Arabayla Gidiş Belgrad, Novi Sad, Niş

 

Sabırsızlıkla beklediğimiz üç ayın ardından yine bulduk kendimizi yolda. Görünürdeki nihai hedefimiz Budapeşte olsa da asıl nedenimiz var olmak yollarda. Eski bizi geride bırakıp, yeni bir bize yolculuk biraz da.

            Çocukla yolculuğun alışılmışı ufak sakarlıklar ve hastane ziyaretimizin ardından, son 65 yılın en sıcak İstanbul gününü geçip daha güneş ulaşmamışken tepe noktasına varıyoruz Edirne Kipa’ya. Kahvaltı ve kısa bir moladan sonra Kapıkule sınır kapısındayız yaklaşık bir yıllık aranın ardından. Uzun bir araç kuyruğu, beklemekten gergin insanlar, hak hukuk meseleli konuşmaları takiben  yeniden sendeyiz  Bulgaristan. Nasıl da özlemişiz. Vinyetimizi alalım diye giriyoruz hemen ilk benzin istasyonuna.  Muhtemelen yorgunluğunun gerginliğe dönüşme aşamasında yaklaşıyoruz kasadaki görevli bayana. Amacımız sadece vinyet almak olsa da, anlaşılan niyetli stresini paylaşmada. O söylendi, biz söylendik, derken ne o bizi anladı ne de biz onu. Dil farkının belki de tek avantajı. Hadi bakalım aksi başladık derken Plovdiv’e yakın dinlenmek için girdiğimiz Rom petrol’ün küçük mescidini görüp konduruyoruz yüzümüze koca bir gülümsemeyi.  Aşık olduğumuz şehir Plovdiv, yolumuz uzun ,seni bu sefer uzaktan seyretmekle yetineceğiz.

 

Bilinmedik yeni bir yol için güneş beklenmeli diyerek hava kararmak üzereyken Sofia Novotel’e ulaşıyoruz. Gece için yer bulmanın rahatlığıyla akşam yemeği ve biraz da zaman geçirmek için çıkıyoruz Sofia İkea yoluna. Navigasyonun doğruluğunu defalarca kez sorguladığımız dolambaçlı yolların sonunda varsak da değdi doğrusu geçirdiğimiz keyifli zamana.  Çaysızlığın baş ağrısı eklenirken yorgunluğumuza, otele ulaşıp bırakıyoruz kendimizi rüyalara.

 

            Yeni bir güne yeni bir ülkede uyandık yine.  Güzel bir kahvaltının ardından yepyeni bir ülke beklese de bizi Sofia pek razı değil sanki gitmemize. Yol çalışması nedeniyle trafiğin ara sıra durakladığı ve tüm şehri turlattığı çileli bir geçiş hediye etti çıkarken bize.

 

            Şimdi bir püf noktasındayız. İnsan neyi ne zaman okuyacağını bilmeliymiş. Eşime sen dönüşte okursun diye elinden aldığım, yenice bitirdiğim Sevdalinka’ nın etkisinde Sırbistan’a giriş yapmak da ayrı bir tecrübe. Tüm gerginliğim üzerimde. Gözümü dört değil, ondört açmış durumdayım. O stresle geçmişiz bile sınırı haberim yok. Artık ne düşünüp ne kurduysam aklımda.

 Tadilatlarla dolu bir yol bekliyor bizi sınırın Sırbistan tarafında. Yol çalışmalarının, küçük köylerin arada daralan yolların yanı sıra; dağların arasından, dere kenarından, peş peşe tünellerin altından geçen, yeşillin her tonunu gözler önüne seren, aklımızdan çıkmayacağa benzeyen belki de şimdiye kadar gördüğümüz en keyifli yol ile Niş açıyor kapılarını bize. Yolda bulduğumuz bir adacıkta, arabadan inip tüm temiz havayı ruhumuza doldurmak da ayrı bir tat olarak hafızalarımızda. El salladığımız TR plakalı motorsikletliler grubunu da anmadan olmaz burada. 

            Keşke bitmese dediğimiz bu muhteşem yolun sonunda yerleşiyoruz Niş şehir merkezindeki Best Western Otele. Nisava nehri kenarında küçük otoparkıyla sevimli bu otelde tanışıyoruz klozetin yanında yer alan bide ile. Ne işe yaradığına kafa yormak eğlencesini dönüşe bırakıp,  güneş batmadan şehre şöyle bir göz atmalı deyip atıyoruz kendimizi dışarı. Maalesef, ilk dikkatimizi çeken yerdeki çöpler ve sigara izmaritleri.

 Nehir boyunca yürüyüp varıyoruz Ambrassador Otelin önündeki Özgürlük heykelinin de içinde bulunduğu Kral Milan meydanına. Ara ara yollarla bölünmüş trafiğe kapalı, cafeler şirin dükkanlar ve eğlenceli vakit geçiren insanlarla dolu, Obrenoviceva caddesinin başlangıcı ya da bitişi burası. Biraz takip ederek bu caddeyi, Sırp dinarına çeviriyoruz elimizdeki bir miktar Euro’yu, onun da birazını hemen dondurmaya. Daha da ilerlemekten vazgeçip geri dönüyor ve Niş Kalesini hedefliyoruz. Nisava nehri üzerindeki sevimli köprüyle suretlerimizi birleştirip fotoğraf makinesine saklıyor ve Stambol (İstanbul) kapısından giriyoruz kalenin içine.  Hediyelik eşya dükkânları ve turizm danışma bürosu ile girişi güzel görünse de, içi yalnız kalmış, kaderine terk edilmiş sanki. Eskiden baruthane olarak kullanılan içler acısı haldeki depoları, kırık dökük çocuk parkı, içi sanat galerisine çevrilmiş Bania Camii, korunaksız arkeolojik eserleri ve hamamları ile Niş Kalesi biraz üzdü bizi. Çok daha güzel olabilirdi oysa ki. Kaleyi arkamıza alıp tepeden nehre ve şehre bakmak inanın daha keyifli.  Avrupa da olduğumuzu hissetmekte biraz zorlanıyoruz sanki. Fazla zaman almayan kaleden ayrılıyoruz hediyelik ve hatıralık eşyalarımızla. Biraz da Nisava kıyısında yürümeli ve güneşin batışı nehre düşene kadar kalıp düşünmeli. Gördüklerimizi, göreceklerimizi, yıllar önce aynı yerde aynı nehre bakıp yaşadıklarını düşünenleri…

 

             

            En sevdiğim uyanma şekli; üç beş saniyelik ben neredeyim düşüncesi ile gözlerimi açıp takip ediyoruz burnumuza gelen güzel kokuları. İyi bir kahvaltı, iyi bir günün habercisi. Şimdi bizi Niş’e getiren yerleri görme vakti. Otel Abrassador’un yanındaki ucu bucağı görünmeyen, ağaçlarla çevrili, geniş kaldırımlı, alışveriş merkezleri ve işe gitmek için koşuşturan insanlarla hareketlenmiş Dr. Zoran Djindjic bulvarını hiç bırakmadan takip ediyoruz. Ta ki sağımızda görene kadar Cele Kule’yi. Yemyeşil bir bahçede, asırlık ağaçlarla muhafaza altına alınmış gibi geniş bir alanın ortasında Şapelin içerisinde. Girişindeki ahşap köprüyü geçmeden önce makul bir fiyata daha hesaplı olduğunu düşünerek Nazi müzesi ve Medijana’nın içerisinde olduğu üçlü biletlerden alıyoruz.  19.yy da Osmanlı’dan ayrılmak isteyen Sırplara ibret olsun diye, isyancıların kesilen başlarından oluşturulmuş bu tüyler ürperten kafatası kulesini bize gezdirip anlatırken görevli, biraz hüzünlü biraz da mahcuptuk sanki.

 

            Yürüyerek geldiğimiz bu uzun bulvarı otobüsle dönmek niyetindeyiz. Durakların yanında otobüse nasıl binebileceğimizi sorduğumuz ve bizi anlamak için canhıraş uğraşan büfedeki görevli kız muvaffak olamasa da neden sonra bir anda kendimizi otobüsün içinde buluveriyoruz. Daha ödeme şeklini diğer yolculara bakarak kavramaya çalışırken görevli yaklaşıyor ve para karşılığı bilet kesiyor. İşte bu kadar kolaymış oysa ki.  Milan meydanına birkaç sokak kala iniyor ve kapıları kilitli İslam Ağa Camii’nin  çevresinde tur atıp, soluklanıyoruz göğe uzanan beyaz minaresine karşı küçük yeşil bahçesinde.

 

           

Şimdi otelden çıkış yapıp arabayla adını anınca bile tüylerin ürperdiği Nazi Müzesinde sıra. Yüksek duvarları, geniş bahçesi, kalın kapıları, tel örgüleri, ziyaretçilerin ruhlarını saran soğukluğuyla kim bilir ne acıları, ne konuşmaları, ne açlıkları, ne korkuları, ne sessizlikleri, ne ölümleri, ne yaşamları saklıyor duvarlarında… Acıların sessizliğini ses tonuna gizlemiş nazik bir bayan eşlik ediyor bize. Anlatıyor bir bir, buz gibi duvarların arasında, tahta kenarlıkla çevrilmiş samanların üzerinde nasıl uyunduğunu, karşı binada yenilen yemekleri, aşmaya çalışılan duvarları, resimleri, kalanları, kaçanları, tarihleri ve sayıları, sayıları, sayıları… Çıkarken nedense soruyoruz Bosna savaşında kullanıldı mı burası diye; sakinliği bir kenara bırakarak kabul etmiyor SAVAŞ kelimesini, sadece kuşatmaymış oysa ki, neredeyse dört yıl süren binlerce insanın öldüğü, çocukluğumuzun en acı haberlerinin ve en içten duaların saklı olduğu bir kuşatma(!)

 

            Karmakarışık ruh halimiz ve bize bir biz daha katan bir yerden uzaklaşırken bakıyoruz biletimize ve Medijana’yı da görmek için düşüyoruz yola, navigasyonun eşliğinde dönüp dursak da bulamıyor ve soruyoruz yeşillik bir arazide yanımızdan geçen aracın sürücüsüne. Neden sonra tam anlaşamayıp başlıyoruz ‘’fallow me’’ cümlesinden sonra öndeki aracı takibe.  Yaklaşık onbeş dakikalık takipten sonra aradığımız yeri işaret ederek geri dönen aracın arkasından, doğal olarak eşimle birbirimize bakıp, zihnimizdeki Sırp tabularından birinin yıkıldığına şahit oluyoruz gözlerimizde. Bunca yolu hiçbir karşılık beklemeden bizim için gelen, yüreğimizde yıllar önce yıkılan köprülerden birini tamir ederek giden, aynı gökkubbeyi paylaştığımız o iyi insana sonsuz teşekkürler. Lakin kapalı olsa da Medijana’nın kapıları, göremesek de tarihi kalıntıları, belleğimize bir bir kazındı bu anı.

            Sevgili Niş; sakin, küçük, sevimli, biraz dağınık biraz da kirli olsan da her anın keyifli. En çok gelmeyi sevdik sana, yüreğimizi yakan tarihini, tabularımızı yıkan insanlarını sevdik. Dönüş yolunda yollarında olmaya can atarak şimdilik veda ediyoruz  Nisava’nın dinginlik kattığı şehrine.

           

NOVİ SAD

 

             Niş’ten çıktığımızdan beri kaç kere durduk otoban ücretini ödemek için saymadık vinyeti özler olduk doğrusu. Mutlak iyi bir otel buluruz ümidiyle dolaşsak da Belgrad senin sokaklarında, anlaşılan bugün ağırlamak istemiyorsun bizi topraklarında. Tüm oteller nasıl da dolu olur diye düşüne düşüne varmışız bile hava kararırken sana Novi Sad. Seninle tanışmamızda Park Otel’in sayesinde tam bir facia.  Biraz yorgunluk, biraz şaşkınlıkla tek amacımız geceyi güvende geçirmek adına dışarıdan güzel görünen parkının bizi aldattığı bu otelden ertesi sabah kaçarcasına uzaklaşıyoruz tekrar dönmemek üzere. Bu otele gireceğime dışarıda arabada yatarım daha iyi, bir daha ki sefere.  Ne kahvaltın, ne odaların, ne temizliğin, ne personelin… Park Otel; hiç mi iyi bir yanın yok senin?

            Neyse ki Budapeşte dönüşü akıllanıp merkezdeki Hotel Centar da şansımızı deniyoruz. Tamam bu sefer oldu. Beklentilerimizi karşılayan, konumu, kahvaltısı, temizliği, iki sokak arkadaki otoparkı, güler yüzlü personeli ile kalırken dinlendiğimizi hissettiğimiz, keşke daha önce keşfetseydik diye iç geçirdiğimiz oteli bulduk sonunda.

            Hemen yerleşip, çıkıyoruz daha önce tam anlayamadığımız şehrin sokaklarına. Hotel Centar’dan çıkınca, hemen karşıya geçip, buluyoruz tarihi ve en hareketli yerlerini. Ulusal tiyatronun önündeki yolu takiple çıktığımız meydanda Novi Sad sanki bir önceki karşılaşmamızın özürünü diler gibi süprizler hazırlamış bize. Yerel dans gösterisi, ardından sırayla marifetlerini sergileyen minikler ve  etkileyici görüntüsüyle katedralin önündeki meydanda toplanmış insanlar. Mutlu insanlar. Mutluluk bulaşıcı olmalı. Olmalı ki bize de bulaştı. Meydanın etrafını çevreleyen enteresan sergileri dolaşıp, gösterinin içine dalıp açlığımızı unuttuk derken hemen köşede sevimli mimarisiyle Mc Donald’s gülümsüyor bize. tavuklu burgerlerimiz, içeceklerimizle güneşi, tadına vararak batırıyoruz bugün bu meydanın.

Hemen yanı başımızdaki otelde kısa bir molanın ardından gece bitmeden  yürüyebildiğimiz kadar yürümeli bu ışıl ışıl caddeden, ta ki otobüs terminaliyle azalan renklere dek.  Bugünü dolu dolu geçirip,  güzel bir uykuyu hak ettik. Ve sabaha sevimli ve lezzetli bir kahvaltı. Aklımızda Petrovaradin kalesi, önümüzde yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüş mesafesi. Hadi hemen güne başlamalı yani yola çıkmalı.

           

Aşkını, sevdasını kilitlerine saklamış Voyvodina’yı Petrovoradin’e Tuna nehri üzerinden bağlamış sevimli köprüyü aşıp, ulaşıyoruz kaleye. Güneşli bir günde beklediğimizden çok daha güzel görünüyor kale bize. Bakımlı besbelli. Kaderine terk edilmiş değil de, tarihine emanet edilmiş gibi. Bahçesindeki fındık ve ceviz ağaçlarıyla selamlıyor kapısına gelenleri. Geniş taş merdivenlerini çıkarken dinlenelim diye ağaçlarla bezemiş kenarlarını, ta ki varana dek zirvesine. En tepede zamanı donduran saat kulesi, elbette ki hediyelik eşya sergileri, küçük cafeleri, Nicola Tesla’nın suretinin taşa işlendiği çiçekli küçük şadırvanı ve çepeçevre muhteşem manzarası ile Tuna nehri ve şehir tümüyle ayaklar altında, gözler önünde insanın ruhuna işleyen güzelliği ile.  Zaman dursa da daha da solusak bu havayı derken ‘’Haydi Müşteriya’’ diye seslendikleri sergi sahibinden alıyoruz buradaki tadı anımsamak için ufacık bir hatırayı.

 

            Kaleden ayrılışımızın hüznünü, ördekleri, ilginç heykelleri, sevimli göleti, serinlik saçan yeşilliği ile  Danube Parkın güzelliği içinde dağıtmışız çoktan. Parktaki kısa molanın ardından, öğle vakti olmadan, dün güneşi arkasına alan Belediye meydanındaki katedralin, ve az ilerideki mahkeme binasının fotoğrafını yakalamalı. Bugün de şanlıyız, Pazar ayini zamanı katedral de bize kapılarını açtı. Kısa bir ziyaret ve güzel renklerle dolu fotoğrafların ardından  vakit tamam.

            Caddelerindeki insanların gibi hemen alışamadın biraz yadırgadın sanki bizi.  Neyse ki tanımak için birbirimizi  ikinci bir şansımız daha vardı Novi Sad. Kendi halinde, dingin, mutlu şehrinde, tarihi tattıran anların, renkli dakikaların ve bizi mutlu eden tüm zamanların için sağolasın. Kim bilir belki yeniden…

       

B E L G R A D

            Beyaz şehir! Niş sonrası bir türlü kapılarını açmasan da bize, Macaristan dönüşü barıştık sanırım seninle. Anladık ki rezervasyon şart. Önceki gelişimizde otel bulmak için kapı kapı dolaşmışlığımız var caddelerinde. Alışmışlığın rahatlığıyla şıp diye buluveriyoruz Hotel Nevski’yi. Kızımızın küçükken dediği gibi ‘Tam göre bize!’. Konumu, otoparkı, kahvaltısı, güler yüzlü personeli ile iyi ki buradayız dediğimiz rahatlıkta… Hemen bir şeyler atıştırıp atıyoruz kendimizi Belgrad’ın ilk başta içinden çıkamadığımız sokaklarına. Neyse ki biraz dolandıktan sonra buluyoruz başlangıç noktamız Sırbistan Ulusal Müzesini. Prens Mihailo heykelinin arkasına gizlenmiş oysa ki.  Ama ne yazık ki içeride tadilat hatta anladığımız kadarıyla bir yıl sürecek bir inşaatla karşılaşıyoruz. Öyle hemen üzülmek yok tabi. Hemen yanı başımız ünlü Knez Mihailova Caddesi. Cafeler, şirin dükkanlar, orta alana sıralanmış meşhur dondurmacılar, hediyelik eşya standları ve hiç de yabancı olmadığımız bir kalabalık. Hiç de yabancı olmadığımız diyorum çünkü nereye baksak Türk turistlerle karşılaşıyoruz. Hem de şimdiye kadar hiçbir şehirde görmediğimiz kadar çok.

            Bir yanda İstanbul’daki Belgrad Ormanı, diğer yanda Belgrad Kalemegdan’daki  İstanbul kapısı, kimi zaman birbirine düşman kimi zaman ayrılamayacak kadar iç içe iki farklı millet, her yerde karşımıza çıkan insanımız, tarih boyunca karşılıklı yaptıklarımız ve tabi ki yakınlarda okuduğum Sevdalinka… Ve bunca karışık duyguların içerisinde, biz Belgard’da.

Tahminimce ederinden yaklaşık üç katı kadar fazla dinar ödeyerek aldığımız siyah külahlı meşhur dondurmalarından yiye yiye bitiriyoruz Knez Mihailovayı, ve karşımızda Kalemegdan. Hem biraz dinlenelim, hem de kaleyi tanıyalım diye küçük gezi trenlerinin içinde bekliyoruz koltukların dolmasını. İşte tren yola koyuldu, burası gerçekten adım adım gezilmeye değer güzellikte. Kısa bir turun ardından her ayrıntı için zaman ayırmalı. Niş’deki kalenin aksine Belgrad’ın kalbi burada atıyor olmalı. Burayı yaşamaya gelen her yaştan, her milletten yüzlerce kalbin burada atıyor olduğu gibi. Her köşesi ayrı güzel, her karesi bakımlı. Bir günümüzü ayıracak, ayrılırken aklımızın burada kalacağı kadar etkileyici.

Kalemeydan’ın içinde ağaçların gölgesinde, duvarları kirletilmeye çalışılan ırkçı yazılardan etkilenmemiş şekilde mağrur görüntüsüyle, Damat İbrahim Paşa türbesi kucaklıyor bizi, hoş geldiniz der gibi. Yüzümüzde içten bir gülümseme ile selamını alıp, dualarımız ile veda ediyoruz Mora fatihine. Ardından çocukların tırmanarak üstünde poz verdikleri kapı girişindeki top ve hemen arkasındaki saat kulesi. Köprüyü geçince de tarihe sıralanmış tanklar ve savaş malzemeleriyle Military Müze. Dahası; dileyenlerin ekstra ücretle girebilecekleri zindanlar ve işkence odaları.  Tüyler ürpertici tarihinin üzerinde ise Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği muhteşem manzara. Kalenin en uç noktasındaki özgürlük anıtı, mum ve tütsü kokulu minik kilisesi, nedense akmayan Sokullu Mehmet Paşa çeşmesi, çocuk parkları, sergi alanına dönüştürülmüş çiçekli bahçesi, tenis, basketbol, voleybol sahaları ve birçok sporun yapıldığı geniş yeşillik düzlükleri ve neşeli insanları ile, her noktası, her köşesi görülmeye, yaşanmaya değer. Şimdiye kadar gördüğümüz en etkileyici, en güzel kale. Hele bir de köşede oturup izlemek; aşkla kavuşan nehirlerin üzerinden muhteşem günbatımını…

Yavaş yavaş gökyüzüne karanlık, ayaklarımıza yorgunluk çökerken ayrılıyoruz  Kalemegdan’dan. Bu saatte börek umuduyla girdiğimiz fırından ekmek alıp çıkmışız anlaşılan.  Daha sonra da ton balığı ve içecekler için kısa bir market turu, ardından gecenin karanlığında gördüklerimizi rüyalarımıza anlatacağımız sessiz bir zaman.

Beyaz Şehirle aydınlanırken günümüz, oteldeki lezzetli kahvaltı için hepimiz hazırız. Dışarıda bizi bekleyen koca bir şehir var, acele etmeli. Yolda karşımıza çıkan çeşme sanki Saraybosna’daki Başçarşı sebilinin kardeşi (Sedrvan u Skadarliji). Hemen yukarısı ise Arnavut kaldırımlı caddesi, geleneksel restoranları, özellikle gece aydınlanan, canlı müziklerle hareketlenen ve enfes kokularıyla renklenen Skadarlija caddesi.

Biraz da ana arterlerde dolaşmalı. Beş kez başkanlık yapan Sırp siyasetçi Nikola Pasic’in anıtına selam verip, Parlamento binasını karşımıza alarak biraz soluklanma vakti Pionirski Parkta. Ardından kaldığımız yerden yola devam. Postane binasının hemen arkasındaki Saint Mark kilisesinin ağaçların yeşilliğine karışan kiremit rengi güzelliğini,  suretlerimizle birleştiriyoruz hemen. Yanımıza yaklaşan dilini tam anlayamadığız para isteyen kişiden kurtulmaya çalışmak da maharet meselesiydi. Tedirgin olmadık değil hani. Kilisenin hemen yanındaki yeşillik alana doğru yürürken, aramızdaki dokuz yaşındaki park sensörümüz Tasmajdan parkını algıladı bile. Biz bankta, kızımız salıncaklarda, cıvıldayan kuşların,  yemyeşil ağaçların ve  mutlu insanların arasında dinginliği ve huzuru içimize çektiğimiz yaklaşık yarım saatlik bir mola.

 Şimdiki hedefimiz ise; bitirmek üzere olduğum ‘’Anlaşılamamış Dahi’’ kitabıyla hayatına girdiğim Nikola Tesla’nın müzesi.  Ne çok şeye adım atmış, neleri hayal etmiş, neleri kurgulamış, nelere ilham olmuş, kimler ondan yola çıkmış… Onu tanıdıkça ‘’Hayat karşılaştığın rüzgarlarla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştıramadığınla ilgilenir’’ sözünü daha sık anımsıyorum. Biz de ne yazık ki bugün gemiyi limana ulaştıramayanlardanız. Günlerden pazartesi olduğunu unutmuşuz bugün,  kapıdaki görevlinin kapalı olduğunu anlatırken ki hüznüm hala hatırımda. Kısmet kapından geri dönmekmiş büyük mucit sevgili Tesla.

Madem öyle, henüz yapımı tamamlanmamış olan meşhur Saint Sava kilisesine doğru yöneliyoruz. Uzaktan küçük Ayasofya gibi görünen, devasa kubbesi, renkli ikonaları ve heykelleriyle tütsü, mum kokularının boya kokularına karışmış olduğu, içinde yapım aşamasının yanında ziyaretçilerin de kabul edildiği devasa kilisede biraz durup düşünüyoruz bizde. Herkes gibi, ya da biraz daha farklı.

Aziz Sava’nın, ardından hemen yanı başındaki kütüphane bizi kiliseden kat be kat daha fazla etkiledi sanki. Ziyaret için geldiğimizi söyleyip, nazikçe içeri alındığımız, şimdiye kadar gözlerimizin şahit olduğu en güzel kütüphane.  Rahatsız eden hiçbir şey yok. Oturma düzenleri, çalışma odaları, teknoloji erişimleri, kitap dizini, alan bölümleri, metrelerce yükseklikteki tavanı ile sağlanan rahat hava sirkülasyonu, kafeteryası, tarihsel sergi salonu, içten yardım etmeye çalışan görevlileri ve sadece birkaç tanesini boş görebildiğimiz ahşap sandalyeleri… Tek kelimeyle büyüleyici! Buradan ayrılmak zor gelse de bize; şimdi o kütüphanede yazan satırlardan birkaçını görerek okumanın vakti. Evet NATO uçaklarının bombaladığı ve hatırlamak için dokunulmadan bırakılan binaların olduğu caddeye çıkıyoruz Clinical Center of Serbia’nın önünden. Cadde boyunca üç ya da dört büyük, tarihin yıkıntılarını sergileyen bina gördük sanırım. Tüyler ürperten, insanları karşısına oturup düşünmeye sevk eden binalar. Biz de bir ara kendimizi dışişleri bakanlığının merdivenlerinde oturmuş düşünürken buluyoruz uzunca bir süre. ‘Savaş’ hangi dilde olursa olsun, belki de dünyadaki en korkunç, en acı kelime.

 

Bu düşüncelerde boğulan zihnimizin dumanını, cadde üzerinde yürürken karşılaştığımız pembe direksiyonlu bisikletiyle etrafına mutluluk saçan, muhtemelen akıl sağlığını kaybetmiş yada kimbilir kavuşmuş(!) yaşlı bir amca dağıtıyor. Biz de bu anı saklıyoruz hemen fotoğraflarımızda.

 Düşüne düşüne varmışız bile o meşhur Terazi Meydanına ve elbette ki  Belgrad’da görülmesi gereken en güzel yapılardan biri;Hotel Moskva. Yeşil çatısı, katlar arası ince süslemeleri, kibar görüntüsü ve ünlülerle dolu tarihiyle, geçmişten günümüze dimdik hala bu köşede.

 

Uzun turun ardından Nevski Otelde kısa bir ara. Günün kalan kısmı için hazırlanma vakti. Gün bitmeden aklımızda bisiklet kiralayıp Kalemegdan’ın etrafını turlamak vardı, ta ki ararken bir rent a bike ‘ı varmışız bile Tuna ve Sava’nın kesiştiği yere. Öyleyse 2 no’lu tramvay şansını kaçırmamalı. Kalemegdan’ın hemen arkasında başlangıç durağı. İki kişi için yaklaşık 2,5 euro’yu binerken sürücüsüne ödüyor ve güzel bir şehir turuna çıkıyoruz. İnternette yazan biletsiz binilebileceğine dair söylentiler ne denli doğrudur diye düşünürken yol boyunca farklı duraklarda binen görevliler tarafından iki kez geçiyoruz bilet kontrolünden. Birçok Belgrad’lı internete güvenmiş olmalı(!),kontrolör tarafından indirilenler ve onu görür görmez yer değiştirip ilk durakta inmesi gerektiğine karar verenler, cüzi bir miktar için sarf edilen sözler. Anlam veremediğimiz bir karmaşa. Elbette ki asıl amacımızın şehri seyretmek olduğunu hatırlayıp camlara dayanıyor ve başlıyoruz gözlerimizin önünden akıp giden şehrin güzelliklerini izlemeye. Bakışlarımızdaki merak ve yüzümüzdeki gülümseme ile.  Ta ki istasyona yakın bir alanda gördüğümüz sığınmacı çadırları ve çaresiz insanları görene, oradaki yaşanan acının yüreğimize işleyen hüznüne dek. Evet bir kez daha; Savaş dünyadaki en kötü, en acı kelime.

 

 

Tramvay turunu tamamlayıp Kalemegdan’a geri döndüğünde güneş batmak üzere. Gündüzün daha uzun olmasını istediğimiz günlerden biri bitiyor bugün yine. Tuna ve Sava’nın el ele tutuşup geceye yürüdüğü bu muhteşem manzaranın bugün de tadına varıp usul usul koyuluyoruz yola. Buralarda olmalı diye ararken buluyoruz; hayatın koşuşturmasına kısa bir ara verdiğimiz, ufacık ama hala ayakta ibadete hazır duran Bayraklı Camiyi. Hali hazırda beklermiş gibi görünen, oysa ki lastikleri çoktan inmiş polis aracı da kapısında duruyor kim bilir ne zamandan beri… 

Niş ve Novi Sad’a göre turiste daha alışık bu şehirde yine de karanlığa kalmayıp otele vakitlice varmalı.  Yol üzerindeki DM marketten birçok otelin resepsiyonunda tanıştığımız harika Negro şekerlerinden alıyoruz gözümüzün doyduğu kadar. Tadı unutabilecek gibi değil. Günün sonunda ise yorulan bedenimizi Big Pizza da vegetaryan pizza ile ödüllendirmeli. Otel hemen iki sokak arkada.  Artık bu keyifli yorgunluğu, gecenin sessizliğinde dinlendirme vakti…

 

Ertesi günün güneşiyle kahvaltının keyfini birleştirip, uzun bir araba yolculuğunun öncesinde hemen otelin yanındaki Belgrad üniversitesi Botanik parkın etrafında, kısa bir yürüyüşle balkanların bu beyaz şehrine, kulaklarımızda Ceca’nın Beograd’ı ile elveda. https://www.youtube.com/watch?v=W_ppC5iKbK4

Kırgınlık, kızgınlık, korku, merak, heyecan, acı gibi birçok karmaşık duygularımızı; Kalemegdan’ın kenarına oturup birbirine aşık iki nehrin vuslatını seyrederken,  huzur, mutluluk, dinginlik ve sevgiye dönüştürdük.  Seni tanıdıkça sevdik. Gönlümüze beyaz şehir siluetini bırakan  Belgrad; sevginle kal!

 

 

 

 

 

            

2 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Güzel anılarınızı keyifle okuyorum..Milyon yıl önce ,bir başka politik ortamda tanıştığım Belgrad ne kadar güzelleşmiş,büyümüş ,serpilmiş ama tarihi güzellği hala yerli yerinde.Teşekkürler..

  • Lbrtk dedi ki:

    Güzel yorumlarınız için teşekürler,NEŞE.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*