Azerbaycan/Nabran (Anneme)

Anne Sen hiç yalnızlık hissettin mi? Yalnız kaldın mı diye sormuyorum. Onu hissettin mi? Damarlarınızda; kusarcasına. Sen hiç gitmek isteyip te anlamsızca bekledin mi? Ruhunun ağlayamayacak kadar laçka ve ezik olduğunu düşündün mü? Sen hiçbir patates çuvalı gibi bir koltukta yığılıp saatlerce boş ve kirli bir kahve fincanına baktın mı? Bunaltıcı, sıcak ve sarı bir öğlenden sonra, Yarıya kadar aralanmış balkon kapısından, araba sesleri eşliğinde, sarı toz bulutuna bulanmış şehir damlarına baktın mı? Çalan telefonun sesinin sadece bir halüsinasyon zannettin mi hiç? Ya da anlık flaş patlamaları gibi “ben deliriyorum, ben deliriyorum,…. deliriyorum” diye hayale daldın mı? “Biraz hava alsam iyi olur” deyip, kendini sokağa atıp ve ilk köşe başında nereye gideceğini bilemeden dakikalarca öylece ayakta bekleyip, eve geri döndün mü hiç? Gelenin gidenin olmuyor diye, eve sürekli yemek sipariş ettin mi? Anne sana bunlar oldu mu? Yemin etmem ama bana olmadı.

Ama olmasından korkuyorum. Hiç birimiz bir planın ürünleri değiliz. Hepimiz bir tutkunun çocuklarıyız. Yani, hiç birimiz doğumunu planlamadı; ölümümüzü de planlamayacağız. Peki, neden ısrarla bu iki hakikatin arasını planlara boğuyoruz. Sadece kendimizi değil, herkesi … halbuki hepimiz sıradanız; hepimiz bir romanın yazarı mı yoksa kahramanı mı olmak istediğimizi düşünerek tüketiyoruz ömrümüzü. Uyuyamadığın bir gecenin sabahına yakın, uyumaya çalışmaktan vaz geçip balkonda, göbeğini soğuk balkon demirine yaslayıp sigara tellendirdin mi? Yakın boylamlarda yaşayan ve uyuyanlara inat alaca şafağa bakıp, sövdün mü hiç? Yine de o güne başlayarak. Biliyorum, orta yaşında bir kadın, beyaz bir sabaha uyuyamamışlığın gizemiyle uyuyan kocasına bakıyor buğulu ve nemli gözlerle. Ya da genç bir anne bebeğinin odasına koşuyor. Bir esnaf dükkânını açıyor. Bir ihtiyar camiye gidiyor. Bir çocuk irkiliyor uykusunda, dudaklarını uzatarak. Bir polis gözlerini ovuşturuyor, yerinden çıkarırcasına uyuyamamanın acısıyla. Bir hemşire elindeki kalemle yelkovanın tıktıklarına eşlik ediyor, bir hastanenin sessiz ama horultulu koridorunda. bir adam uzun gecenin sonunda gömleğinin düğmelerini ilikliyor, yatağın yanında ayakta durmuş. Ama yine de biliyorum; büyük bir ovanın ortasında; maviye çalan bir gölün kıyısında, loş farlarıyla bir araba geçiyor.

Bir havaalanından bir uçak kalkıyor, güneşin doğduğu yöne. Ve bu güneş karlı bir dağın zirvesini de kavurmaya hazırlıyor kendini. Biri var; biliyorum. Hangi enlemde, hangi boylamda bilmiyorum. Orada. Benimle aynı gökyüzünün altında. Biliyorum; hissediyorum. Hiç tanımadım; hiç tanışmadık. Biliyorum tanısa sevecek beni. Ama hiç tanışamayacağım. Yine de tüm istatistiklere inat arayacağım onu. Ama lanet olsun ki dünya çok büyük. Ve yine ne mutlu ki dünya çok büyük. Son günlerde insanlarla diyaloğumu minimumda tutuyorum, yalnız kalmamak için. Bir de insanları hayvanlarla eşleştirme huyu edindim. İnsanlara bakarak değişik hayvan karakterlerini çözümleme oyunu. Atlar, eşekler, develer, kartallar, kuğular ve kargalar …. Bilirsin, sıcak ve turistin bol olduğu yerleri sevmemişimdir hiç. Bir de sıcak güneşin alnına sele serpe yatmaktan hiç haz etmezdim. Bugün yaptım. Çok sıcak bir gün değildi; hatta bulutlu bile sayılırdı. Ama yaptım. Fena değilmiş. En azından artık gereksizce insanları eleştirmeyeceğim bu konuda.

Birde çocukluğumdan beri deniz kabuğu toplamamıştım. Hafta sonu, boğulduğum için kaçtım Bakü’den. Yolda yeşili ve mayıs serinliğini yüzüme vurarak kaçtım. Hiçbir zaman bu kadar çok at görmemiştim ya da annesini emen bir tay. Gördüm. ve Şuan da Nabran’dayım. Rusya sınırına 10 km. uzaklıkta; hazarın kıyısında. Meşe ormanlarının yeşiline sırtımı dayayıp, puslu bir sabah, sessiz bir kumsalda yazıyorum sana. Etrafımda bir sürü deniz kabuğu ve ölü yengeç iskeleti. Deniz kenarına aralıklarla ve gösterişsiz dizilmiş bir takım oteller var burada. Bizdeki gibi hizmet çılgınlığı ve abartısı yok. Sade ve özgür. Yazın burada adım atacak yer bulamazsın diyor buranın yerlisi olan Lezgiler. Sakinlik için tam zamanında gelmişim. Biliyor musun anne bir ara sınırı geçmeyi düşündüm. Kafamda rota bile çizdim. Öylesine geçecektim sınırı. Sonrası malum.

Hala bir türlü hallolmayan ve hallolması için herhangi bir gayret göstermediğim oturum iznimin çıkmamış olması beni vaz geçirdi. Ama aslında bir yandan da cezbetti. Değişik bir durum. Yani eğer sınırı geçseydim; tekrar Azerbaycan’a giriş yapabilmem için Moskova’ya gitmem ve uçakla Bakü’ye dönmem gerekecekti. Beni cezbeden de bu oldu işte. Kafamda rotayı bile çizdim. Derent, Mahaçkale, Grozni, Minarel-su şehri, Stavropol, Rostov ve Moskova. Ama zamanım yok. Zaten bedelini ödemekten korktuklarımız ya da zaman bulamadıklarımız değil mi; özgür dediğimiz. Anne, hani bir laf var ya! “Çok gezen bilir” diye. Bilmek her zaman iyi bir şey değil. Bu sefer olmadı. Başaramadım. Ama kendime söz verdim. İkincisinde, fütursuzca ve plansızca geçeceğim sınırı. Sonra mı? Rostov’a yakın, Karadeniz sahilden yazacağım bir sonraki sefer.

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*