Arabayla Yunanistan Turu

Gün doğmadan çıkıyoruz Mayıs ayının ilk gününde yola. A ve B planlarımız elimizde. Verdiğimiz ani bir kararla B rotasından başlamamız, belli ediyor bu yolculuğun rengini.
 

Kahvaltı Manisa/Ahmetli’nin küçük parkında ve otobanda yaşadığımız ufak tatsızlık dışında Çeşme’ye kadar duraksız yolculuk. Telefonda öğrendiğimiz üzere, bu gece burada konaklayıp yarınki gemiye bineceğiz diye düşünürken, Sunrise firması şaşırtıyor bizi. Karşımızda Sakız Adası’na sadece bugün arabalı vapurları olduğu gerçeği. Vakitli gelmişiz neyse ki. 18.30 Chios (Sakız), yarın içinse 23.10 da Pire (Atina) biletleri artık elimizde. Yorgunluk, mecburi değişen planlar, Sakız’da nerede konaklayacağız düşüncesi ve tüm bunların üzerine araç sigorta işlemleri. Dağılan zihinlerimizi toparlama Çeşme’nin küçük çarşısında sakin adımlarla.

 
Limanda yurtdışı çıkış pullarını alıp, biletlerin check-in zamanı. Aracın X-ray’dan geçmesi ve aranması için uzunca bir süre, ardından nereye yanaşacağı belli olmayan gemiyi bekleme. Merak ediyorum şans eseri görmeseydik bu küçücük limanda bulabilir miydik ki seni? Sanırım altta üç araç ve beş motosiklet, yukarı katta ise nereden çıktığını bilmediğim onca insan. Yaklaşık bir saat süren biraz rüzgârlı, çokça da keyifli bir yolculuk. Neşeli çocuklar, anlaşamayan gençler ve eşimin arabayı park ederken tanıştığı kişi; Uğur Nikolas.
 
 
     Muhteşem manzarasıyla karşımızda; gün batımı Chios limanı. Üzerimizde; uzun süredir beklediğimiz ‘arabayla yurtdışı’nın heyecanı. Araç ayrı, biz ayrı geçeceğiz gümrük kontrolünden. Gözlerim fırlayacaktı yerlerinden, görevlinin önümüzdeki yolcunun çantasını didik didik etmesine şahit olduğumda. Hay aksi, herhalde sabaha dek buradayız derken, cihazdan bile geçirmeyip hemen buyur ettiler bizi ülkelerine. Sonunda buluşuyoruz eşimle aynı duygular içerisinde. Diğer aracın içini dışına getirmişler, bizimkinin kapısını bile açmaya gerek duymamışken. Enteresan bir deneyim bizler için.
 
     Sonunda, kalmayı planlamadığımız adada otel bulma zamanı. Tahmin bile edemezdik bu kadar zorlanacağımızı. Daracık sokaklardan arabayı geçirmek, girilmez-tek yön tabelaları ile dolu adada yol bulmaya çalışmak, dahası bulduğun otellerde yer bulamamak.  Kabus gibi. Tam ümidi kesmişken bize arkadan seslenen; Uğur Nikolas.  Biryandan o, bulunduğumuz sokakta önündeki park yeriyle arkadaşının otelini gösterirken, öte yandan biz  nazikçe kaçma planları peşindeydik aldanıp binanın eski görünüşüne. Ta ki resepsiyonunda karşımıza çıkan son otuz yedi yılda gördüğüm en nazik insan, resepsiyonist, rehber, aşçı, otelin sahibi ve her şeyi; Bay Teodore Spordilis’le tanışana dek. Evet buradayız ve ikramlarıyla birlikte ortak oluyoruz bu eski dostların güzel sohbetine. Bu gece yolculuk yapacak olan Uğur Nikolas telefonunu veriyor Atina’da yardıma ihtiyacımız olursa diye. Teşekkürü bir borç biliriz bu renkli kişiliğe.  Doğrusu, başımızı sokacak bir yerden öte sırtımızı dayayacak dostlar bulmuş gibi hissediyoruz kendimizi. Bu her şeyden öte.
 
    Duvarlarını 1800’lü yıllardan kalma tabloların süslediği tarih kokan bu otelde açıyoruz gözlerimizi, ertesi sabah dinç ve huzurlu. 1917-1922 tarihleri arasında yapılmış, denizin tam karşısında, işlemeli resimlerinin süslediği yüksek tavanları, panjurlu camları, kocaman balkonları ve belki biraz yenilenmeye ihtiyaç duyan lavaboları ile kaldığımız en ilginç yer olmalı Otel Kyma. Asıl burayı unutulmaz yapan ise, bizi eski dostlarıymışız gibi ağırlayan sahipleri. Ne eksik ne fazla temiz bir kahvaltı, ardından ada hakkında gezilecek yerlerle ilgili bilgi, harita ve rota çizimi. Hadi o zaman çıkalım yola.
 
 
     İlk durağımız Komi. Küçücük bir köy plajı. Kumlu bir sahil ve ortalıkta görülemeyen kimsecikler. Ardından yol üzerinde durup da bakmadan, hatta tatmadan geçemeyeceğimiz sakız ağaçlarıyla dolu bir bahçe. Sanki minik ağaçların gözyaşları taşlaşıp birikmiş toprağın üzerinde. İşte unutulmayacak tat, koku ve mutluluk. Bu kadarı bile unutturuyor, adanın daracık belirsiz yollarını bulma kavgalarımızda boğuşan hislerimizi.
 
 
     Volkanik taşlarla örülü tepesinin ardında küçük iskelesi ile Mavra Volia bir sonraki adım. Kendi halinde insanlar, kimi uzun süredir uğranmamış, kimi de hiç boş bırakılmamış küçük evler ve ayaklarımızı berrak denizine sokma yarışındaki biz. İşte gerçek manzara.
 
 
     Neleri barındırıyor bakalım ada derinlerinde. Burada yaşayanlar ölemez herhalde dediğimiz huzur dolu Pyrgi. Geometrik, siyah beyaz kabartmalarla süslü duvarları ile omuz omuza vermiş evler, neredeyse hepsinin fotoğrafını çekmek istediğimiz çiçeklerle süslü kapılar, daracık sokaklar ve sıcacık insanlar.  XIV. yüzyıldan kalma Holy Apostles Kilisesini ziyaret edip merkezdeki ufacık dükkânlardan hatıralık birkaç şey, kesinlikle tadılması gereken keskin Mast gazozu ve Scandal marka enfes dondurmaları. Her yerde ikram edilen sakızlı şekerleri de cabası. Daracık taşlı sokakta bir kapının önüne oturup serinliyor ve kazıyoruz damağımıza dondurmanın, zihnimize de bu güzel yerin tadını. Öylesine keyifli ki. Hiç bitmese, hep o anda kalsak gibi…
 
 
     Selam veren mutlu insanlarla dolu sokaklarında ayrı bir renk de siyah giyinerek, eşlerinin yaslarını tutan kadınları. Bir teyze aniden sarılıp ellerimize, anlamasak da anlatıyor uzuz uzun tüm sevimliliğiyle. Sonunda içten bir öpücük konduruyor yanaklarımıza, şefkat dolu, sıcacık.  Seviyoruz seni Pyrgi, insan kalabilen yanınla.
 
 
     Biraz dolambaçlı yolların ardında Mesta saklı. Korsanlardan korunmak için demir kapılar örüp evleri birbirine bağlamışlar kale duvarları gibi. Birkaç garip insana denk gelsek de  park edecek bir yer buluyoruz zor da olsa kentin biraz dışında. Gittikçe daralan yolları, çıkmaz sokakları, evler arası gizli geçitleri ve inci tanesi gibi korudukları merkezdeki saat kuleli kiliseleri ile bu tamamen dışa kapalı köy görülmemeden geçilmemeliydi elbette.
 
 
 Yeniden deniz ve doğudaki Limenas kenti. Korkarak adım atıyoruz suda. Burası bir deniz kestanesi cenneti. Her şeyi unutuyoruz incelerken bu ilginç siyah şeyleri. Böyle güzel küçük anlar nedense büyük yer kaplıyor hatıralarda. Dönüş yolunda virajlı daracık yollardan, içler acısı yanmış ağaçlarla dolu yüksek tepeleri aşıp, merkezdeki Lidl’da küçük alışveriş molası. Odamızın denize bakan balkonunda huzurlu bir yemek, ardından gece yolculuğu için biraz da uyku zamanı.
 
 
     Son bir merkez turunun ardından saat 21.30 gibi otelden ayrılma zamanı. Evet bu güzel yürekli insanlar tek gecenin içine sığdırdılar iki koca günü. Her daim taze demlenmiş çayları ve birbirinden lezzetli ikramlarıyla. Hatta Atina’ya aynı gemide yol alacak akrabalarına bile emanet ettiler bizi. Dostlarımızdan ayrılırcasına veda ediyoruz sevgili Güher Hanım ve eşi Teodore Bey’e. Özlem duyduğumuz insanlığınız için, sonsuz teşekkür Otel Kyma.
 
 
     Onlarca otomobil, motorsiklet ve koca koca tırların arasında beklerken, hayranlıkla izliyoruz devasa geminin yanaşmasını limana. Gecenin karanlığında gözümüze diktikleri el fenerleri ile pasaportlarımızı uzun uzun inceliyorlar nedense. Geminin içinde ufacık kalan arabamızdan eşyalarımızı alıp, tırmanıyoruz merdivenleri. Yataklı kamaraya gerek duymamıştık koltuklarda uzanıp dinlenebiliriz diye. Cahillik işte. Yaklaşık yedi saat sürecek bir yolculuğu kafeterya gibi ufacık koltuklar ve masalarla çevrili bir alanda geçirmek korkunç bir tecrübe. Sere serpe zemine yatanlara özenmiyor değil hani insan. Her yaştan, her renkten, dahası her psikolojiden insanı bulup aynı gemiye tıkıştırmak demekmiş bu yolculuk, geç de olsa öğreniyoruz. Tedirginlik ve huzursuzluk içinde kırpamadığımız gözlerimizi, gecenin zifiri karanlığında güverteye çıkıp uçsuz bucaksız denizde yüzdürmek, zihinlerimizdeki gerçeküstü bir anı. Öylesine farklı bir heyecan ki! Ürperti içindeki teslimiyet, sonsuzlukta kaybolmak ya da sonsuzlukta var olmak…
 
     Muazzam bir keyif, güneş doğarken Pire Limanına yanaşmak. Kalk borusu ile başlıyor yarış. Kapılar açılıyor ve adeta kovandan çıkan arılar gibiyiz. Sabahın bu saatinde Atina sokaklarında çılgınca araba kullananlar ve karmaşık yollar arasında hedefimiz kahvaltı için İKEA. Ingvar Kamprad  iyi ki geçmişsin dünyamızdan. Açılış saatine kadar otoparkında  biraz kestirip enerji depoluyoruz önümüzdeki koca güne. Daracık yollardan 11.00 gibi varıyoruz nihayet Novotel’e. Ara sokaklar öylesine dar ve sıkışık ki, ilk günden arabayı otoparka koyup pek yerinden oynatmayalım fikri yerleşiyor zihnimize. Küçük bir alışverişin ardından, terasındaki havuzunda yorgunluğumuzu suyun akışına bırakma zamanı. Tüm şehri ayaklar altına alan manzarası da ödül olmalı bu zorlu yolculuğun ardından bize.
 
 
     Gün bitmeden şehir hakkında biraz bilgi edinmeli. Duvar yazıları, çöpler, garip insanlar, yıkık dökük binalar, kötü kokular ve saygısız sürücüler arasından ilerlerken açıkçası korkuyoruz biraz. Burası ne bir Avrupa Birliği ülkesi ne de bir başkent gibi. Yakışmıyor tarihi binalarına bu lekeler. Sonunda birkaç güzellik buluyor gözlerimiz. Kocaman bahçesi ile Ulusal Arkeoloji Müzesi. Yolu takiben ardından birbirinden güzel üç bina daha. İlk devlet başkanları tarafından kurulan çift merdivenli etkileyici girişi ile Ulusal Kütüphane, ardından Atina Üniversitesi ve hemen yanı başında, portakal ağaçları ile süslenmiş ufak avlusu ve çatısındaki heykelleri ile dikkat çeken Platon’un bir zamanlar ders verdiği Atina Akademisi. Hiç yakışmış mı çirkin yazılar bu mimari şaheserlerin duvarlarına, bakarken yukarıdan Apollo ve Athena? Neyse ki,  bir sokak sanatçısının kemanından çıkan notalarla bir an için daha güzel bakabiliyoruz dünyaya.
 
     Şehrin simgelerinden biri, Syntagma Meydanı karşımızda. İtiraf etmeliyim ki daha etkileyici bir giriş hayal etmiştim.  Sıkışık trafiğin arasında yürürken birden çıkıveriyor ortaya.  Parlamento Binasının önünde ölmek üzere olan bir Yunan savaşçısının resmedildiği meçhul asker anıtı ve geleneksel kıyafetleriyle nöbetçi askerler. Yanındaki duvarda ise kazandıkları her zafer onuruna bir bronz kalkan.  İşte sadece bu kadarcıkmış hayalimdeki koca meydan.
 
 
     Biraz yorgunluk ve biraz da şehre dair hayal kırıklığı ile atarken adımlarımızı, birden dalıyoruz çöldeki vaha misali Kraliyet Bahçelerinin içine. Kraliçe Amelia’nın emri ile Prusyalı bahçıvan huzuru yerleştirmiş şehrin göbeğine. Dünyanın dört bir yanından getirilen bitkiler, balıkların yüzdüğü küçük havuzlar, rengârenk ağaçlar, sevimli banklar, su kemeri ve estetik mozaikleriyle bugünün hediyesi olmalı bize. Konferans salonu olarak kullanılan Zappeion ve koca bahçesi de eşlik ediyor bu güzelliğe. Hiç çıkasımız yokken içinden, güneşin Acropolis’in ardından gözlerini kırpması hatırlatıyor bize burada unuttuğumuz zamanı.
 
     Hemen caddenin karşısında Parthenon’u bile geride bırakacak büyüklükteki yüz dört sütundan geriye sadece on beşinin kaldığı Zeus Olympias Tapınağı ve tüm görkemiyle 131 yılından beri ayakta olan Hadrianus Kemeri çarpıyor gözlerimize. Aralarında dolaşmak için, maalesef vakit çok geç.
 
 
     Şehrin modern yüzüne doğru yol alırken görmek istediğimiz bir diğer yapı; muhteşem mermerleriyle parıldayan Kallimarmaro Stadyumu. Orijinal Panathenaia Stadyumu’nun yerine inşa edilen, gladyatör karşılaşmalarından, olimpiyat oyunlarına kadar binlerce insanın nefeslerini tutarak izledikleri alan. Gün batımında aşkla seyrediyoruz; mermerlerinin kızıllığı kadar, yüzünü döndüğü Acropolis’in siluetini.
 
     Osmanlıların hizmetindeki Arnavut askerlerin bölgeye verdikleri pliaka(eski) sözcüğünden ismini alan şehrin kesintisiz ikamet edilen en eski bölgesi Plaka semti var yolumuzda. Adım başı hediyelik eşya dükkânları, tavernalar, yeme içme alanları ve antika dükkânlarıyla, ışıl ışıl akşamın karanlığında. Şehirdeki mutlu insanların buluşma noktası olmalı burası. Geride bırakıyoruz günün yorgunluğunu, eşlik ederken adımlarımıza tavernalardan gelen müzik sesleri.
 
 
     Monastiraki meydanı bugünün son durağı. Eski Tzistarakis Cami, küçük dükkânlar, kalabalıkta soluklanan insanlar ve tepede ışıldayan Akropolis ile bu meydan Osmanlı Atina’sı tadında. Aklımızdaki hatıralık eşyaları alma ve bugüne enfes bir nokta. Bekle bizi Loukoumades! Köşede ufacık içi dolu tatlıcık bir dükkân. Hemen yapıyorlar gözlerimizin önünde dilediğimiz çeşidi. Seyri de en az tadı kadar lezzetli. Bizdeki lokma gibi diye sohbet ediyoruz bir yandan, ister çikolatalı ister muzlu isterse sade bal soslu.  Gözümüzün doyacağı kadar almışız anlaşılan. Son lokmayı da atarken ağzıma veda ediyoruz işini keyifle yapan bu tatlı insanlara.
 
 
     Sıkı bir kahvaltı, çünkü bugün erkenden Akropolis’e çıkma zamanı.  El ele vermiş binalar, taş sokaklar, minik cafeler arasında ararken doğru yolu, Roma Agorası kalıntıları ile selamlıyoruz günü. Her biri farklı rüzgârı gösteren rölyeflerde onun özelliğini taşıyan kişinin işlendiği sekizgen kule; su saati ve rüzgâr gülü.  Biraz ileride Fethiye cami ve onlarca sütundan ayakta kalan birkaçı. Daha yolumuz uzun deyip asılıyoruz sağlam adımlarla önümüzdeki yokuşu. Kestirme yol arayışımız fiyaskoyla sonlanırken, çıktığımız kadar inip bir o kadarını daha çıkıyoruz bu sefer doğru istikametten.  Geç de olsa anladık, tek girişin var; Akropolis.
 
 Gişedeki kısa bir sıranın ardından kapılıp insan seline, tırmanıyoruz kaygan taşların üzerinden merdivenlerini. Beule Kapısında arkamıza zafer kazanmış Athena’ya adanan Nike tapınağını alıp fotoğraf çekilmek imkânsız görülse de başarıyoruz bu hengâmenin içinde. Tapınakları, tiyatroları ve taş-toprak yollarıyla, M.Ö. 5.yy da inşa edilen  muhteşem şehir Akropolis’teyiz sonunda, bir zafer kazanmış edasıyla.
 
 
     Beyaz taşlardan yansıyan güneşle ışıldıyor, Athena Parthenos(Bakire Athena) heykelini barındırmak üzere tasarlanan on iki metre yüksekliğindeki tapınak Parthenon.  Bir hayalimizin daha gerçekleştiği an. Yüzyıllar içinde, kilise, cami ve cephanelik olarak kullanılıp yıpransa da, bu kadarı bile yetiyor eski Atina’nın ihtişamını göstermeye. Onlarca fotoğrafa değen muazzam şehir.
 
 
     Efsaneye göre, Poseidon’un üç dişli mızrağını sapladığı, Athena’nın da zeytin ağacı diktiği yerde inşa edilen Erekhtheion, kadın biçimindeki sütunları ile olağanüstü. Tüm beyazlığın arasında zümrüt misali köşede parlayan zeytin ağacı, anlatmak istiyor belki de sadece iyiliğin ve barışın ebede dek yaşadığını.
 
 
     Tarihe tanıklık etmiş yüzyıllar öncesine dayanan şehrin içinde var olmak, eski şehrinden yeni Atina’yı çepeçevre seyretmek öyle keyifli ki. Ayrılık vakti geldiğinde, onlarca kişi gibi biz de tırmanıyoruz kaymadan ayakta durabilmenin maharet olduğu tepeciğe. Bu muazzam şehrin yüzünü bir de en güzel yerden görmeli.
 
Akşam yemeği, küçük bir alışveriş, saptığımız yanlış yollar, yoğun trafik ve malum daracık sokakların ardından kavuşuyoruz çok şükür otelimize. Milattan önce yapılan şehrin yolları şimdiki Atina caddelerinden daha geniş geliyor nedense gözüme.
 
Yeni bir gün doğumuyla başkente veda. Çıkmadan aklımızda Vouliagmeni Gölü. Merkeze göre çok daha modern sahil yolu. Gözden kolaylıkla kaçırılabilecek garip girişiyle buluyoruz sonunda saklanan gölü. Bir avuç hayal kırıklığı. İşletmeye ait duvarlarla öylesine çevrelenmiş ki mümkün bile değil görmek. Onlarca insan güzel bir gün geçirmek için akın etmiş olmalı bu kalabalığın anlamı. Birkaç dakika için feda edemiyoruz paracıklarımızı. Hadi bakalım kuzeye. Hoşça kal Atina.
 
 
     Atinalıların Persleri bozguna uğrattığı büyük Marathon Savaşı toprakları hedefimiz.  Kasabanın girişindeki heykelin yanında yolu bulmaya çalışırken kaçırıyoruz müzeyi. Navigasyonun kifayetsiz kaldığı bir keşmekeşin içindeyiz. Girdiğin yoldan çıkamamak, geçer mi dediğimiz darlıklarda nefeslerimizi tutmak ya da çıkmaz sokaklarda pes etmek. İşte yolların kısa özeti. Neyse ki, Marathon Gölünü bulup biraz kafamızı topluyoruz çevresindeki ağaçların serinliğinde. Ormanın içindeki hoş tesis de faydalanmaya değer. Zaferi müjdeleyen savaşçının Atina’yla aradaki 41km’lik yolu koşup yorgunluktan öldüğü, bugünkü koşularının beşiğine, muhteşem göl manzarasıyla veda.
 
 
     Asılı taşlar aşkına! Bekle bizi Meteora deyip yeniden yollara. Kalambaka’ya girişte bekleyen yağmura inat mutluyuz. Öyle sevimli bir kasaba ki! Birçok yerde karşımıza çıkan ücretsiz otoparklardan birine koyup aracımızı, çıkıyoruz otel avına. Batan güneşe ve yağan yağmura inat adımlıyoruz sokakları.  Üç kişilik oda bulmak nasıl bu kadar zor olabilir ki? İyi kötü neredeyse her yer dolu. İçimize sinmeyen birkaç yer dışında eli boş yol alırken bir sonraki kasaba Kastraki’ye, yamacın altında gülümsüyor bize Theatro Hotel Odysseon. İrikıyım denilebilecek sinirli görevlisinin ellerinden, tek kalan iki kişilik odalarını alabilmek bile, bugün bizim için mucize.  Bir yatak daha olsa tam istediğimiz gibiydi diyebileceğimiz yeni, temiz modern bir oda. Yerleşip biraz atıştırdıktan sonra zor ama bir o kadar da sevimli şehrin karanlık sokaklarında biraz dolaşma.
 
 
     Sabahında garip sunumlu, yeterli sayılabilecek lezzetli kahvaltının ardından, gece gözümüze kestirdiğimiz magneti alıp beş dakikalık bir mesafeyle varıyoruz Kastraki’ye. Otelden dün aldığımız harita elimizde, tüm rotayı takip etme niyetindeyiz. Gözlerimizin görebileceği en ilginç yerlerden biri aşikâr. Kıvrıla kıvrıla çıkılan dağların en yüksek tepelerinde, yirmi üçten geriye kalan altı manastır hem ibadet hem de ziyaret için halen ayakta. M.Ö. 985 yılında ilk ibadetin başladığı mağara zamanla 14.yy dan itibaren küçük kiliselerle çevrelenmiş. ‘Buraya nasıl inşa etmiş olabilirler ki?’ dediğimiz, bir kayanın daracık zirvesine 1545 yılında kurulan Roussanou’yu kestiriyoruz gözümüze. Yolun kenarındaki onlarca aracın arasına park edip tabanlara kuvvet asılıyoruz merdivenlere. Ormanın arasında derme çatma basamakları tırmanırkenki keyif, birleşiyor diğer manastırların gün yüzüne çıkan muhteşem güzellikleriyle.
 
     Sonunda girişe asılı bayrakları ve ahşap köprülü girişiyle Roussanou Kilisesinin içindeyiz. Kapıda görevli rahibelere giriş ücretini ödeyip doluyorum belime birleştirince etek olan kumaş parçasını. Bayanlara zorunlu. Küçük ibadet alanı, ikonalar, tarihi üzerine resimler, kapalı kapılar arkasındaki minik odalar ve sevimli pencerelerle ufacık bir kilise. Balkon sayılabilecek dışa açılan kısmı ise gözler önüne seriyor, kendimi bir balonda yükseliyormuşum gibi hissettiren büyüleyici manzarayı. Kiliseden ayrılınca, kendimize kuytu bir köşe bulup  derin derin içimize çekiyoruz havanın gizemli keyfini. Veda ederken bu eşsiz tepelere, dikkatimizi çekiyor yol kenarına konmuş üst üste duran küçük taşlar. Dilek, af dileyiş, belki de yakarış, kim bilir?
 
     Orman içinde kısa bir gezinti, sonrasında kıvrılan rotayı takiple turu tamamlama vakti. Bizi bekleyen çukurlu daracık yoldan bihaber Kalambaka’dan ayrılış. İleride birleştiğimiz otobanvari yol ile, Makedonia bölgesi diye anılan birçok tabelanın ardından ulaşıyoruz, sanki hiç birleşmeye niyetleri yokmuş hissi veren sınır kapısı; Niki’ye.
 
*     *     *
 
 Makedonya’daki günlerimizin ardından Üsküp üzerinden yolumuz Selanik’e. Unutmuştuk birkaç günlüğüne, bu ülkede her 30 km de bir durup otoban ücreti verdiğimizi.  Yağmur henüz dinerken şehrin üzerinden, kalabalık trafiğin arasında akşam olmadan önce, karnımızı doyurup kafamızı toplama zamanı. Nerede kalacağımız ise tam bir muamma. Bize bu yolcuğu tersten başlatan şehir Thessalonikis; yatacak yerimiz yok mu sende? Ne zaman baksak dolu olan otellerinin arasından Capsis’te yer var derken Booking, hemen çıkıyoruz yola. Özellikle kapalı otoparkı için tercih ettiğimiz bu otel ve yol boyu denediğimiz diğerleri, yoğun yağış nedeniyle zemin suları tahliye içerisinde. Araçlar dışarı kaldırım kenarlarına ve resepsiyonda yer yok dedikleri birçok otelden birinde son anda buldukları bir oda.
 
     Böylesine eski ve demode bir odaya bile şükrediyoruz bu gece. Ertesi güne istesek de yok. Düzenlenen yeni odalara aitmiş anlaşılan Capsis Hotel’in internetteki resimleri. İyi kötü konaklama sorununu hallettiysek, elbette ki kalan zamanı şehre ayırmalı. Metro inşaatı gölgesindeki şehrin yağmur altında çamura bulanmış sokaklarında yürümek bile keyif veriyor bize. Hava henüz kararmışken deniz kenarına doğru ilerleyip yanmayan elektrik lambalarını ışığında varıyoruz sahil yoluna.  Şehrin tüm sakinleri sanki burada. Sevimli dükkanlar, kafeteryalar ve küçük restoranları denizden ayıran yoğun trafiğin yanında, sıçrayan sularla ıslanan geniş bir yaya kaldırımı. Eğlenen keyifli insanlar arasında,  akşam beklediğimizden çok daha hareketli.
 
     Karanlıkta seyrediyoruz şehrin 1430 yılında inşa edilen belki de en ünlü simgesi Beyaz Kule’yi. Bir banka oturup, denizin kenarında, ağaçların arasındaki manzarasının tadına varmalı. Ardından belki de fotoğraflarda görür görmez burası Selanik dediğimiz, heykeltraş Giorgos Zogolopoulos’un şemsiyeleri. Onlarca resme değer. Hoş ve ilginç.
 
     Gecenin karanlığında denizden esen rüzgârı alıp sırtımıza, karışıyoruz Aristotales Meydanındaki kalabalığa. Bisiklete binen, sohbet eden, eğlenen insanları ile büyük binaların ortasındaki kavuşma alanı. Ara sokaklara da bir şans vermeli. Yağmurdan arta kalanların arasında, atlaya atlaya otele ulaşıp, karanlık gelen şehri, sabaha aydınlık görmek ümidiyle kapatıyoruz gözlerimizi.
 
     Otelin kahvaltısı kaldığımız odaya tezat, zengin ve kalabalık.  Hadi güne iyi başladık. İstikamet; ilkokuldan beri hayal ettiğim pembe, panjurlu iki katlı ev. İşte sonunda buradayız. Başkonsolosluğun yanından bir iki kapı deneyerek buluyoruz girişini. Kısa bir güvenlik ve isimlerimizi yazmaktan mutluluk duyduğumuz bir defter. Artık Ali Rıza bey tarafından dikilen nar ağaçlı bahçesinin içinde Ata’mızın evindeyiz.
 
     Evin maketi, hayatından resimler, sunumlar, kitaplar ve o döneme ait kullanılan birkaç eşya. Atatürk’ün balmumu heykeli tüm şıklığı ile kaplarken köşeyi, bir diğer odada Zübeyde Hanım sıcacık gülümsemesiyle karşılıyor konuklarını, ev sahibi edasıyla. Uzun bir yolculuğun ardından tüm sıcaklığıyla vatanımızda hissediyoruz kendimizi. Tamamlayıp görevimizi, uğruyoruz yolun karşısındaki hediyelik eşya dükkânına. Açıkçası Selanik’te çok daha fazla Türk ile karşılaşırım sanmıştım, nedense ilk ve son oluyor buradaki tatlı kız.
 
     Sırada hızlı bir şehir turu bekliyor bizi.  Perslere karşı kazanılan zaferin anısına yapılan Galerius Kemeri oymalı yapısıyla caddenin ortasındaki bir buluşma yeri adeta. Şehirde ayakta kalan tek minare ile karşımıza çıkıyor Rotonda. Tarih boyu birçok inanca hizmet etmiş olsa da Zeus’a adanmış aslında.  Geçmişin kalıntılarının üstünde cadde boyu frappesini yudumlayıp güne keyifle başlayan insanların arasında otele kadar uzanıyor adımlarımız.  Kısa bir alışveriş merkezi turunun ardından, Selanik’e veda.
 
     Güneşin tepeye ulaştığı vakit, çiseleyen yağmuruyla karşılıyor bizi Kavala. Süzülerek iniyoruz tepeden şehre. Gözümüz otopark ararken limanın kenarında, buluveriyoruz kendimizi Kavala’nın geri dönmesi imkânsız daracık sokaklarında.  Öyleyse önce Kavala’lı Mehmet Ali Paşa’nın 1720 yılında inşa edilmiş evine ulaşmalı.  Dönemine özgü mimarisi ile ağaçların arasında beliriyor hemen. Yanı başında ise Paşa’nın at üzerindeki heybetli heykeli. Aracımızı şuracığa park edip adımlayarak tanımalı şehri.
 
     Makedon mimarili cumbalı evlerin arasında, merdivenli taş sokakları dolaşıp tam kalenin girişine ulaşmışken başlıyor bardaktan boşanırcasına kapıda bekleyen yağmur. Biz de sığınıyoruz hemen yakınımızdaki XVI.yy dan kalma Halil Bey Camii’ne. Camii ve medrese yan yana. Tarihi kalıntıların cam zeminle sergilendiği, akustik havası kullanılarak konserlerin ve dinletilerin verildiği hatta bir dönem Filarmoni orkestrasına ev sahipliği yapan, bir diğer adı ile Müzik Cami.
 
     Yarım saati aşan bekleyişten sonra, yağmurun hızını kesmesini fırsat bilip koşuyoruz arabaya. Yurda dönüş yolunda yapılacak en önemli görevlerden biri de kurabiye almak elbet.  Haritamıza işaretlediğimiz Lovies Kurabiyecisi kapalı görünce uğradığımız hayal kırıklığı ile dönüyoruz onca gittiğimiz yolu geri. Karşımıza çıkan ilk dükkân artık kaçırılmamalı.
 
     Uzunca bir yol bekler bizi. İskeçe, Dedeağaç kalırken arkamızda, akşamın karanlığında ulaşıyoruz İpsala sınır kapısına. Meriç Köprüsü korkuluklarının mavi-beyaz yarısından, kırmızı-beyaz yarısına geçmenin yaşarken mutluluğunu, karşı karşıyayız nerede kalacağımızı planlamamış olmanın gerçeğiyle. Eve daha çok yolumuz var deyip Keşan merkezinde deniyoruz şansımızı. Prestij Otel bize bu gece için yeter. Sabahında küçük bir Çanakkale turu ile koyuyoruz noktayı bu tadı unutulamaz seyahate.
 
     Özlemişiz ne zamandır yolda olmayı. Belirsizliklerle dolu heyecanı. Ani kararlar alıp, planlarımızın dışına çıkıvermeyi. Birbirimize kızgınlıkla bakıp, sular durulduğunda yeniden aşkla sarılabilmeyi. Korkuyu, ürpertiyi ve hiç tanımadığımız insanlara güvenmeyi.
 
     Yunanistan; bizce ne doğulusun ne de batılı… Yıllar öncesinden kalma bir çeyiz sandığısın sanki.  Sararmış kumaşların arasında göze çarpan maharetle işlenmiş dantellerin, senden sonraya aktaracağın emanetlerin ve her açıldığında heyecan uyandıran sırlarınla bize on muhteşem günden öte, sonsuza dek unutamayacağımız insanlar bıraktın kalplerimize. Selam olsun hepinize…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*