Arabayla Makedonya

     Yunanistan’ın inatla ‘Makedonya’ yazan tabelalarının olduğu bölgesinden, çukurlu- dolambaçlı yolları, büyük kayaları aşıp, gelincikler arasındaki manzaranın

 

tadına varıyoruz derenin üzerine kurulmuş köprünün kenarında. Bu kısa molanın ardından, ulaşıyoruz sonunda kimseciklerin olmadığı sınır kapısı Niki’ye. Sakinliği, bakımsızlığı ve hiç kontrole gerek kalmadan kolayca geçişimiz. Sonunda evet Makedonya’dayız.  Tekrar yeşilliklerle ferahlayan yola devam.  

     İlk durağımız elçilikler şehri olarak da anılan Makedonya’nın ikinci büyük kenti, diplomasinin merkezi; Manastır(Bitola). Aracımızı merkezdeki boş otoparka bırakıp, kısa bir şehir turunun peşinde, üzerimizde hızlanan yağmur, altımızda gürleyen nehir Dragon ile varıyoruz İshak Çelebi Camiine.  II. Beyazid zamanında, Manastır kadısı İshak Çelebi tarafından yaptırılan, iyi günlerinin ardından, Balkan savaşı zamanında mezar kitabelerinin kaldırım taşı olarak kullanıldığı zamanlara da tanıklık eden koca bir külliyeden geriye kalanlar.  Kubbesinin iç çevresinde panaromik doğa figürlerinin resmedildiği aydınlık ve olabildiğine sade bir camii. Yeşilliklerin arasında TİKA ile ayakta. Hemen nehrin karşısındaki kapalı kapılar ardında kalan, bakımsız ve mahzun Yeni Camii için de söyleyebilseydik keşke aynı şeyleri.

     Biraz ileride  33 m yükseklikteki XVI.yy dan kalma saat kulesi ile şehrin merkezindeyiz. Saatleri anlatan müzikleri ile ünlü kulenin yapımında, taş blokların birbirine sıkı tutunması için 60000 yumurta kullanılmış söylentilere göre. Kulenin etrafındaki geniş park, hava iyi olsaydı eğer, soluklanmak için güzel bir mekân olabilirmiş aslında.

     Magnolia Meydanında yer alan II.Philip’in atlı heykelinin de işaret ettiği, şehir parkına kadar uzanan en büyük yaya caddesi, Şirok sokak  yağmurda ıslanan zemininin yansımalarıyla karşımızda. Önce karnımızı doyurup, yol boyu bitkin düşen zihinlerimizi toparlamalı. Adını bile okuyamadığım pizzacıda lezzetli bir margarita ve sahibi Zoran ile keyifli bir sohbet, biraz buralar, çokça da İstanbul.

 

     Önümüzde uzanan trafiğe kapalı caddesine adım atmadan önce, girişteki markette kuru çorap alışverişi. En iyilerinden olmalı, ama aşina olduğumuz Avrupa marketleri gibi değil, bellerini büken bir şeyler var aşikâr. Bunun yanı sıra, bizdeki sahil kasabalarını anımsatan, sağlı sollu küçük dükkânları, eski konakları ve aralara mücevher gibi dizilmiş ağaçları ile tahminimizden çok daha güzel, sıcak ve sevimli bir şehir merkezi.

  Atıl durumda olan muhteşem yapıları yaksa da canımızı, bir sürpriz karşılıyor bizi caddenin sonunda. Elbet burayı görmekti niyetimiz. Ancak saat 18.00 ve kapıdaki tabelaya göre ziyaret saatini geçmişiz çoktan. Yine de şansımızı denemeden geri dönemeyiz. Görevliye halimizi arz edip, yüce gönlü ve yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile içerideyiz. İki katlı sıcak girişi, ahşap zemini, ortasındaki kocaman dikdörtgen bahçesi ve tarihin sergilendiği salonları ile Manastır Askeri İdadisi. İlk önce tabi ki, Atatürk’ün anı odasını ziyaret. Kürsüsü, fotoğrafları, karnesi, kişisel eşyaları ve Yılmaz Büyükerşen tarafından yapılan balmumu heykeli ile oldukça etkileyici. Makedonya’nın arkeolojik ve etnografik tarihinin sergilendiği diğer salonları da dolaşıp, tekrar teşekkür ediyoruz bizim için bu vakte kadar bekleyen görevlisine. Şehre, anlam katan bu muhteşem mimarinin bir pozu ile veda.

     Tekrar yollara. Ama ne yollar. Hava kararmak üzereyken bu güne bir şehir daha sığdırma çabasındayız. Çukurlu daracık sokaklarda bir köşe başına park edip aracımızı, başlıyoruz bu dar vakitte Resne’ye. Yürüyüş için çıkmış bir çift, plakamızı görüp bizimle hemen başlıyor sohbete.  Ardından önce kasabanın merkezi meydanına ve sonunda merak ettiğimiz Resneli Niyazi Bey Sarayı’na kadar eşlik ediyorlar bize. Şengül Hanım ve eşi. Eskiden çikolata fabrikasında çalışırmış Şengül abla, şimdi ise gençlere bile iş yok diyor. Kızlarını İstanbul’a nişanlamışlar, zaten burada yeni neslin yaşam şansının olmaması ve maddi sıkıntılardan dertliler. Kasabanın terk edilmiş görüntüsü de içler acısı. Muhabbetin ortasında birden işte geldik diyor. Açıkçası olmasalardı bulana kadar kıvranırdık şu meşhur sarayı. Alacakaranlıkta görebildiğimiz kadarıyla yetiniyoruz Niyazi Bey’in hayalindeki küçük Paris’ten bu alanı. Sarı duvarları ve geniş avlusu ile hala güzel iki katlı bir yapı. ‘Sarayımızda’ diyor Şengül abla, şimdi seramikler, resimler sergileniyor. Hala çok seviyorlar, güçlükle ayakta duran şehirlerini. Ve bizi sanki eski dostlarıymışız gibi aracımıza kadar geçirip uğurluyorlar. Sonsuz teşekkürler artık Resne denilince ilk aklımıza gelen iki güzel insana.

           

     Bilmediğimiz bir yolda karanlığa kalmak, değildir aslında âdetimiz. Ancak zaman her zaman planlanamaz. Gecede yağmurla birlikte alırken yol, bir ışık beliriyor karşıdan. Polis durdurup anlatıyor yolu kapadıklarını kaza nedeniyle. Soldaki servis yolunu işaret ediyor takip etmemiz için. Birkaç aracın ışığı ile sanırım bir ormanın içindeki yolda ilerliyoruz. Navigasyonda olmayan bir yolda çıkış peşindeyiz. Sağımızda anladığımız kadarıyla bir dere de bizle birlikte akıp gidiyor bir bilinmeze. Bir an için öndeki aracı takip etmek iyi bir fikir gibi gelmiyor bu ıssız yerde. Acaba deyip bir boşluk bulup bata çıka geri dönme peşindeyiz.  Ta ki sonu gelmeyen yolda karşıdan gelen iki aracı görene dek.  Bir müddet kenarda bekleyip işi çözmeye çalışırken, ya da saç baş tartışırken mi demeliydim bilmiyorum, tekrar yön değiştirip geldiğimiz yola ikinci kez çıkıyoruz. Belki de bir saati aşan sürenin sonunda asfalta çıkışı. Doğrusu hiç bitmeyecek sanmıştık.

 

     Şükür ki kavuştuk sana, cennetten bir damla dedikleri Ohri. Bu zorlu günün ardından şehre girer girmez karşımıza çıkan ilk otelde yer bulabilmemiz de, tamam hadi sınavı geçtiniz gibi bir haber bize. Yanında mini bir alışveriş merkezi ve çocuk oyun salonları olan farklı bir otel. Gece yarısı olmak üzereyken rahat bir soluk alıyor ve anlamıyoruz bile nasıl daldığımızı karlığın içine.

 

     KAM Villige Town Hotel otoparkı, temiz ve modern odasıyla beklentilerimizi karşılasa da, traditional dedikleri kahvaltı, hayallerimizden çok uzakta. Sadece omlet ve yanında sıcak bir içecek. Huzurlu bir geceye değer yine de. Yaklaşık yarım saat uzaklıktaki merkeze doğru adımlıyoruz. Uzunca bir yoldan sonra, yürümek öylesine dinlendirici ki…  

 

     Minicik çarşının içindeki Zeynel Abidin Paşa Cami ve yanı başına 1720 yılında yapılan Pir Mehmet Hayati Hz. halveti, dergâhı ve türbesi ilk durağımız. Uzunca bir ömürdeki yıpranmışlıkları TİKA tarafından restore edilen, hazireleri ile hala ayakta olan bu yapı belki de şehrin en işlek yerinde, ancak kapalı kapılar ardında görmekle yetiniyoruz bu vakitte.

     Güneşin altında parlayan inci misali, sonunda karşımızda Ohri. Limanı çevreleyen koca meydanda oturup tadına varmalı anın. Koşuşturan çocuklar, sıralanmış tekneler, koca ağaçlar, buluşmayı bekleyen insanlar arasında alıyoruz yerimizi. Ardımızda asırlık çınar ve Ohri edebiyat okulunun kurucusu, Aziz, âlim, yazar ve eğitimci St.Clement’in heykeli.  

     Şimdi çepeçevre dolaşmalı. Ahşap iskelede hemen gölün üzerindeki adımları takiben ilerliyoruz içerilere. Hediyelik eşyaların olduğu minik dükkânlar, taş baskı ya da ahşap oyma atölyeleri, kemerli yapılar, birinin zengin Robevi ailesine ait olduğu da söylenen ahşap cumbalı evler ve hatta bu evlerin minyatürleri sokak lambaları. Daha da ilginci,  XVII.yy da Evliya Çelebi’nin dediğine göre her güne bir, tam olarak 365 şapel içerisindeymiş bu şehrin. Saint Sophia Kilisesi ilk durağımız.  Ortaçağdan kalma, geniş bahçesi ve kırmızı kiremitleri ile göze çarpan belki de merkezdeki en büyük yapılardan biri. Ağaçların altındaki arka avlusunda amfi şeklinde dizilmiş sıralarında oturup serinlemeli.

     Ohri denilince ilk akla düşen resimlerden birine kavuşma anındayız. Kayalıkların üzerindeki göle hâkim konumuyla saatlerce kalabilirim dedirten havari Yuhanna’ya adanmış kilise. Sımsıkı kapalı kapılarının ardından içini göremesek de, hemen ardındaki tepeye çıkıp, ormanın altındaki manzara; göl ve Aziz Yuhanna oldukça etkileyici.

     Gölü takip eden orman içi patika, solumuzda süregelen büyük bir yapının tadilatı ve sonunda her şeye tepeden bakmak. Muhteşem manzaranın panaromik tadı ile Ohri Kalesi. Makedon bayrağı selamlıyor, karşı kıyıda dalgalanan Arnavut kardeşini. Birçoklarına göre bakımlı ve beklediğimizden daha kalabalık kaleden tüm şehrin özeti. Göz kamaştırıcı göl manzarası üstünde fark etmiyoruz geçip giden vakti.

     Aklımızda iki tepenin ardına gizlenmiş, helenistik tarzdaki Antik Tiyatro. Yoldan uzanan bakımsız merdivenlerin ardından sonunda evet sahnedeyiz. Tiyatronun yanı sıra, gladyatör dövüşlerine, zaman zaman da infazlara şahitlik etmiş bu koca taşlar, anlaşılan cüsselerinden çok daha fazla yükü sırtlanmışlar.

     Tepeden koşa koşa merkeze doğru inerken biz, bulutlar göz kırpıyor damlamak üzereyim diye. Bir miktar Makedon Dinarı alıp burayı duvarımızda anımsatacak küçük bir tablo peşine düşüyoruz ve elbette bir anahtarlık. Tam da bu anda yağmur öylesine şiddetleniyor ki, sığınıyoruz hemen yanı başımızdaki kilisenin girişine. Kapıyı kilitleyip çıksa da bize oturup kalmamız için bahçesinde yer gösteren nazik görevliye de teşekkürler. İnsan olmak başka, insan kalabilmekse bambaşka.     

     Tekrar açan güneşi fırsat bilip limandaki Ramstore marketten(ki bizdeki Migros) aldığımız dondurmalarla biraz da çarşı turu. İki katlı eskimeyen binaları, minik dükkânları ve renkli sergileriyle yirmi yıl öncesini solumak gibi.  Sıkışık, diz dize oturulan lokantalarında sabahın aksine tıka basa doyurmuşuz karnımızı. Yine, yeni, yeniden yağan yağmur bu sefer ‘kuru yeriniz kalmayacak’ dercesine boşalıyor gökten otele dönüş yolunda. Yarım saate yakın bir bankta brandanın altında beklesek de, bata çıka sırılsıklam varıyoruz sonunda.

            Kısa bir uykuyla günü ikiye bölüp, geri kalanında kendimizi tekrar bırakıyoruz limana. Tekne turu ile değerlendirelim gün batımını derdindeyken biz, bakıyoruz ki çoktan kaçırmışız treni. Reklam panolarında yazdığı üzere, genelde öğleye doğru başlayıp 4-5 saat sürermiş turlar, ah-vah içinde düşünürken karşıdan el sallıyor Kaptan Zoran. Gelin sizi bir saat gezdireyim diyor, makul fiyatıyla. Küçücük teknesi ve koca yüreğiyle, anlata anlata dolaştırıyor bizi. "Burası “Elveda Rumeli” dizisinin çekildiği, şurası da Osmanlı askerlerinin kaldığı. O kayalıklar da zindanmış,  üzerinde de saray, işte burası da benim 15 yıl inzivaya çekildiğim mağara.Kabul etmeliyiz ki enteresan biri. Öyle sevimli, öyle içten ki. Arkadaş olalım diye bize sosyal medya adresini de vermeyi ihmal etmiyor tabi. Turun sonunda hava kararırken, vakit girmiş ve Zeynel Abidin Paşa Cami, Pir Mehmet Hayati Hz. türbesini ziyaretle tamamlıyoruz bu güzel günü.

            Kahvaltının ardından erkenden koyuluyoruz yola. İlk durağımız Ohrid’in Kara Drin’e döküldüğü Struga. Öylesine çağlayan bir nehir ki, sesi dağlardan yankılanıyor sanki. Nehrin ayırdığı iki kıyısı ile beklediğimizden çok daha hoş. Köprülerle birleşen iki yakanın kenarında manzaraya eşlik eden güzellikteki evler, restoranlar, kafeler ve yüzen kuğular ile, elli yılı aşkın bir süredir düzenlenen Struga Şiir Akşamları etkinliğine yakışır sakinlikte. Akın akın gelen turistleri duymazdan gelirsek elbet. Şairler parkında nefes alıp zihnimize işliyoruz manzaranın tadını.

            Çoğunluğunda çalışma olan oldukça bozuk bir yolu takipteyiz, başkente uzanan kısmın bu kadar kötü olması şaşırtıyor bizi. Yolda ara ara gördüğümüz kimi Makedon kimi ise Arnavut bayraklı köyler çekiyor dikkatimizi. Acaba Arnavutluğa mı geçtik diye düşünmedik değil hani. Sonradan öğreniyoruz ki nüfusun yüzde yirmisinden fazla iseler kendi bayraklarını da asabilirlermiş köylerinin girişlerine. Kilise çan kulesi ve camii minaresi, ya da Müslüman ve Hıristiyan mezarlarının bu kadar iç içe ve bu kadar kardeşçe olması da farklı bir renk yolculuğumuza.

            Bugünün ikinci durağı Kalkandelen (Tetova). Resimlerinden görüp de duvarlarına dokunacağım günü hayal ettiğim Alaca Camiindeyiz. Ufacık, uzaktan çatılı bir ev gibi, yakından ise büyüleyici bir sanat eseri. 1438-1439 yılları arasında İshak Bey tarafından yaptırılan camiye avlusunda kabirleri bulunan Hurşide ve Menşure isimli iki hanım destek olmuş. Deyim yerinde ise süslemişler özenle. Boyaların renkleri solmasın diye 30 bin yumurta da bu duvarlarda. İçi de en az dışı kadar renkli ve sevimli. Ahşap ve rengârenk desenlerin yanı sıra balkon tarzı bayanlar mahfili ve sevimli bahçesiyle ile gördüğüm en güzel camilerden biri.

             Biraz da sokaklarında dolaşmalı. Karşımıza çıkıyor hemen köşe başında, oldukça şık bir sergi salonuna çevrilen eski hamamı. Pena nehri boyunca biraz nefes alıp, yeşil ve düzenli merkezden, çöplerin taştığı, kirli ve dar sokaklara dalıp şahit oluyoruz iki yüzüne de.

            Görmeyi merak ettiğimiz bir diğer yapı da Harabati Baba Tekkesi. Yolda gördüğümüz büyük kabristan ise durup düşünmeye değer. Duvarlarla çevrili ama kapısı ardında kadar açık olan tekkeye girdiğimizde, sanki bir film setinin içine dalmışız gibi hissediyoruz kendimizi. 1538 yılında inşa edilen küçük bir mahalle sanki. Ahşap evler, çeşmeler, sarkan çatılar, geniş avlular, güllerle bezenmiş bahçeler ve ortada tavanı ahşaptan muhteşem şekilde işlenmiş bugünse biraz ağlamaklı şadırvanı ile kesinlikle görülmeye değer.

            Tam bitti gidiyoruz derken, Arnavut asıllı Derviş Abdulmuttalip Bekiri davet ediyor konuk salonuna bizi. Ardından birçok ‘aman aramızda kalsın’ cümlesi barındıran uzun ve koyu bir sohbet. Akıllarda kalacak bu ilginç insana veda edip, merkezde gözümüze kestirdiğimiz parkta biraz atıştırıp yola koyulma vakti.

          Neden para ödediğimizi anlamadığım otobanvari dar yoldan, sonunda ulaşıyoruz  Yahya Kemal’in doğduğu şehir; Üsküp’e. Merkeze biraz uzak ama güvendiğimiz bir yerde kalmak için arıyoruz, bulana kadar göbeğimizin çatladığı Hotel İbis Styles’ı. Girişi ve içinde bulunduğu bina kompleksi öyle farklı ki, emin olamıyor önce bir-iki tur atıyoruz doğru yerde miyiz acaba diye. Ardından çakma İbis diye bir şey var mı ki şüpheleri içinde resepsiyondaki -bakışları rahmetli ananem gibi insanın içini takip eden- görevli sayesinde ikna oluyoruz doğru yere geldiğimize. Evet yer doğru ancak konsept biraz alışılmışın dışında olmalı.

     Gologanov caddesi ve uzaklardaki ‘Milenyum Haçı’ manzaralı odamıza çıkarıp eşyalarımızı, gidiyoruz yakındaki büyük alışveriş merkezi Skopje City Mall’e. İhtiyacımız olan birkaç şey ve enfes böreklerle dönüp, güzelce karnımızı doyurmalı. Üsküp bizim için kapalı bir kutu şimdilik. Bakalım yarın neler çıkacak içinden, deyip merakla yumuyoruz gözlerimizi.

     Sabah kahvaltısı yeterli. Meşhur biber közlemelerinden tattırmak istiyor kahvaltıdaki görevli abla, az Türkçesi ve yüzündeki bolca gülümsemesiyle. Erken saatlerde şehrin en popüler yeri için yoldayız. İşaretlenmiş tabelalarıyla kolayca ulaşıyoruz Matka Kanyonuna. Aracımızı ücretsiz otoparkına bırakıp biraz da yürüyoruz rotanın başlangıcına. Yolun kenarında tören kıyafetlerini giymiş askerler ve anladığımız kadarıyla üst düzey yöneticilerin toplandığı bir etkinliğin bitişine tanık olsak da 9 Mayıs tarihi için,  anlayamıyoruz tam olarak neler olup bittiğini.

      Mağaraları, manastırları ve büyüleyici güzelliği ile yaklaşık 500 hektar alana yayılmış yapay göl işte karşımızda. Küçük oteli, gezi tekneleri, restoranları ve minik dükkânlarını aşıp, sonunda başlıyoruz yürüyüş rotamıza. Dağın kenarına oyulmuş, kimi zaman göle kadar yakın, kimi zaman ise arada bir uçurum olacak kadar uzak, bazı yerleri bariyerli ve güvenli, bazı noktaları ise biraz tehlikeli yaklaşık bir saat süren yürüyüşün ardından, diyoruz ki bu kadarı yeterli. Sonuna kadar ulaşmamız dört- beş saati alırdı sanırım. Önümüzde gidenlerden sadece bir çekik gözlü geri dönmedi. Çoğu bizden çok daha önce pes etti.

     Dönüş yine aynı yoldan ve göle yakın kısımlara konan banklarda kısa molalarla güneşi alıyoruz en tepeye. Başlangıç noktasına yakın duran teknelerden birine yaklaşık on beş kişi birlikte dengeli bir şekilde oturup, gidemediğimiz yerlere kadar suyun üzerinden görebilme şansına sahibiz. Bunun yanı sıra kendine güvenenler kanolar ile çoktan yol almışlar bile. Kaptanın arada daldırıp elini suyundan içmesi de gölün temizliğinin ispatı sanki.

 

     Bir kenara yanaşıp, merdivenleri çıkıp, iniyoruz kanyondaki en ilginç yerlerden birine. Ortada çam kozalağı olarak da bilinen dev sarkıtı ile Vrelo Mağarası. Kaçışan yarasaları, sarkıtları,dikitleri, kaygan zemini ve sonundaki iki küçük gölü ile dediklerine göre dünyanın en derin yer altı mağarası. Yaklaşık yarım saatlik heyecanın ardından yine tekneye. Gölün tam ortasında dört bir yanımız ağaçlarla çevrilmiş ve tepede sadece gökyüzünü görür iken, kar küresinin içindeymişiz gibi bir hisse kapılıyorum nedense. Gerçek olamayacak gibi sanki.  

 

     Yeşil ve mavinin muhteşem birlikteliği ile görsel bir şölenden öte, ruhsal bir arınma, dinginlik ve mutluluk, daha doğrusu hislerimizi anlatacak kadar güzel kelimeler bulamamak belki de. Yorucu günlerin üzerine Matka Kanyonu sanki bir hediye.  

 

     Hep mutluluk ile anımsayacağımız bu güzel yeri geride bırakıp, otele dönme vakti. Kısa bir dinlenmenin ardından çıkıyoruz merkezi keşfetmeye.  Aracımızı şehre tepeden bakan kalenin otoparkına bırakıp biraz Üsküp’ü seyretme. Bakımsız ve kaderine terk edilmiş surların ardından, şehir sanki ikiye bölünmüş gibi. Bir yanda üst üste binmiş devasa binalar, öte yanda elli yıl öncesi görünümlü atıl tarihi yapılar. Her ne kadar kale çevresi yeşillik alan insanlarla dolu olsa da, biraz tedirginiz geride kalan aracımız için.

 

     Türk çarşısı, camileri, hanları, hamamları ve çay ocakları ile yıllar öncesine gitmişiz gibi. Kapan Han’a çıkan çınar altı köftecilerinden birinde, lezzetli bir köfte ve şopska ile bugünün akşam yemeği. Daha çok Arnavut ve Türk nüfusun yoğun olduğu Vardar’ın bu hareketli yakasından, tarihi Taşköprü ile nehri aşıp, geçiyoruz Gulliver gibi Devler Ülkesine. Sağım solum, önüm arkam adım başı koca koca heykeller. Öyle ki insan boyutumla yürürken Büyük İskender’in atının altı yerden görebildiğim sadece.

     Bankalar, oteller ve alışveriş merkezleriyle çevrili meydanından, trafiğe kapalı caddesi boyunca yürüyoruz Rahibe Terasa ya adanmış farklı tasarımlı şapel ve müzeye. Açıkçası çok şaşırmıştım hayırsever faaliyetlerinden dolayı Nobel Barış Ödülü alan rahibenin asıl adının Gonca Boyacı olduğunu öğrendiğimde. Roma Hindistan ve Makedonya’nın paylaşamadığı, devasa binaların içinde tüm sevimliliği ve alçak gönüllülüğü ile Memorial House of Mother Teresa.

 

     Hava kararmak üzereyken, şehrin bu lego parçalarından oluşturulmuş yapmacık hissi veren yakasını bırakıp geçiyoruz karşı kenara. Arnavut kaldırımlı, taş binaların olduğu hareketli sokakları aşıp ulaşıyoruz XV.yüzyılın sonunda Osmanlı veziri tarafından yaptırılan Mustafa Paşa Camii’ne. Sandukası ve kızı Ummi Hatun’un da kabrinin bulunduğu türbesi ile yeşilliklerin arasında halen faal durumda olan Balkanlarda gördüğümüz en güzel camilerden biri belki de.

     Sabahın erken saatlerinde otelden çıkıp, görmeye gidiyoruz Vodna Dağının tepesindeki 2002 yılında yapılan 66 metre yüksekliğiyle devasa Milenyum Haçı’nı. Deli gibi araç kullananların arasında, bir iki çıkmaz sokağın ardından başardık sonunda. Geniş açık otoparkına bırakırken aracımızı, biri Türkçe selam veriyor bize, ardından 07 plakalı aracının yanına gelip şaşkınlık içinde sesleniyor görevlilere. Henüz ayrılmamışken otoparktan,  soruyoruz yardıma ihtiyacının olup olmadığını. Maalesef sadece 5 dakika içerisinde aracının camının kırık ve telefonun çalınmış olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalmış. Elbette ki diken diken oluyor tüylerimiz. Bizden içeride bilet alan eşini çağırana kadar aracının yanında beklememizi istiyor. İşte böylelikle tanışıyoruz Selma abla ve Mehmet abi ile.

 

     Yukarı çıkmaktantan çoktan vazgeçtik, derdimiz telefonla birlikte birçok bilgiyi de kaybeden yeni dostlarımıza yardımcı olmak. Yarım saati aşan ve gelmeyen polis bekleme süremizin ardından, araca bir cam taktırabilmek için geziyoruz biz önde onlar arkada, navigasyondan bulduğumuz birkaç yeri. Sonunda bir dükkândan bir diğerine yönlendirilip,  PVC bir parçayla geçici bir çözüm.  Aracıyla Avrupa’nın birçok yerini gezen ailenin hikâyelerini bu süre zarfında dinlemek de cesaret veriyor bize. İyi ki tanışmışız sizinle.

 

     Otelden çıkış için vakti biraz aşsak da sorun olmuyor neyse ki. Şimdi ise Selanik’e kadar sürecek uzun bir yol var önümüzde.  Farklı dinlerinin, farklı kültürlerin uyum içindeki birlikteliğine şahit olmak, dik yamaçlar, yemyeşil doğa ile Vardar Nehrinin kıyısında nefes almak, dev heykelleri, tarihi taş köprüyü, şehri süsleyen kaleyi görünce heyecanlanmak, bir yanda modern binalarıyla şimdiki zamanı yaşarken, diğer yandan, eski çarşısı, kiliseleri, camileri ve hamamlarıyla yıllar öncesine dalıp gitmek olsa da hayalimiz, Üsküp bunlardan çok uzakta. Vardar nehri üzerindeki köprüler, birleştirmek yerine ayırmışlar sanki seni. Birliktelikten öte zıtlık, huzurdan öte gerginlik barındırıyorsun gönlünde. Bir tarafın üzgün ve kırgın. Düşlediğimiz gibi günlerin çok yakında gelmesi ümidiyle veda ediyoruz sana Üsküp, Yahya Kemal’in kalemiyle.

 

“Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene.

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene!”

 

 

 

 

              

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*