Balkan gezisi 3 (Skopje – Ohrid – Bitola)

Yazının önceki bölümü için:
http://kendingez.com/PageDetail.aspx?PageID=44030

Yazının ilk bölümü için:
http://kendingez.com/PageDetail.aspx?PageID=44020
 

MAKEDONYA

(Üsküp)


     Sabah trenden iniyoruz. Tren garı otobüs terminali ile aynı binada. Önce terminal girişinde börek alıyoruz. Böreklerimizi yedikten sonra yakın olan şehir merkezine yürüyerek gidiyoruz. Tarihi çarşıda ve meydanda bir kaç fotoğraf çektikten sonra terminale geri dönüp Ohrid’e doğru yola çıkıyoruz. Ohride giden yollar aynı Mostar’daki gibi dağlık ve uçurum kenarları. Yolda bir kaç belediye görüyoruz, bu belediyeler resmi dil olarak Türkçe’yi de tanıdıkları için belediye binalarında ve itfaiye araçları üzerinde Türkçe yazılarda var. Şehir girişlerinde Türkçe hoşgeldiniz yazıları da vardı. Otobüsle giderken otobüsümüz dağın zirvesi gibi bir yerde mola verdi. Topu topu 3 saatlik yol yarım saatlik molayla birlikte 3,5 saat kadar sürdü.

Ohrid


Ohrid, Ohrid gölü kenarına kurulmuş harika bir şehir. Ohrid otogarında indikten sonra taksileri pas geçip şehri tanıyabilmek için çokta uzak olmayan bir mesafeye yürüyerek gidiyoruz. Sağlı sollu süpermarketlerin olduğu bir caddenin sonunda Ohrid gölü kıyısında kalacağımız hostele geldik. Hosteldeki iki kişilik odamızda Türkçe TV yayınlarınında olduğu bir televizyon ile elektrikli şofbeni olan bir banyo vardı. Eşyalarımızı bırakıp göl kıyısını keşfetmeye çıktık. Gölün suyu çok temiz, berrak ve içerisinde harika kuğular ve kazlar salınıyordu.

Ohrid çok canlı bir şehir, etrafta sürekli bir müzik sesi, kafelerde neşeli insanlar vardı. Etraf dondurma ve çekirdek satanlar, bisiklet süren yaşlı genç insanlarla doluydu.

 Dondurma alıp sahilde gezintimize devam ettik. Güneşin harika batışını izledik ve resim çekildik. Ertesi gün tepedeki tarihi kaleyi gezmeye çıktık. Kale girişinde içecek bir şeyler alıp harika manzarayı seyretmek için surlara çıktık.

Oradan aşağıya inerek Sinan Çelebi Türbesi, Pantelemion, St. Kliment ve daha sayısız kiliseleri ziyaret ederek tekrar sahile indik. Sahilde kıyıya paralel yapılmış olan tahta iskele üzerinde yürürken bir su yılanına denk geldik. Hayvancağız bizi görür görmez sudaki kayaların arasında kayboldu. Daha sonra çarşıyı gezmeye başladık, pazara gittik. Çarşıda hediyelik eşya satan bir yere gittik, satıcı Türkçe konuştuğumuzu duyunca Türkçe konuşmaya başladı. Sonra çarşıda el işi patik, çorap gibi şeyler satan bir tezgaha gittik. Biz ürünlere bakarken satıcı kadın Dilek’e uzun uzun baktıktan sonra “sen Türk müsün?” diye Türkçe sordu. Meğerse kadında Makedonyalı Türkmüş. Anlayacağınız Ohrid’in yarısı Makedon Türkü ve çok güzel Türkçe konuşuyorlar. Öyle Azeriler gibi şiveli veya değişik kelimeli değil. Bildiğiniz İstanbul ağzı. Kadın birde Dilek’e beni göstererek demez mi “O değilde sen benziyorsun Türklere oradan anladım” diye 🙂
Pazarda gezimize devam edip hostelde yemek üzere meyve alıyoruz. Akşam tekrar çarşıyı gezmeye gittiğimizde bir dondurma diyelim diyoruz heyhat dondurmaların üzerindeki bütün yazılar Makedon alfebesi. Hiç bir şey anlamıyoruz. Sıra bize gelinceye kadar süzüyoruz dondurmaları dükkanın önünde en son sıra bize geldiğinde satıcı makedonca birşeyler söylüyor. Adamın suratına kısaca bakıp “Türkçe biliyor musun” diye Türkçe soruyorum. Adam gülüp “Evet, ben Türküm” diyor. Sonra “oh be ya, say bakalım şu dondurmalar neli” diyorum, başlıyor saymaya, biraz muhabbet ediyoruz. Sağolsun işinin yoğunluğuna rağmen bizim dükkanın önünde dondurmalarla resmimizi çekiyor.

Bir ara Kumarhaneye girelim dedik eğlence olsun diye ama içerisi çok mafyavari tiplerle doluydu ve hiç bayan yoktu. Kıbrıstakilere pek benzemiyor. Bizde hemen çıktık. Sahilde biraz çiğdem (İzmirli olmayanlara not: Çiğdem=çekirdek) yedikten sonra hostelimize dönüyoruz.
Ohrid’teki 3. gün planımız göldeki gezi tekneleri ile gölün karşı kıyısındaki St. Naum’a gitmek. Oradan yürüyerek sınırı geçip Arnavutluk’ta öğlen yemeği yemek ve akşam teknemizle geri dönmek. Sabah biraz geç uyandığımızdan kahvaltı yapmaya fırsat bulamıyoruz. Nasıl olsa st. Naum’da kahvaltı ederiz diye hemen sahile gidiyoruz. ur tekneleri saat 10:00 ile 11:00 arası kalkıyor. Saat 10:00’da flemenkçe rehberlik eşliğinde düzenlenen tura katılıyoruz. 11:00’de ingilizcesi var ama beklemek istemiyoruz. Büyük hata, halbuki git arada kahvaltı yap demi ama? Arnavutluk’a geç kalmak istemememizin cezası azzzz sonraaa. Neyse, tekne dediğim İzmir – Karşıyaka arası çalışan bildiğimiz şehir hatları deniz otobüsünün bir boy küçüğü. Oldukça kalabalık bir grubuz ve biz üst güvertede havadar güzel bir yere kuruluyoruz. Güneşlenmek isteyenler için kaptak köşkü üzerinde minderlerde yerde hazır. Giderken değil ama, gelirken bütün gençler bu minderler arasında yer kapma telaşı içerisindeydiler. Çok güzel manzaralar eşliğinde ilerliyoruz ve eminimki rehber çok önemli bilgiler aktarıyor ama teknenin çoğunluğu bir şey anlamıyor. Gölün suyu çok berrak. 10 metre derinliğe kadar gölün dibini cam gibi görüyorduk. Sonra küçücük plastik bardakalrda viski servisi yaptılar. Dilek meyve suyu sanıp aldı 🙂 Ben içemedim viskiyi, o derece kötüydü. Zaten Dilek ne olduğunu anlar anlamaz atıyordu elinden zorla aldım atma ben içerim diye ama sonuçta ikisinide çöpe armak zorunda kaldık. İğrençti.

St. Naum’a varır varmaz önce restoranlara yöneldik. Hepsi hazır ve müşteri bekliyorlardı ancak hepsi et çeşidi ağırlıklı yemek hazırlamıştı. Kahvaltı var mı diye soruyoruz hiç bir yerde yok. “et var” iyi var da, her yerde domuz eti var. Benim için problem yok ama Dilek öleceğini bilse yemez. Restoranlarda üçer beşer metrelik ızgaralar üzerinde türlü türlü etler var. Biz birisine uzun uzun bakınca satıcı gülerek içeriye davet ediyor, biz yanıt vermeyerek ekndi aramızda etlerin cinsini konuşuyoruz. Domuz etleri yağlarıyla hemen belli ediyor kendisini. Sonra satıcı bir kadına seslenip onu çağırıyor o bizimle başka bir dilde (tahminimce Arnavutça) konuşmaya başlıyor. İngilizce anlamıyorum dediğimde nerelisiniz diye soruyorlar “Türküz” diyorum. Sonra etleri soruyorum ne eti diye, kurnazca dana eti diyorlar ve dana etlerini gösteriyorlar. Hepsimi dana eti diye bir daha soruyorum evet diyor adam. Sonra elimle özel olarak domuz etini gösterip bu da mı dana eti diyorum. O zaman yok o domuz eti diyor ve ekliyor isterseniz tavuk etide var. Aklınca müslüman müşteriyi kaçırmak istemiyor ama yer mi Anadolu çocuğu? Tavuk eti, dana eti, domuz eti hepsi aynı ızgara üzerinde kardeş kardeş pişiyor. Tabii bizim kahvaltı ve yemek işi bitti. Yatmadan önce yediğimiz meyveler sağolsunlar gereken enerjiyi hala sağlıyorlar. Biz birer dondurma alıp hızlıca St. Naum manastırını gezdikten sonra hemen Arnavutluğa geçelim diyoruz. St. Naum manastırı gerçekten harika bir yer çok iyi bir çevre düzenlemesi yapılmış. Manastırın içinden harika bir Ohrid gölü manzarası var. Sanki göl değil, deniz kıyısındaymışsınız gibi.


Sonra Manastırdan çıkıp Arnavutluk sınırına doğru yürüyoruz. Bizim gibi o yöne gitmek isteyen bir kaç kişiyi daha iyi ingilizce bilen bir asker durduruyor. Meğerse o bölge askeri güvenlik bölgesiymiş. Sınır kapısı 250 metre sonra. Askere soruyorum geçemez miyiz diye. Bu bölge kapalı, aşağıdan gitmeniz lazım, falanca yere kadar yürüyün, oradan taksi ile gideceksiniz falan diyor. Ben bunları Dilek’e tercüme ederken asker yüzüme gülerek Türkçe “Siz Türk müydünüz” diyor. İsmi Muharrem, yakınlardaki bir köyde yaşıyormuş. İlk başta Türkiye’nin askeri sanıyorum. Çünkü bende Türk’üm dedi. Nerelisin diye sorduğumda bir Türk köyü ismi söylemişti. Bende sınır olunca BM’de görev yapan Türk askeri falan sanmıştım. Sonra Türkiye değil, Makedonya vatandaşı olduğunu söylediğinde “haaa, yani Makedonsun sen” dedim. Birden celallenerek “Makedon değilim ben, Türküm diye düzeltti” sonunda anlaştıktan sonra “zorunlu askerliğini mi yapıyorsun” dedim. Zorunlu askerlik yokmuş, ancak askerlik yaparsa işe girmesi kolaylaşıyormuş. özellikle devlet dairelerinde. O yüzden gönüllü askerlik yapıyormuş. Sınırın neden kapalı olduğunu sordum, sınırın açık olduğunu normalde buradan turistlerin geçişine izin verdiklerini ancak turistlerin askeri bölgeden geçerken fotoğraf çekmeleri, disiplinsiz davranmaları nedeniyle komutanın üç gün önce turist geçişlerini yasakladığını söyledi. Biraz mahçup özür diledi, “geçirmeyi çok isterdim ancak o komutan şimdi burada, sizi görürse çok kızar” dedi. Bizde teşekkür ederek zaten onu zor durumda bırakmak istemeyeceğimizi söyledik ve ayrıldık oradan. St. Naum katedralinden çıkışta sağa dönünce bir patika var. O patika kilometrelerce dolanıyor ve sonunda bir diğer manastıra bağlanıyor. Yol üstünde pek çok küçük kilisecik var ve bu kiliselerde hep bir sunak içinde de paralar var. Yoldan geçenler para koyuyorlar içlerine. İlginç olan kimse de bu paraları almıyor. Sonra papazlar gelip topluyorlar herhalde.

 Manastırın yanından, restoranların olduğu yerde büyük bir dere Ohrid gölüne dökülüyor. gerçekten çok soğuk bir suyu var. Bazıları bu derenin göle döküldüğü yerde göle girerken bazıları tekne ile bu derenin içerisinde dolaşıyorlar. bazılarıda bizim gibi manastıradan çıkışta sağa dönüp patika boyunca giderek ağaçların ve derenin kenarında yürüyorlar.

Biraz ilerledikten sonra ikiye ayrılan patikanın yukarıya giden yol tarafında araba sesleri duyar gibi oldum. Dilek’e yukarı tırmanalım eğer sınır kapısı tahmin ettiğim yerdeyse burada sınıra giden bir yol olabilir dedim ancak sonra vazgeçtik. Ama derenin yanından devam eden diğer yolda birkaç erik ağacı bulduk. Küçük, çekirdeğinden sor ayrılan bal gibi tatlı bu eriklerden bayağı topladık ve yedik. Pek iyi bir öğlen yemeği sayılmaz ama açlığımızı bayağı hafifletti. Derenin bir noktasında ayağımızı suya sokalım dedik. İnanılmaz soğuk bir su. Dilek’le kim daha uzun süre kalabilecek diye yarışırken Hollandalı iki bayan geldi yanımıza. Sağolsunlar ricamızı kırmadılar fotoğrafımızı çektiler.

yarışmayı ben kazandım ama ayağım sudan çıktığında pek bir şey hissetmiyordum 🙂 Küçük bir kilisenin arka bahçesinde yerde bozuk para buldum. Taaaa, 1970’lerden kalma yugoslav parası. Sonra bir tane daha, bir tane bir tane bir tane derken toprağı dürtsen eski para çıkıyor. 1980’ler, 90’lar. Hep eski yugoslav madeni paraları. Hatıra olarak bir iki tane aldım. Sonunda saat geldi ve teknemize doğru gittik. Gİderken bir dondurma daha aldık, e nede olsa erik yedik ya, yemeğin üstüne tatlı lazım. Ohrid’e yaklaşırken göl remen delirdi. Ben böyle dalgayı denizde görmemiştim. Teknemiz bir sağa bir sola yatmaya başladı. Ama şaka maka neredeyse 45 derecelik açılarla yatıyor. Kaptan ilk defa ingilizce anonsta yaptı, yerlerinizden kalkmayın olumsuz hava şartları nedeniyle yaralanabilirsiniz diye. Çöp tenekelerini, vs sabit olmayan şeyleri topladılar. Minderlerin üstündeki genç arkadaşlar hemen aşağıya indiler. Kaptan bayağı zorlandıktan sonra limana girebildi. Dilek o aç kalmanın verdiği hırsla hemen Ramstore’a (Migros’un Rus kardeşi, amblemleride aynı; kanguru) girdi. Yemeklik malzemeler aldı. kendi yemeğini kendisi yapmaya kararlıydı. %100 helal gıda :)) Hostele gider gitmez mutfağa girdi ve başladı bir şeyler pişirmeye. Dormlarda kalan yabancılar gözleri faltaşı gibi açılmış Dilek’e bakıyorlardı. Biz yemeğimizi yaptık, herkesi buyur ediyoruz kimse gelmiyor. Derken bir Türkle daha tanıştık. İsmini unuttum ama yanılmıyorsam Erol’du. O arkadaşımızda tek başına gezmeye gelmiş. St. Naum’a gidecekmiş. Aklıma gelince google maps’ten baktım gerçektende sağa döneceğimiz patika bizi sınıra çıkarıyormuş. Arnavutluk’a gitmek isterse o patikadan çıkmasını tavsiye ettim. Akşam üçümüz beraber yine bizim Türk dondurmacıya gidip dondurma aldık, sahilde yürüdük ve çiğdem yedik. Bu arada bu kaldığımız hostelin ismi Di Angelo Guest House diye geçiyor. Gerçekten harika bir ortam. Alt katta lounge, bilgisayar ve bizimde birisinde kaldığımız üç tane oda var. üst katta ise Dormlar yani yatakhaneler var.

Manastır (Bitola)


Ohrid’de çok fazla manastır ve kilise var, kavram karmaşası olmasın diye Manastır şehrinden Bitola diye bahsedeceğim. Zaten resmi adı Bitola bu şehrin otobüs bileti falan alırken böyle sormanız gerekiyor. Bitolayı günübirlik gezip Atamız’ın okulun ziyaret etmeyi düşünüyoruz. Kahvaltıdan sonra otogara gidip Bitola biletimizi alıyoruz. Oldukça yakın olmasına rağmen dolambaçlı, tek şeritli yolları ve eski otobüsleri yüzünden 2 saatten fazla sürüyor yolculuk. Bitola otogarı küçük ve tren istasyonunun hemen yanında. Buradan başkente tren gitmekte. otogardan inince büyük bir parkın içerisinden geçerek Manastır Askeri İdadisi’ne de giden çarşı yoluna çıkılabiliyor. oldukça renkli ve güzel bir çarşısı var.

 İnanılmaz derecede fazla Türk turist var. Hatta bir kaç okul grubu gördük burayı gezmeye gelen. çarşıda biraz dolaştıktan sonra Manastır Askeri İdadisi’ne gittik. Burası müze haline getirilmiş. Yarısı Türkiye Cumhuriyeti işbirliği ile Atatürk müzesi, diğer yarısı ise Makedonların kendi kültürlerini tanıttıkları müzesi. Müzeye girişin sembolik bir ücreti var ama onu da hatırlayamıyorum maalesef. İçerisi gerçekten çok bakımlı, güzel dekore edilmiş. Fotoğraf çekmek serbest olduğundan bol bol fotoğraf çekiyoruz.


Çıkışta çarşıda bir kafede demleme Türk çayı içen birilerini görüyoruz. Daha doğrusu Dilek görüyor ve çok seviniyor. Kaç gündür çay içmemişiz. Hemen kafeye girip üstüne basa basa Türk çayı istiyoruz, 2 bardak. Yanına pasta. Sonra birer bardak daha. Dilek çok seviniyor, kaç gündür çay içemiyordu.

 Dönüş yolculuğuda yaklaşık iki saat sürüyor. Hostele giderken Don Market’e uğruyoruz. Dilek kendi yiyeceğini pişirme işini sevdi. Alışveriş yaptıktan sonra kasaya geliyoruz. Kasiyer bir şeyler soruyor anlamıyorum, ingilizce biliyor musunuz diyorum, yok. Türkçe? o da yok. E bende makedonca bilmiyorum. Önce ingilizce anlatmaya çalışıyorum, o bana makedonca cevap verince bende Türkçe konuşuyorum. Dilek ne yapıyorsun diyor, E o ingilizce bilmiyor zaten ha Türkçe konuşmuşum ha ingilizce, ne fark eder diyorum 🙂 sorun neydi bugün bile hala bilmiyorum ama alışverişimizi yaptık, birde defter hediye etti bize. Sanırım orada okulların açılış dönemine denk geldik. Ertesi sabah erkenden kalkacağımızdan hemen yattık. Sabah otogara gidip Üsküp otobüsünde yerimizi aldık.

Üsküp


Üsküp’e varır varmaz bir şeyler atıştırdık ve tekrar tarihi çarşıya gittik. Geçen sefer Ohrid’e gideceğimizden aceleyle pek gezememiştik. Bu sefer iyice gezdik, yukarıdaki kaleye çıkıp Üsküp’ü seyrettik.


Akşam bizi Belgrad’a götürecek olan otobüsümüze bindik. Otobüsümüz oldukça eski, soğuk. Bu arada Balkanların tamamında olduğu gibi yine bagaj için para ödedik.

Belgrad


Sınırı geçtikten sonra otobüs yolda bir yerde durdu ve bizi başka bir eski soğuk otobüse transfer ettiler. Ne olduğunu anlamadık (çünkü kimse ingilizce bilmiyor) ama indik. Diğer otobüse binecekken benim bagaj stickerım olmadığından arıza çıkardı yeni otobüsün muavini. Hayır adamlar tek kelime ingilizce bilmiyor bana sadece stickerları gösterip senin yok demeye getiriyor onu anladım. Çıkartıp 10 dinar daha veriyorum al diyorum haram zıkkım olsun onu da kabul etmiyor. Diğer yolcular falan müdahale ettilerde en son çantamı almaya razı oldular. (çantayı yanında da alamıyorsun ona da izin yok) Sonra stickerı bulduk, çantamın yan tarafına yapışmış. Sonra hostes geldi, bildiğin genç, sarışın, mavi gözlü. Otobüsü çalıştırdı. Aha dedim, şoföre sadece kullanmak kaldı. Sonra kapattı kapıyı hareket ettik. Meğerse bizim sarışın hostes değil, şoförmüş 🙂 Ama ne şoför, maşallah erkek gibi tapagaz gidiyoruz. Sabah Belgrad’a vardığımızda kahvaltımızı edip son bir kez Kalemegdan’a çıkıyoruz. Sonra havaalanına gitmek için minübüse binmek üzere Slavia Otele doğru gidiyoruz. Tok olduğum halde yolda son bir kez domuz dana karışık burgerlerinden yedim. Gerçekten çok lezzetli. Bineceğimiz otobüsün nereden kalkacağı konusunda tahminde bulunurken bir sokağın başında biraz fazla beklemişiz. Sokağa baktığımızda 3-4 arabanın bizi beklediğini gördüm. Karşıya geçeceğiz diye bekliyorlardı. Ama ne bir korna var ne bir şey. Ayıp olmasın diye geçtik artık karşıya. Sonunda otobüsümüz geldi ve bizi havaalanına götürdü. Hava alanında wifi erişim sağlayan şirket cep telefonunuza doğrulama kodu göndererek 15 dakika ücretsiz internet bağlantısı veriyor. Yalnız her bilgisayar / tablet / telefon için bir kere kullanabiliyorsunuz. Üzerimizde kalan son sırp paralarını havaalanındaki kumarhanede harcadıktan sonra uçağımıza binip ülkemize dönüyoruz.

Yazım biraz uzun olduğu için okumaktan sıkılanlar olabilir. Birde seyahatin üzerinden iki sene geçtikten sonra yazdığım için önemli olan fiyat bilgilerine yer veremedim. Pek çoğu aklımda kalmamış. Normalde not tutar yazarım ama Dilekle birlikte olunca not tutamadım. Ancak şöyle söyleyebilirim ki fiyatlar Türkiye fiyatlarının çok altında. Özellikle Makedonya inanılmaz ekonomikti.

3 yorum

  • okuyarakgeziyorum dedi ki:

    Merhaba yazınızı ilk yayımlandığında okumayı çok istememe rağmen başaramamıştım, uzun, çok küçük ve fotografsızdı. Ama düzenlemişsiniz çok güzel olmuş. Ohrid çok güzel bir yer gerçekten, göl demeye bin şahit ister uçsuz bucaksız. Yazınızda anılarım canlandı ben tavuzkuşunun uçabildiğini St.Naum Manastırında gördüm ilk kez 🙂 Üsküp´te daha çok yeni şehir kısmını turladınız sanırım, eski şehir kısmına ait fotoğraf göremedim. Bir de keşke Matka Kanyonuna da uğrasaydınız gerçekten mükemmel bir doğa. Teşekkür ederim bu güzel yazı için.

  • elpida dedi ki:

    Konuyu anlatırken denk gelen yerlerle ilgili fotoğrafları ekledim. eski şehiride gezdik ama oraları fazla anlatmadığımdan sanırım fotoğraflarını koymamışım 🙂

  • biocihan dedi ki:

    Teşekkürler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*