 1878’de bitince, kent
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yönetimine geçmiş. 1914’te 1. Dünya Savaşı’nın
başlamasına yol açan Arşidük Ferdinand’ın suikastı da buradaki Latin
Köprüsü’nün üzerinde işlenmiş. Yugoslavya döneminde de önemli bir merkez olmayı
sürdüren şehir, 1984 Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmış. 1991’de ise
Sırpların kuşatması altında tarihinin en kötü günlerini yaşamış. Bombardıman,
açlık, belki de en kötüsü nereden geleceği belli olmayan ölüm. Ama aldığı onca
yaraya rağmen, Saraybosna güzelliğinden pek bir şey kaybetmemiş.

 

Turumuza savaşta büyük zarar görmüş, ama restorasyon altına
alınmış eski kütüphane binasının yanından geçip Başçarşı’ya girerek başladık. Başçarşı,
Saraybosna’da Türk kimliğinin en iyi korunduğu yer. Tek katlı, kırmızı
kiremitli sıra sıra dükkanları, dar sokakları ve Arnavut kaldırımı yolları ile
ilk bakışta eski Bursa’yı hatırlatıyor. Çarşı meydanının ortasındaki 1891
tarihli sebil zarif ahşap süslemeleriyle dikkat çekiyor. Meydanın solunda
bakırcıların bulunduğu Kazancılar Sokağı’na giriliyor. Saraybosna’dan alınacak
en makbul hediyeliklerden biri de bakır cezve ve kahve takımları, ancak altında
orijinal Saraybosna damgası olmasına dikkat etmek gerekiyor. Sokağın sonundan
köşeyi dönünce bir dizi börekçi ve cevapicinin olduğu bir sokak yer alıyor.

 

Başçarşı’da akşam olmak üzere

 

Çarşı meydanının ucundan başlayan Ferhadiye Caddesi’nde
bulunan Gazi Hüsrev Bey Camii 1531 yılında inşa edilmiş ve özellikle iç
süslemeleriyle dikkat çekiyor, ancak biz içine girecek zaman bulamadığımız için
şadırvanının güzelliğini seyretmekle yetindik.

 

Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş Gazi Hüsrev Bey Camii
savaştan sonra ne yazık ki aslına uygun olarak tamir edilmemiş

 

Ferhadiye Caddesi’nde Osmanlı dönemi ile
Avusturya-Macaristan dönemi keskin bir çizgiyle ayrılıyor. Bir noktadan sonra ahşabın
hakim olduğu, tek veya iki katlı Türk tipi mimari bitiyor, taşın hakim olduğu,
3-4 katlı, yüksek pencereli ve ön cephesi süslemeli Avusturya-Macaristan
dönemine ait yapılar başlıyor. Caddenin ortalarına doğru yer alan bir meydanda 1884-1889
yılları arasında inşa edilmiş heybetli bir Katolik Katedrali bulunuyor.

 

Yapımı 5 yıl süren Katedral, neo-Gotik ve Romanek mimarinin
izlerini taşıyor

 

Ferhadiye Caddesi’nin bir üst paralelindeki caddede, 5 Şubat
1994’te bir top mermisinin onlarca insanı öldürdüğü pazar yeri var. Pazarın
arkasında, ölenlerin isimlerinin yazılı olduğu camdan bir duvar yer alıyor.

 

Panoramik turumuz Ferhadiye Caddesi’nin sonundaki Sönmeyen
Alev’de sona erdi. 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan acılar anısına yakılmış olan bu
anıtın üstünde Tito’nun sözleri yazılıydı. Kısaca, savaşta birlik olup düşmana
karşı savaşan tüm halkların kahramanlığını ve dayanışmasını övüyordu Tito.
Yaklaşık 50 yıl sonra, bu halkların birbirlerinin gırtlaklarına sarılacağından
habersiz.

 

Tito’nun sözleri artık anlamını yitirse de ateş üşüyen
elleri ısıtmaya devam ediyor

 

Bizi otele götürecek otobüsümüzü beklerken dondurucu soğuk
da içimize işledi. Oldukça uzun bir beklemeden sonra gelen otobüse doluştuk ve
Saraybosna’nın biraz dışındaki Hotel Exclusive’e yollandık. Yeni ve temiz
olmasına rağmen, otelin şehirden uzakta olması bizim için dezavantajdı. Bu
nedenle hiçbirimiz o soğukta şehre geri dönmeyi düşünmedik ve akşamı kahve içip
muhabbet ederek noktaladık.

 

2 Kasım 2009

Bir sevdalinkadır
Saraybosna gönlümüzde

 

Sabah kalkıp odamın penceresinden dışarı baktığımda
çayırlara kırağı düşmüş olduğunu gördüm. Balkanlara buz gibi bir günde veda
edecektik.

 

Öğleye kadar Saraybosna’da geçirebileceğimiz serbest
zamanımız vardı. Şehre doğru giderken savaşın izlerini gündüz gözüyle daha iyi
görebiliyordum. Şehrin dış mahallelerinde, görünüşe göre hiçbir stratejik veya
askeri önemi olmayan binalarda bile tahribat vardı. Neredeyse hiçbir bina yoktu
ki üzerinde kurşun deliği olmasın. Sıradan insanları hedef haline getiren bu
kin nedendi? İnsanların çoğu yoksulluktan bu evleri tamir ettiremiyordu. Ama
bence ibret olsun diye o kurşun delikleri korunmalı. Yaşanan acıları
hatırlatsın ve bunlar bir daha yaşanmasın diye… Turumuzda ne yazık ki,
Saraybosna’nın biraz dışında, havaalanı civarındaki Tünel Müzesi yer almıyordu.
Savaş boyunca erzak getirmek veya yaralıları göndermek için Saraybosnalıların
dış dünyayla tek bağlantısı olan bu tünel, şimdi ziyaretçilerine hem ürkütücü
hem ibret verici savaş anılarını sergiliyordu.

 

Tito Yugoslavya’sının pek çok büyük şehrinde görülen toplu
konut bloklarının arasından geçerek şehir merkezine vardık. Bir ara önünden
geçtiğimiz bir binanın üstündeki elektronik termometrede -2 yazdığını gördüm.
Kar yoktu ama kuru soğuk vardı. Savaşta yanan Holiday Inn otelinin ve ilginç
burgulu bir mimariye sahip Avaz gazetesi gökdeleninin önünden geçtik. Bu gazete
savaşta bile baskıyı durdurmayıp dünyaya Bosna’da yaşananları aktarmış.

 

Bir önceki gün olduğu gibi eski belediye binasının karşısında otobüsten
inip Başçarşı’ya dağıldık. Bu sefer Saraybosna’nın merkezini biraz daha iyi
tanımak, sokaklara girip çıkarak kalan birkaç saatte şehri mümkün olduğunca
özümsemek istiyordum.

 

Sebil, Saraybosna’nın en önemli sembollerinden biri

 

Sabahın erken saati olmasına rağmen dükkanlar açılmıştı.
Kazancılar Sokağı’ndaki bakırcılar, soğuktan kapılarını örtmüşlerdi ama
zanaatkar ellerden yükselen tık tık sesleri sokağa taşıyordu. Dükkanların
önleri ve vitrinleri her çeşit bakır eşyayla doluydu: cezveler, kahve
takımları, tepsiler, siniler, maşrapalar… Bakırcıların arasından geçen bir
yoldan Gazi Hüsrev Bey Bedesteni’ne çıktık. Cami ile birlikte Gazi Hüsrev Bey
Külliyesi’nin bir parçası olan bu 109 metre uzunluğundaki kapalı çarşı henüz
açılmamıştı.

 

Başçarşı’nın bakırcıları 16. yüzyıldan beri nesilden nesle
geçen zanaatlarını sergiliyor

 

Yolumuza Ferhadiye Caddesi üzerinden devam edip Katedral’in yanından
bombalanan pazar yerine çıktık. Pazarda büyük bir hareketlilik vardı. Arka
taraftaki kırmızı duvar ölümleri unutturmasa da yaşam bir taraftan devam
ediyordu. Yürüyüşümüze Ferhadiye Caddesi’nin devamındaki Mareşal Tito
Bulvarı’nda devam ettik. Burada bankalar, lüks mağazalar göze çarpıyordu.

 

Pazar yeri katliamında ölenlerin isimleri gerideki panoda
yaşamaya devam ediyor

 

Büyük bir alışveriş merkezi olan BBI Center’ın önünde, daha
sonra Başçarşı’da buluşmak üzere arkadaşlarımla ayrıldık. Onlar nehir boyunda
fotoğraf çekmeye giderken, ben de BBI Center’da biraz ısınıp müzik alışverişi
yapmaya karar verdim. Bu modern alışveriş merkezi Arap sermayesi ile yapıldığı
için içki satışına izin verilmemiş. Zaten benim de içkiyle ilgim olmadığı için
doğrudan bir müzik mağazası buldum ve birkaç sevdalinka CD’si aldım. Bosna’ya
özgü bir müzik olan sevdalinka melodilerinin kimisi ritmik kimisi ağır, ama
çoğunlukla hüzünlü. Sözlerini anlaşılmasa da sevgiye, sevgiliye olan özlem
mutlaka hissediliyor.

 

1. Dünya Savaşı’nı başlatan suikastın işlendiği Latin
Köprüsü’nü görmeye vaktim kalmadığını anlayınca tekrar Ferhadiye Caddesi
üzerinden dönüşe geçtim. Ancak yolda et pazarı olarak kullanılan eski binaya
girmeden edemedim. Bosna’dan alınabilecek en lezzetli şeylerden biri de
kurutulmuş et. Burada da çeşit çeşit etler ve peynirler tezgahlarda
sergileniyordu.

 

16. yüzyılda inşa edilmiş ve zamanında 300 yatak
kapasitesine sahip Morica Han’ı da şöyle bir ziyaret ettikten sonra
arkadaşlarımı bakırcılarda bir dükkanda alışveriş ederken buldum. Kalan
vaktimizi de meşhur Boşnak böreğinin tadına bakmaya ayırdık. Bu böreklerin en
makbulü sac altında yapıldığı için ve bunu da en iyi yapanlardan biri çarşı içindeki
Sac Börekçisi olduğu için dar bir sokaktaki bu ufak börekçi dükkanını bulduk.
Kıymalı, peynirli ve patatesli Boşnak börekleri yanında ayran ile yaptığımız
ufak bir ziyafetten sonra Saraybosna’yı terk etmeye hazırdık.

 

Hiçbir Saraybosna gezisi sac altında yapılan Boşnak
böreğinin tadına bakmadan bitmemeli

 

Biraz sonra tüm grup otobüste toplanmış, yeni yerler
keşfetmiş olmanın verdiği coşku ile buralardan ayrılmanın verdiği hüznü
harmanlayarak havaalanına doğru yola çıkmıştık. Balkanların muhteşem doğasını,
paha biçilmez kültürel mirasını ve acılarla örülmüş tarihini geride
bırakıyorduk.

 

Bitiş

 

Her gezi dönüşünde bir şeylerin eksik kaldığını hissederim.
Hep gelecek sefere yapmak üzere bir şeyler vaat ederim kendi kendime: Şuraya da
bir dahaki gelişimde giderim, o yemeğin tadına gelecek sefer bakarım, yeniden
geldiğimde şunu mutlaka yapmalıyım…

 

Bosna-Hersek’ten, daha doğrusu Balkanlardan dönerken yine
yapmayı planlayıp da eksik kalan pek çok şey vardı. Ne Bosna’da düzgün bir
cevapi yiyebilmiştim, ne Tünel Müzesi’ni gezebilmiştim. Ama nedense bu kez
ileriye dönük sözler vermek istemiyorum. Umarım yine oralara giderim ve
bıraktığım gibi bulurum.

 

Dubrovnik’i ya da Kotor’u değil belki, ama özellikle
Saraybosna’yı tekrar görmek isterim. Dubrovnik gerçekten bir müze şehir, bir
butik şehir. Her şey çok güzel, çok göz okşayıcı. Sanki masal gibi. Siz
içindeyken varmış da uzaklaşıp arkanıza baktığınızda kaybolacakmış gibi.
Kesinlikle bir kere görmeyi hak ediyor, ama o bir kere de yetiyor. Kotor da
öyle…

 

Ama Saraybosna çok farklı. Orada yaşandığını
hissediyorsunuz. Bir köşede ufak bir masa açmış, gazete dergi satan kürk
mantolu teyzeyi gördüğünüzde bunu hissediyorsunuz. Geçmişi, tarihi, kültürü
hissediyorsunuz. Arkanıza dönüp baktığınızda yerinde bulacağınızı
biliyorsunuz.

 

Bu gezinin son satırlarını yazarken bana bir Bosna ezgisi
eşlik ediyor. Akordeonun kıvrak melodisi ile hisli bir kadın sesi Saray
Ovasının kalbinden Dinar Alplerini aşıp Adriyatik’e, Vardar Ovası’nı aşıp
Akdeniz’e, Rumeli’ni aşıp Anadolu’ya sevgiyi, hüznü, acıları, inancı ve azmi
taşıyor. Saraybosna’nın ortasında, Miljacka Nehri’nin kıyısında durup bu ezgiyi
hissetmek için bile geri dönmeye değer.

 

Sinan Bâli

İstanbul, 26 Ocak 2010

 

Teşekkür: Bu gezi için
önayak olan ve 6 gün boyunca beni yalnız bırakmayıp bana katlanan arkadaşlarım
Rabia ve Zehra’ya teşekkür ederim.

 

Kaynakça: Lonely
Planet ve Wikipedia

5 yorum

  • mugeyidogan dedi ki:

    dolu dolu bir yazı ve hastalığınıza rağmen dolu dolu bir gezi. “Bir sevdalinkadır Saraybosna gönlümüzde” diyerek Ayşe Kulin’ in 2 Sevdalinka kitabına atıfta bulunmanız da çok hoş olmuş, okumaya doyamadığım bir kitaptır.

  • moyiss dedi ki:

    15 sene önce okuduğum bir kitap “zılata’nın bünlüğü” bana merak ettirmiştir saraybosna ve sırbistanı… hani göremediğinize üzüldüğüm şu meşhur köprü:ve sırplı bir öğrenci ferdinand’ı öldürür,pat diye savaş başlar… ve,üzerinde savaşların bitmediği topraklar hep çok ilgimi çekmiştir. insanoğlunun ne kadar acımasız olabildiğini o toprakların güzelliğiyle ve değeriyle kıyaslarım.teşekkürler böyle güzel bir yazı için.

  • NEŞE dedi ki:

    Çok güzel ve dolu bir gezi olmuş. Dağların kalbinden doğan nehrin yamacına yaslanan tekke hem mimari hem de fikir olarak çok ilginç,sanki bir manastır fikri hakim.Saraybosna daki meşhur kuru eti ,Binrota da bir başka yorumda okumuştum,bu kadar ünlü olduğunu yeni öğrendim. Bizimle tüm turunuzu paylaştığınız için teşekkürler.

  • sevgimm dedi ki:

    gezi anılarınızı kitap haline getirmelisiniz bence

  • maliho dedi ki:

    Çok iyi hatırlıyorum, seneler önce ben lisedeyken, babamla zaman zaman siyasi konuşmalar yapardık. Bir defasında da Yugoslavya hakkında konuşuyorduk. Bana, Mareşal Tito’dan sonra Yugoslavya parçalanıp, birçok küçük devlet olacağını söylemişti, her zaman ki gibi doğru söylemiş. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*