AŞKI VE BUCA’YI GEÇ TANIDIK. BÖLÜM 1: ESKİ BUCA “OLD TOWN”

İZMİR MAHALLELERİ – 4


AŞKI VE BUCA’YI GEÇ TANIDIK!


 


Bizler, 12 Eylül öncesi Ege Üniversitesi öğrencileri ve tabii ki ben aşkı ve Buca’yı geç tanıdık.


Ne dediğimi anlayabilmeniz için o günlerin “ ahval ve şerait”ine bir bakalım.


* * *


1975 yılının yağmurlu bir Ekim sabahı. Sabah karabulutların eşliğinde ilk kez üniversiteye adım atmışız. 1000 kişilik MÖTBE amfisi tıklım tıklım dolu.  Dışarıda gök delindi sanki; gök gürültüsüyle oturduğumuz sıralar sarsılıyor. Sahnede – kürsü değildi bayağı bildiğimiz sahneydi- Tepegözün başındaki koltukta oturan Prof. Dr. Emin DİKMAN Organik Kimyanın ilk dersini veriyor. Birden dışarıdaki gök gürültüsünü bastıran bir sesle amfinin büyük ahşap kapısı tekmelerle yumruklarla ve marşlarla patlarcasına açılıyor.


“ Türkiye dağlarında çiçekler açar,


   Devrimci Halk Ordusu ateşler saçar…”


Parkalı bir gurup amfiye ve sahneye el koyuyor. İnatla dersini anlatmaya devam eden Emin hoca dört kişi tarafında koltuğu ile birlikte amfi dışına alınıyor. Elektrikler kesiliyor. Çakmak alevinin ışığında gür sesli yeşil parkalı biri haykırıyor.


“ – Arkadaşlar…


Yıl 1975 Ahval-i şerait:


EÜ Tıp Fakültesi İGD’nin hâkimiyetinde Ülkücüler tutunmaya çalışıyor,


Anatomi kürsüsü ve baraka yemekhanenin bulunduğu Küçük Kampus Halkın Sesi- Aydınlıkçıların kontrolünde,


EÜ Büyük Kampus Halkın Kurtuluşu ve Halkın Yolu kontrolünde,


Bornova Merkez Ülkücülerin kontrolünde,


Buca Eğitim Enstitüsünün bulunduğu Buca Ülkücülerin kontrolünde


* * *


 


1976 kışının soğuk bir akşamı. Kampus içindeki yabancı diller okulunda İngilizce dersindeyiz. Dersin ortasında aniden kapı açılıyor. İçeri giren parkalı arkadaşlar nefes nefese,


“ Bornova Ülkü Ocakları Başkanı vuruldu. Bornova merkeze çıkmayın. Gurup halinde hareket edin “ diyerek uyarıyorlar. Gecenin karanlığında Hastaneye yürümeye de cesaret edemiyoruz. Kuzeye doğru yürüyüp Ankara asfaltına çıkıyoruz, otostop yapıyoruz. Duran bir kamyonetin kasasında gübreler içinde sarıkızla birlikte İzmir’e gelebiliyoruz.


Yıl 1976 Ahval-i şerait


Ülkü Ocakları Başkanının ölümü ve sağ görüşlü askeri öğrencilerin Tıp Fakültesinden kovulmasıyla Bornova merkez ve Tıp Fakültesindeki Ülkücü etkinliği sona eriyor. Artık Bornova Merkeze ve boykot olduğu günlerde Bornova büyük parktaki Kız Kahvesine rahat rahat çıkıp okey oynayabiliyoruz.


* * *


1977 yılının 1 Mayıs’ı.


Taksim Meydanında kızıl karanfiller açmış. Tıp Fakültesi bodrum kattaki Histoloji Laboratuarının önü. Tok sesli bir konuşmacı gür sesiyle katliamı lanetliyor


Tıp Fakültesinde İGD nin hâkimiyeti bitiyor. İkiye bölünen DEV – GENÇ’İN Dev- Yol fraksiyonu egemenliğini kuruyor.


* * *


 


1980 yılının 12 Eylül sonrası.


Amfilerin kapısında tanımadığımız tipler duruyor. Herkes tedirgin.


“… Gürcanı da almışlar…”


Tüm yurtta olduğu gibi Ege Üniversitesinde de hâkimiyet 12 Eylülcülerde.


* * *


Bu süre içinde Buca sürekli Ülkücülerin kontrolünde.  Ege Üniversitesi “Şebeke Kartı” taşıyan birinin Buca sınırlarına girmesi can güvenliği açısından mümkün değil.


 


Ne baharlar geldi geçti, âşık ta olamadık. Kampusta ve kantinde Devrimci Yasaları geçerliydi. Bu yasalara göre kız arkadaşlarımız “ Bacılarımızdı.”


Bu ahval ve şerait altında ne âşık olabildik ne de Buca’yı keşfedebildik.


 


12 Eylül sonrası yıllar da Buca Eğitimde okuyan kız arkadaşlarımız sayesinde – artık bacılarımız değil sevgililerimizdi- hem aşkı hem Buca’yı keşfediyorduk. Onların ders çıkışı buluşup sıcak bahar günlerinde Göksu Çay Bahçesinde oturup geciken gençlik yıllarımızı yaşıyorduk.


 


* * *


Yine bir bahar gününde Buca’yı bu kez İzmir Binrotalı dostlarımızla keşfedeceğiz.


Buca, Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Hollanda şirketleri ile daha çok ticari ve sınai ilişkiler çerçevesinde oluşan Levanten Grubu’nun sayfiye yeri olarak yerleştiği bir belde.



ESKİ BUCA “ OLD TOWN “


İlk kuruluşu İ.Ö 630  yılınan kadar uzanan Buca’nın adı üzerinde çeşitli söylenceler var. İznik Devleti Kralı İoyanis’in 1235 yılında Kohi denen ve Kral Yolu yakınında bir yerleşim alanından bahsettiği yerin Buca olarak değiştiği, Kohi adının daha sonra Gonia, Bugia ve Buca’ya dönüştüğü sanılmaktadır. Bizanslılar döneminde ise bugünkü yerleşim yerinde Vuza, Uza ya da Vuzas isimli bir toprak sahibinin yaşadığı, yerleşim yeri isminin değişerek zamanla Buca olduğu varsayımı da vardır. Ayrıca İtalyancada BUCA kelimesi çukur anlamına gelmektedir Buca’nın çukurda kalışı ismin buradan geldiğini kuvvetlendirmektedir. Bir diğer söylence de Rumca “ Köşede kenarda kalan köy” anlamındaki “ Bovios” sözcüğünden Buca’ya dönüştüğü.


Öyle ya da böyle çocukluğumun geç yaz günlerinde eşeğinin iki yanına astığı küfelerde baldan tatlı razaki üzümlerini ve bamyalarını bize getiren yaşlı bahçıvanın yaşadığı yer benim için.



İlk durağımız Kızılçullu Su Kemerleri. Aracımızı yol kenarındaki cebe park edip iniyoruz. Çocukluğumda Gürçeşmede oturan Pembe Teyzemizi ziyarete gittiğimiz hafta sonları patikalardan yürüyerek iner, cephaneliğin eteklerinden tren yolunun kenarından Şirinyer istasyonuna yürür oradan ya minibüse binerdik ya da kızılçullu su kemerlerinin önünden yürüyerek Eşrefpaşa’dan Bayramyerindeki evimize ulaşırdık.  O tarihlerde henüz Yeşildere çevre yolu yapılmamıştı. O gün bugündür yüzlerce kez önünden geçmişimdir ama yakından fotoğraflamak bugüne kısmet oldu.



Kızılçullu Su Kemerleri


Eski adı Kızılçullu olan Şirinyer’de bulunan su kemerleri Meles Çayı üzerinde. Kadifekale’de kurulan şehre su getirmek için geç Roma döneminde 133-MS 395 yıllarında, İmparator Agutus döneminde Romalılar tarafından yaptırılmıştır  Yapımında taş tuğla ve Roma harcı kullanılmıştır. Kemerler zamanla Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar tarafından onarılarak uzun süre kullanılmıştır.


Eski Şirinyer istasyonunun karşısından ve yeni yapılan Aliağa – Menderes hafif raylı sistemi istasyonunun yanından sağa dönüyoruz. Önümüze çıkan ilk döner kavşakta dörtnala koşan iki yarış atı heykeli karşımıza çıkıyor. Burası Buca Hipodrmunun bulunduğu yer. Haftanın beş günü ve son yıllarda yapılan aydınlatmalarla gece yarışları da yapılıyor.



Forbes Köşkü


Yolumuza devam ediyoruz. Rotamız Buca Devlet Hastanesi ( önceki adıyla Buca SSK Hastanesi) bahçesindeki FORBES KÖŞKÜ. Buca‘da yaşamakta olan Levanten Forbes Ailesi tarafından 1908 yılında yaptırılmıştır. Köşk yapımından bir yıl sonra, 1909‘da tümüyle yanmış ve yangından hemen sonraki yıl, yani 1910‘da yeniden yapılmıştır. Bir süre köşkte ikamet eden Forbes Ailesi İzmir’den ayrıldıktan sonra, köşkte Whittal Ailesi yaşamaya başladı. 1950‘de ise SSK’nin malı olan köşk, uzun yıllar poliklinik olarak kullanıldı. Daha sonra aynı bahçeye yeni ve daha büyük hastane binası yapılınca köşk boş kaldı ve zaman içinde harabeye dönüştü. 1999 yılında köşk restore edilmeye başlandı. Forbes Köşkü, mimari açıdan Buca Eğitim Fakültesi Dekanlık binası olarak kullanılmakta olan Rees Köşkü‘ne benzemekle birlikte, daha karma bir mimari tarzı yansıtmaktadır. Forbes Köşkü, Buca‘nın Şirinyer semtindeki alışveriş merkezi sayılan Forbes Caddesi‘ne de adını vermiştir.


 


Hastane otoparkında aracımızı bırakıp eskiden tren yolu iken bugün terk edilen ve geçme taşlarla yürüyüş yoluna çevrilen yoldan istasyona ve bugün Buca Eğitim Fakültesi Dekanlık Binası olarak kullanılan REES KÖŞKÜNE doğru yürüyoruz.




Buca İstasyonu

Yakın tarihe kadar Buca’da Hıristiyanlar, Museviler ve Türkler bir arada yaşıyorlardı. Bunun yanı sıra İngiltere, Fransa, İtalya ve Hollanda ile ticari ve giderek sanayi ilişkileri çerçevesinde oluşan levanten grubu bir sayfiye yeri olarak kullandıkları Buca’ya yerleşmişler, 1872 yılında da kendi yaşamlarını kolaylaştırmak için yakın zamana kadar kullanılan istasyonu inşa etmişlerdir. Bugün kullanılmayan ve Aliağa – Menderes hattının dışında kalan istasyon terk edilmişliğin hününü yaşıyor.




Rees Köşkü

İstasyonun hemen yanından Buca Eğitim Fakültesine yöneliyoruz. Kapıdaki güvenliğe kendimizi tanıtıp amacımızı söylüyoruz. Kimliğimizi bırakıp ziyaretçi kartı verilerek fakülte sekreterine yönlendiriliyoruz.  Biz Rees Köşkünü dışarıdan seyreder fotoğraflarken, Dekanlık Özel Kalemi olduğunu öğrendiğimiz Figen Hanım yanımıza geliyor. Ona da kendimizi tanıtıp projemizi anlatınca binanın içine davet ediyor. Yüksek tavanlı antreye girdiğimizde tam karşımıza kahverengi seramiklerle kaplı büyük bir şömine çıkıyor. Şöminenin yanındaki çift kanatlı kapıyı açarak bizi içeri davet eden Figen hanımı izliyoruz. Muhteşem bir salondayız. Vitraylı yüksek pencereler, her iki tarafta birbirine bakan ve sonsuzluk hissi veren aynalar, ortada orijinal haliyle korunmuş toplantı masası, masanın etek kısmındaki renkli çiçeklerle anı desen ve renklerdeki tavan kartonpiyerleri ve tavan süslemeleri. Hayranlıkla izlediğimiz salonu fotoğraflarken Figen Hanım köşk hakkında bilgi veriyor.




    

Rees Köşkü, bugün Buca Eğitim Fakültesi Dekanlık Binası olarak kullanılan bina. 1800’lerin ortalarında İngiliz Rees ailesi tarafından yapıldı. Bay Rees, Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin yetkilisi idi. Buca İstasyonu’na kadar gelen demiryolu hattını da o döşettirmiştir. Rees Köşkü, tipik İngiliz mimarisinin özelliklerini yansıtmaktadır. Simetrik cepheli, üçgen alınlıklı ve çıkmalı bina, ahşap ve yığma taş bir yapı olup, iki katlıdır. Alt katta şömine bulunan geniş bir holün ardından yine geniş bir oturma odası ve küçük odalar bulunmaktadır. İçeriden ahşap merdivenle çıkılan üst katta da odalar mevcuttur. Uzun süre aile tarafından köşk olarak kullanılan binaya I. Dünya Savaşı yıllarında Vali Rahmi Bey tarafından el koyulmuş ve bina resmi bina olarak kullanılmaya başlanmıştır.



    
Rees Köşkünün içinden detaylar          Rees Köşkünün bahçesi


Figen Hanıma ve Dekan Yardımcımıza teşekkür ederek, Rees köşkünden ve fakülteden çıkıyoruz. Hedefimiz yolun hemen karşısındaki Gavrili Malikanesi. Mimar Vafiyedis’e ait olan bu bina da yakın zamana kadar Pengelli Ailesinin oturduğu bilinmektedir. Mülkiyeti Yapı Kredi Bankasında olan ve bir süre bankanın misafirhanesi ve sosyal tesisi olarak kullanılmış olan bina bugün özel bir işletme tarafından restoran olarak işletilmekte.


Gavrili Malikanesi



 

    
Dutlu sokak ve cumbalı Osmanlı Evleri


Malikânenin yanından Dutlu Sokağa giriyoruz. Cumbalı eski Osmanlı Ev örneklerinin bulunduğu ara sokakları dolaşıyoruz. Bugün Buca Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi olarak kullanılan Hacı Davut Fargoh Köşkünün yanından tekrar ana caddeye çıkıyoruz.


Hacı Davut Fargoh Köşkü

    
Russo Köşkü                                      Manoly Hotel

    
Hotel Manoly                                      DOM Katolik Kilisesi


Heykel’e çıkmadan önce sağ taraftaki sokağa yöneliyoruz. Bu sokağın girişinde bugün özel mülkiyette olan, mimari açıdan Buca’daki köşkler arasında benzerine hiç rastlanmayan Russo Köşkü yer alıyor. İlginç mimarili binayı fotoğraflayıp yanındaki bir diğer binaya geçiyoruz. Listemizde olan fakat Buca da sorduğumuz hiç kimsenin bilemediği Manoly Hoteli böylece tesadüfen buluyoruz. Bugün bir vakıf tarafından Yaşlı Evi olarak kullanılan binayı dışarıdan fotoğraflıyoruz ama görüştüğümüz yetkili Vakıf Yönetiminin kesinlikle fotoğraf çekimine izin vermediğini belirterek içerde çekim yapmamıza ve binanın içini görmemize izin vermiyor. Hotel Manoly’nin yanında yüksek duvarlarla çevrilmiş, duvarların üzerinde dikenli tellerle de koruma sağlanmış büyük demir kapılı DOM Katolik kilisesi mevcut.

    
Ziraat Bankası binası                           Yanmış bir malikanenin ön duvarı



De Jongh Malikanesi


    
De Jongh Malikenasinin içinden


Sokaktan tekrar küçük meydana –Heykel’e- çıkınca sol tarafta bahçe içinde bugün Ziraat Bankası şubesi olarak kullanılan başka bir köşk karşımıza çıkıyor. Bu köşk hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Karşıya geçtiğimiz zaman büyük bir bahçe içinde bir zamanlar SSK Göğüs Hastalıkları Hastanesi olarak daha sonra SSK Sağlık Meslek Lisesi olarak kullanılmış olan De Jongh Malikânesi bulunuyor. 1995 yılında Sağlık Meslek Lisesinin kapanmasıyla terk edilmiş olan bina bugün boş olarak duruyor. Kapıdaki güvenlik içeri girmemize izin vermiyor. Kendimizi tanıtıp,  projemizi anlatınca müdürlerinden izin almaya çalışıyor ama tam yemek paydosu olduğu için kimseye ulaşamıyor. Güvenliğin çabaları sürerken kapıya sivil birsi yaklaşıyor. Güvenlik görevlisi telefonu bırakıp bu kişiyle konuşmaya başlıyor. Buranın sorumlusu olduğunu öğrendiğimiz Cengiz Beyle Tepecik Eğitim Hastanesinin SSK döneminden tanıdık çıkıyoruz. Cengiz Bey’in sıcak mihmandarlığında binayı geziyoruz. Her biri yaklaşık 50 metrekarelik salon büyüklüğünde odalardan oluşan, her odasında ayrı seramik süslemelerle süslenmiş şömineleri olan ve elektrik tesisatı dışında her şeyi orijinal olarak kullanılan bu muazzam malikânenin terk edilmişliği içimizi acıtıyor. 50 dönüm onlarca yıllık ağaçların bulunduğu bu köşk aslında butik otel olarak turizme kazandırılmalı diye düşünüyoruz. Cengiz  Bey’e sıcak dostluğu ve mihmandarlığı için teşekkür edip ayrılıyoruz.


Papaz Mektebi


Kasaplar Sokağına doğru ilerliyoruz. Buca’nın ünlü keçi ve Oğlak kasapları bu meydanda bulunuyor. Sokakta ilerliyoruz. Kasaplar sokağının bitiminde Kız yetiştirme yurdu var. Bir zamanlar Papaz Okulu olan bina bugün Kız Yetiştirme Yurdu olarak hizmet veriyor. Güvenlik sorunu burada da karşımıza çıkıyor. Tesadüfen giriş kapısındaki güvenlik bürosunda bulunan yurdun müdür yardımcısına projemizi ve kendimizi tanıtıyoruz. “Gazeteci” olmadığımızı özellikle vurguluyoruz. Müdür Yardımcımız yurdun giriş kapısındaki öğrencileri uzaklaştırarak binanın dışarıdan fotoğrafını çekmemize izin veriyor. Biz de saygı gösterip bu fotoğrafla yetiniyoruz.



    



Gösterişsiz Papaz Okulunun yanında ana kapısından girdikten sonra iki tarafı selvi ağaçları ile ve Buca’nın eski Levanten ailelerinin aile mezarlarının bulunduğu yolun sonunda oldukça ilginç mimarisi Buca Baptist Protestan kilisesi bulunuyor. Bu kez hiçbir güvenlik problemi ile karşılaşmadan içeriye davet ediliyoruz. Kilise görevlisi İhsan Bey bize kiliseyi gezdiriyor, kilise hakkında detayı bilgi veriyor.


Buca Baptist Protestan Kilisesi


İzmir Aydın demiryolunu yapan ve kırk yıl Bucada yaşayan mühendisin mezarı


 Protestan Kilisesi 1838 yılında yapılmış. Kilise 1961 yılında Buca Belediyesine devredilmiş, 1991 yılına kadar Nikâh Salonu Belediye Meclis Salonu ve Emlâk Vergi Dairesi olarak kullanılmıştır. Bunun ardından kilise Buca Kültür Sanat Merkezi’ne dönüştürülmüştür.



    
 


2001 yılında yapılan bir protokolle kilise restore edilmiş ve yeniden Protestanların ibadetine açılması kararlaştırılmıştır.



    

Kilise kesme taştan L planlı olarak yapılmıştır. Gotik üsluptaki kilisenin sivri kemerli giriş kapısı ve ince uzun pencereleri bu üslubu yansıtmaktadır. Kilisenin kısa kenarlarında üçlü gotik pencerelere yer verilmiştir. Günümüzde iyi bir durumdadır


    

Daha sonra bahçeye çıkıp bahçedeki her biri sanat eseri güzelliğindeki mezar taşlarını gezdiriyor ve kimlere ait oldukları konusunda bilgi veriyor.


Sırada Buca Lisesi bahçesinde bulunan Baltacı Malikânesi var. Bugün Buca Fen Lisesi binası olarak kullanılan bina İstanbul konaklarındaki karnıyarık türünü çağrıştıran bir planı vardır. Bahçesindeki heykeller bugün de durmaktadır.



    
Baltacı Malikanesi ve bahçesindeki heykeller


Eski Buca turundaki son durağımız Hasan Ağa Bahçesi. Hasan ağa Bahçesi 107 bin 615 metrekarelik alana yayılan bahçenin ilk sahibi İtalyan Levanten işadamı Aliotti olduğu söylenir. Daha sonraları Ödemiş eşrafından Hasan Ağa bahçeyi satın almış. O dönemde bile düzenli bir altyapıya sahip oluşu yer altında bulunan su kanalları, bahçedeki havuz şelalesinin çalıştırılmasıyla tepeden bakıldığında gözlemlenebilen bir kadın silueti ile hayret uyandırır. Bahçe öyle dizayn edilmiştir ki gökyüzünden bakıldığında ağaçların dizilişi bir haç şeklini verir. Bahçede bir arada bulunan 12 selvinin ise 12 havariyi simgelediğine inanılır.


Hasan Ağa Bahçesi


Bugün çevresindeki duvarlar yıkılmış ve halka açık yeşil  alan haline getirilmiştir.

    
Kız Kulesi


Hasan Ağa bahçesinden sonra Eski Buca ‘nın biraz dışında kalan EVKA ! yolundaki Kız Kulesini görmeye gidiyoruz. İzmirli bir Rum tarafından yapıldığı söylenen bu ilginç mimarili binanın ne amaçla yapıldığını öğrenemiyoruz. Yaklaşık altı saat süren İzmir Mahalleleri Projemizin 4. ayağı BUCA’ yı oldukça yorulmuş olarak tamamlıyoruz.


17 Nisan 2009


Yazı ve Fotoğraflar:


Dr.M.Cengiz TÜMER


Meraklısına Notlar:


* Buca turumuz Buca Belediye Başkanlığının katkıları ile gerçekleşmiştir. Buca Belediye Başkanlığına Özel Kalem Müdürü Sayın Alpaslan EGE’ ye, gün boyu bize eşlik eden Basın danışmanı Sevgili Aylin Hanım’a ve şoförümüze Binrota İzmir ekibi olarak teşekkür ederiz.


Bu yazı çok uzun süren ve oldukça yorucu geçen bir gezinin ardından bu rotayı gezmek isteyeceklere kolaylık sağlamak için ideal “route” tarzında düzenlenmiştir. Yazının uzunluğu göz önüne alınarak yazı şuan okuduğunuz “ESKİ BUCA; OLD TOWN” ve daha sonra okuyacağınız “ YAŞAYAN BUCA” olarak ikiye bölünmüştür


**Yazılarımda öz Türkçe kullanmaya özellikle özen göstermeme rağmen bazı Osmanlıca kelimelerin tam Türkçe karşılıkları bazen yazıda istediğim anlam derinliği ve zenginliğini karşılamadığı için Osmanlıcalarını kullanıyorum.Bu yazıda ki “ ahval ve şerait” te bu bağlamda kullanılmıştır.


 





 





 


 


 


 


 

23 yorum

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Sevgili Doktor, iyi toparlamışsınız. Rotayı, yazıya dökerken kurgulamanız ise ustaca. Ben, 3 gündür nereden başlasam diye kıvranıp duruyorum çünkü. Gezi sonrası ilgili Forum’a da yazdığım gibi yorgunluğum aklıma geliyor ve kalemim işlemiyor. Sanırım benim yazı da birkaç bölümden oluşacak: “Forbes Malikânesinde 5 Çayı” ya da İzmir’de Bir İngiliz Kasabası” gibi gibi…

  • enise dedi ki:

    Sevgili Cengiz bey gezimizi çok güzel anlatmaya başlamışsınız.Bölüm halinde anlatmanız ise kaçınılmaz çünkü gün boyu süren bir gezi idi.Yüreğinize sağlık..

  • Alinda dedi ki:

    Cengiz Abi son derece detaylı, buram buram emek kokan harika bir Buca yazısı.Russo Köşkü ve Baltacı Malikanesi’nin bahçesindeki heykeller gerçekten çok hoş. Yazınızın ilk bölümünü oluşturan Devrim ve Buca’da yaşanan aşklar kısmı ise hem keyifli hem düşündürücü. Ellerinize sağlık.

  • Honeyseller dedi ki:

    Cengiz Bey Ah bu siyaset.Aşklarımıza dahi müdahale müdahale eder bazen./BUCA ne imiş böyle cengiz Bey,bende şaşırdım.Adım başı bir tarihi köşk veya yapı ayrıca çok güzel manzaralar.Ya bu köşk isimleri.Çok alafranga geldi bana.Forbes,Rees.Dutlu bahçeye gelene kadar başım döndü.Bu kez de Hacı Davut Fargoh.Hem hacı davut hem fargoh.Bu malikanenin sahibini merak ederiyorum./Buca denize yakın bir ilçe mi?
    Buca cukurdaymıs.O zaman bu malikanelerden denizi göremyorlar.Ayrıca o kız kulesinin manzarasında ege var mı?
    Ellerinize sağlık

  • rome_o dedi ki:

    buca şimdiye kadar olan izmir gezilerinden en çok hoşuma giden oldu ..ilginç bir yermiş..

  • abt_smyrna dedi ki:

    Cengiz Bey oldukça başarılı bir gezi olmuşç Yazı oldukça dolu, bilgilendirici ve bilmeyenler için Buca’yı fazlasıyla anlatan bilgiler içeriyor.
    Ellerinize sağlık umarım bir sonraki mahalle gezisinde bende sizlerle beraber olurum.

  • mcatullus dedi ki:

    Seksen öncesi okul ortamlarını anlatmanızın çok yararlı olduğuna inanıyorum; çünkü günümüz gençliğinin çoğu o zaman olanları bilmez ama bu günlerde olanlarla büyük bir benzerliği var gibi geliyor bana.

  • Allegra dedi ki:

    Keşke ben de katılabilseydim bu geziye… Dedem, annem hep Bucalı, ben de 6 yaşıma kadar Buca’daydım. O resmini çektiğiniz köhne istasyonun eski güzel günlerini hatırladım, tam o istasyonun yanında koskocaman bahçesinin içindeki dedemlerin taş evini… Maalesef şimdi yerine apartmanlar dikildi… Çok güzel bir geziyi çok güzel bir şekilde anlatmışsınız. Teşekkürler ve Tebrikler!

  • oymakas dedi ki:

    Yazıyı okumaya başladığımda benim de üniversite yılları geldi aklıma. Zorla kabul ettirilmeye çalışılan fikirler dönemi. Kendi bildiği yaşam tarzından farklı olanın yaftalandığı her kesimin son derece bağnaz olduğu bir dönem. Buca’yı çok beğendim. Resimler harika. Bu yazı fırsat bulunduğu anda bir şekilde gerçekleştirilmek üzere favori yazılara eklendi .

  • ayşegül- dedi ki:

    Buca’yı hiç bilmezdim, sağlık meslek okulu ile ilgili olarak duyardım adını. Benim zihnimde bu ismin çağrışımı kırsal,kasaba vasat bir yerdi açıkcası. Ama şu köşklere bakınca ve geçmişteki yaşantıları okuyunca yanıldığımı anlıyorum. Eski Buca gerçekten çok güzel bir yaşantının izleriyle dolu. Umarım yaşayan Buca bu tadı kaybettirmez. Merakla bekliyorum. Bu arada geziler yakında resmi gazeteye filan çıkacak :)))

  • tütü dedi ki:

    Sevgili doktor öncelikle her bir adımınız teşekkür ederim..Merakla ve imrenerek okudum. Girişteki bölümü aynı yıllarda üniversiyede okuyan bir kişi olarak ben de yaşadım hoş anılar değildi…Yazının gezi kısmını okumaya başlayınca da WHITTALL’lerde takıldım.Çünkü bu isim Kadıköy özellikle Moda’nın levanten geçmişinde yeri olan bir aile.İsim aklımda kalmış ama detaya inmemiştim.Dr.Müfit Ekdal’in “Bizans Metropolünde İlk Türk Köyü” kitabını açtım.Whittall’lerin 1809’da önce İzmir’e yerleşip ticaret yapan, sonra da Moda’ya yerleşen çok çocuklu bir İng.aile olduğunu ,mezarlarının da Bornova’da ve Haydarpaşa’daki İng. Mezarlığında olduğunu okudum.Zamanında Bornova’daki malikanelerinde Abdülaziz bile bütün bir geçirmiş olduğunu okudum.Neyse bunlar sadece detay..Ama bu gezi anılarda kalan razaki üzümlerden,Kızılçullu su Kemerlerine, Rees Köşkü’nden,De Jongh’a (ki bu binayı da Güneydoğu Asya’nın verandalı kolonyal verandalı evlerine benzettim),Yaşlı Evi olan Manoly Otele muhteşem..İyi ki siz de bu sevgi ve merak var.İzmir’i siz İzmirologlar sayesinde keşfediyorum…..

  • hburcu dedi ki:

    Yaşayanlardan dinleyince 80 öncesinin ne denli karışık olduğunu daha iyi anlıyorum. iyiki annem beni geç doğurmuş :)) Fotoğraflar güzel, bilgiler güzel. Ellerinize sağlık Sevgili Mctümer. Özenli çalışmanız için tebrikler. Teşekkürler.

  • m2hyt dedi ki:

    deseler İzmir i anlat diye, sizlerden öğrendiklerimi anlatsam beni İzmir li zannederler…kaleminize yüreğinize sağlık… oturduğum yerden her yeri geziyorum,öğreniyorum …teşekkürler hocam…

  • ZİKO dedi ki:

    Buca aklımda Hasanağa Parkı,sıkışık trafiği ve viraneye dönmüş eski evleri ile kalmıştı.Oysa bilenler için bağrında ne cevherler taşıyormuş.Buca ve Bornovanın levanten malikaneleri olarak sanırım ortak bir geçmişi var.Teşekkürler..

  • alize dedi ki:

    İzmir binrotalıları kıskanmya başladım : ).Bir şehri bu kadarmıı sevilerek gezilir ve anlatılır.Yoğun emek verilerek hazırlanmış yazınız için teşekkürler Cengiz Bey.

  • cokkan dedi ki:

    Mükemmel bir yazı olmuş. Bir buca’lı olarak buca’yavermiş olduğunuz katkılarınızdan dolayı sizi tebrik ederim

  • mctumer dedi ki:

    Yazımın birinci bölümüne ilgi gösteren ve yorum yazan dostlarıma ayrı ayrı teşekkür ediyorum. İzmir mahalleleri projemiz devam edecek. Ve İzmir’in eski mahallelerini birlikte kayıt altına alacağız.
    Sevgili Oktay Hocam> Buca deniz kıyısı değil, uzaktan bile denizi görmez. Ama toprağı çok verimli hani derler ya adam eksen çıkar . 1800 lü yıllarda zaten deniz, plaj gibi bir anlayış yokmuş. Ve o zamanının zengin levantenleri Buca’yı havası ve doğası nedeniyle sayfiye olarak kullanmışlar.

  • BÜLTER dedi ki:

    80 öncesini sağlıklı olarak hatırlayamıyorum. ama Buca da 1983 te İzmir satranç turnuvasına katılmıştım okulumu (B.A.L.) temsilen. Su kemerlerini ve kiliseyi, mektep okulunu hiç görmemiştim. Güzel havası aklımda kalmış. Buca, yazınıla birlikte aklımda tekrar yaşam buldu.

  • abidindemir dedi ki:

    SÜPER.
    ELLERİNİZE VE EMEĞİNİZE SAĞLIK

  • cagritem dedi ki:

    cengiz bey, buca geziniz sonrasında enfes yazılar yayınlandı binrotada ardı sıra.. sizin yazınızı da büyük bir zevkle okudum. buca diyince eskiden sadece cezaevi gelirdi aklıma, artık çok şey biliyorum.. yüreğinize sağlık.

  • alacatlengin dedi ki:

    ÇOK İÇTEN VE SICAK BİR YAZI OLMUŞ.eLİNİZE SAĞLIK SAYIN DOKTORUM

  • maviduman dedi ki:

    Çok güzel bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık. Bucayı gezmek isteyenlere rehber nitelikte bir yazı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*