Arabayla Balkanlar Karadağ 4


Karadağ, Kotor-Budva


Dubrovnik’ten Karadağ sınır kapısı 35-40 Km kadar. Sabah erken saatte çıkmanın avantajı ile Dubrovnik sınır kapısında kalabalığa kalmadan işlemleri tamamlayıp Hırvatistan’dan çıkıyoruz. Hırvat sınır kapısı ile Karadağ sınır kapısı arasındaki mesafe 2 km kadar sürüyor. Bu aradaki mesafede kapalı olan birkaç Dutty Free mağazası ve Lukoil Benzin istasyonu mevcut. Önemli bir hatırlatma, Karadağ ülke sınırları içerisine girerken, ülke içerisinde araç kullanımı için ön cama yapışan bir bandrol satın almanız gerekiyor. Fiyatı 10 Euro, Karadağ sınır girişinde araç kuyruklarının arasında dolaşan satıcıdan temin edebilir veya iki sınır arasındaki Lukoil Benzin İstasyonunun marketinden alabilirsiniz.


Balkan gezimizin Karadağ planında, önce Kotor’u görmek, sonra Budva’ya geçip eski şehri gezip, çocuklarla denizde serinlemek, bir gece burada konakladıktan sonra, Arnavutluk üzerinden Kosova’ya devam etmek var.


Eski Yugoslavya’yı oluşturan 6 devletten bir tanesi olan Karadağ, 2006 yılın da Sırbistan – Karadağ federasyonundan çıkarak bağımsız bir devlet olmuş. Henüz AB’ye girmemiş olsa da Euro olarak kullanılan para birimiyle hazır durumda. Geçim kaynaklarının büyük kısmının turizm olması sebebi ile turistlere karşı son derece saygılılar.  Alışverişte kandırılma gibi bir durum söz konusu değil, dürüstler.


Karadağ’da sürücüler kurallara harfiyen uyduklarından hız sınırını kesinlikle aşmıyorlar, seyyar radarlarıyla polisler her an, her hangi bir yerde denetim yapabiliyorlar. Ben genetik tez canlılığımla bu yavaş gitmelere sinirlensem de, alışıyorum. Şehir içi 40 Km, biraz dışında 50, 70 oluyor, zaten yolda hız yapmaya çok müsait değil.


Karadağ’da bizi karşılayan ilk yerleşim yeri Herceg Novi. Yılın 200 gününü güneşli geçiren bu şehir, 1482 yılında Osmanlı tarafından fetih edilmiş. 200 yıl kadar hüküm sürülen bu topraklar daha sonra Venediklilere bırakılmış.  Kısa süre Rusların elinde kalmış ve Avusturyalı’ ların da egemenliğine girmiş. 1382 yılında Bosna Kralı tarafında kurulan bu kentte Osmanlı’nın kanlı savaşlar verdiği ve ismini buradan alan Kanlı Kule’ye uzaktan bakarak geçiyoruz. Gördüğüm her yeri detaylı gezmek istememe rağmen zamanın kısıtlı olması nedeni ile maalesef gezemiyor ve bunları kendime dert ediyorum.




Gelirken feribotu kullandığımızdan, dönüşte 30 Km uzunluğunda ki körfezi dolaşıp görsel güzelliğin tadını çıkarmaya karar veriyoruz. Bu nedenle Kamenari’den feribota binmiyoruz. Feribotu kullanırsanız tahminen 40 dk gibi bir süre kazandırıyor. Feribot ücreti ise 4 Euro.


Kotor körfezini dolaşırken, körfezin ortasında bulunan iki adacık dikkati çekiyor. Perast Adaları, küçük yapı Gospa od Skrpjela adıyla yapay bir ada, seferden başarıyla dönen her denizcinin burada bulunan bir batık üzerine attığı kayalarla oluşturulduğu rivayet ediliyor. Atılan taşlarla oluşan bu ada üzerinde, ilk yapı olan kilise 1452 yılında inşa ediliyor. 1632 yılında Sırp Ortodoks’lar tarafından bugünkü Our Lady of the Rocks kilisesi yapılıyor.




Hemen yanında ki Sveti Dorde adında ki doğal ada üzerinde ise St, George Benedictine manastırı bulunuyor. Benedictine tarafından 9. yy. da kurulan ilk manastır, yıllar içerisinde korsan istilaları, depremler, yangınlar, tadilatlar, onarımlardan sonra bugünkü durumuna geliyor. Manastır içerisinde bir de mezarlık var. Adaları gezmek isterseniz kişi başı 2 Euro karşılığında Perast’tan bineceğiniz teknelerle ulaşabilirsiniz.


Dağların arasında kalan büyüleyici güzellikteki manzara eşliğinde Kotor’a doğru ilerliyoruz. Uygun bir yer bulup, gidemediğimiz Perast Ada’larını uzaktan uzağa fotoğraflıyoruz. Yol boyu dağların arasında kalan kilise ve şapelleri mesafe vererek gösteren tabelalar bize eşlik ediyor. Ve nihayet Kotor’a varıyoruz, Limana yanaşmış olan dev bir Cruize Gemisi tüm heybetiyle kaldırım kenarına park etmiş gibi duruyor.  Aracımızı Kotor Belediye Binasının arkasında bulunan otoparka park ediyoruz ve yürüyerek, surların yanından akan Skurde Nehri’nin körfezle buluştuğu noktadaki köprü üstünden geçip, parkın içinden yürüyerek Kotor Şehri’nin giriş kapısına geliyoruz.




UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan, Venedikliler tarafından inşa edilmiş Kotor, sırtını dağın dik yamaçlarına yaslamış ve iç denizde, doğal bir limanda konumlanmış bir şehir. Şehri 4,5 km boyunca çevreleyen, 20 mt yüksekliğindeki duvarların kalınlığı 2 ila 16 mt arasında değişmekte. Çok korunaklı olan bu şehre, Roma, Bizans, Venedik ve Avusturya Egemenlikleri hâkim olmuş. Şehirde daha çok Venedik etkisi altında kalmış. Osmanlı’da bu şehre 16 ncı ve 17 nci yy lar da bir süreliğine hâkim olmuş.


Kapının girişinde sol tarafta bulunan Turist Danışma merkezinden, Stari Grad’ın bir haritasını ücretsiz olarak temin ediyoruz. Sea Gate (West Gate), River Gate (North Gate) ve Gurdic Gate (South Gate) olmak üzere şehrin 3 kapısı bulunuyor. Biz, deniz tarafında bulunan ana kapıdan yani şehrin batısındaki Sea Gate’den giriş yapıyoruz. 16. YY’ da yapılmış kapının kemer kısmının üzerinde bulunan Venedik Aslanı ve en üst kısımda bulunan büyükçe, kabartma yapılmış Eski Yugoslavya amblemi dikkat çekiyor. Dikkati çeken başka bir şeyde; 2nci Dünya Savaşında Kotor’un geri alınmasıyla Tito tarafından kapı üzerine yazdırılan “TUDE NECEMO SVOJE NE DAMO”  Başkalarına ait olanı istemeyiz ama bizim olanı da teslim etmeyiz” yazısıyla beraber, sosyalizmin simgeleyen yıldız ve 21-XI-1944 kurtuluş tarihinin yazılı olduğu mermer bölüm oluyor.




 Tüm bu ayrıntıları resmedip, içeri adımımızı attığımız anda, bir zaman makinesindeymişçesine kendimizi orta çağda buluyoruz. Deniz tarafından girdiğimizde şehrin en büyük meydanı olan Silahlar (Odoruzja) Meydanında, bizi ilk karşılayan saat kulesi ve utanç taşı oluyor. Şehrin sembollerinden, 1602 yılında yapılmış olan bu saat kulesi 1667 ve 1979 depremlerinde hasar görmüş ve denize doğru hafifçe eğilmiş. Kulenin hemen altındaki piramide benzer utanç taşına ise, suç işleyenler bağlanır, işlediği suç yazılarak boynuna asılır ve teşhir edilirmiş. Meydan , kalabalık sayılır ve bu kalabalığa her geçen dakika gelen gruplar




Duke Sarayına yaslanmış, uygun fiyatlı kafelerin çoğunlukta olduğu bu meydandan sağa doğru ilerliyoruz,  1667 depreminde ciddi hasarlar alan ve sonrasında yenilenen, şehrin zengin ve önde gelen ailelerine ait en önemli malikânelerinin bulunduğu sokakta,  sol tarafımızda Bizanti ve Pima sağ tarafımızda Beskuca ve Buca malikânelerinin önünden geçerek. Sv. Tripuna meydanına ulaşıyoruz.  


 Belediye Sarayı, Tarihi Arşiv Binası, Piskoposluk ve St. Triphon Katedrali bu meydanı çevreleyen önemli yapılar. Simge yapılardan biri olan, 1166 yılında Gotik tarzda yapılmış St. Tripon Katedral’de depremden nasibini almış, depremden sonra çan kuleleri barok tarzında inşa edilmiş. Katedralin önünde hediyelik eşyalar satılıyor ve içeri giriş ücreti 1,5 Euro. Hediyelik eşyalara bir göz atıp, bir iki kare fotoğraf çektikten sonra. Katedralin karşısındaki La Pasteria’da oturup kahve molası veriyoruz.




Dar sokakları geçip, Buradan bir başka meydana, Cırkula Meydanına yürürken, tulumba bulunan küçük bir meydandan geçiyoruz. 17. YY’ da yapılmış ve Karampana Çeşmesi olarak adlandırılan bu tulumbadan su almaya gelen kadınların, tulumba başında yaptıkları sohbet ve konuşmalardan adını alarak bu meydan dedikodu meydanı olarak isimlendirilmiş.


Şehrin soylu ailelerinden Grgurinalara ait bir malikâne olan, Maritime Denizcilik Müzesinin binası, Barok tarzda 1732 yılında yapılmış,  5 dilde tercüman kulaklıkla beraber 4 Euro karşılığında gezilebilen bu müzeyi, zaman kısıdı nedeniyle gezemiyoruz.




Arnavut kaldırımlı, dar ve serin sokaklardan yürüyerek, St. Nicholas ve St. Luke kiliselerinin bulunduğu, St. Luke meydanına varıyoruz. 1195 yılında yapılan ve depremlerden zarar görmeyen tek kilise olan St. Luka kilisesi önceleri Katolik kilisesi olarak hizmet verirken, daha sonra Ortodokslara bırakılmış. Meydanda ki diğer bir kilise, iki çan kulesine sahip, St. Nicholas Kilise’si. Bizans tarzında inşa edilen kilisenin yapımı 1902 de başlamış ve 1909 yılında tamamlanmış.




Çocuklar ve gidilecek daha çok yer olması nedeniyle, şehir manzarası için doyumsuz bir seyir imkânı ve şehri yukarıdan fotoğraflama imkânı veren tepedeki ST. Jhon Kalesine çıkmayı göze alamıyoruz. Son olarak, gezilerimde alışkanlık haline getirdiğim, kendime kart gönderme işi için postaneye uğrayıp kartı attıktan sonra girdiğimiz ana kapıdan dışarı çıkıyoruz. Yine doyarak gezemediğim, bana göre özet geçtiğimiz bir bölgeden ayrılmanın eksikliği ile geceyi geçireceğimiz Budva’ya doğru yola çıkıyoruz.




Kotor’dan Budva 25 Km kadar. 30 Dk. da alıyoruz bu yolu. Mediteranska Caddesi üzerinde, aracı park ediyoruz. Saati 1 euro olan park ücreti için görevliye 5 saatlik ücreti ödeyip, eski şehre doğru ilerliyoruz.


Budva, jet sosyetenin yeni gözdesi, Tivat Havaalanında sıralanmış çok sayıda milyon dolarlık jetler ve limanda demirli lüks yatlar bunun açık göstergesi. Daha çok Rus zenginleri ağırlıyor. Zenginlerin bu denli talebi, emlak piyasasını da bir hayli yükseltmiş. Bu ülkede paparazzilerin yasak olması, sosyetenin çekim merkezi haline gelmesinde büyük etken. Sokaklarda gezerken çok sayıda, uzun boylu, güzel Rus Kızlarını görebilirsiniz. Plajlarda, iğne atsan yere düşmez desek yeri var. İyi tanıtımı yapılan bu şehirde, konserler düzenlenen bir plajda Madonna gibi birçok ünlü konser vermiş.  Kilometrelerce uzunluktaki plajları olan ve oteller cenneti ülkemde, Avrupa esnafını ve parasız Rusları her şey dâhil sistemde, bedavaya daha ne kadar ağırlamaya devam edeceğimizi düşünüp, üzülüyorum açıkçası. Her yıl şu kadar milyon turist geldi diye övünüp duruyoruz, önemli olan ne kadar döviz bıraktığı değil mi?




Bu düşüncelerle, Stari Grad’a doğru ilerliyoruz.  Giriş kapısının hemen yanında, surlara dayanmış kafelere ait masa ve sandalyeler var. Öğlen sıcağının etkisiyle, şehri gezmeyi yarın sabaha bırakıp, şehri hızlıca geçip limana açılan kapıdan çıkarak plaja çıkıyoruz. Uzunca bir plaj var ve çok kalabalık. Derken dikkatimizi, küçük bir iskeleden kalkan motorlar ve bunlara plaj çantalarıyla binen insanlar dikkatimizi çekiyor. İskeleye doğru yaklaşıp, motorlara bilet kesen kızdan bilgi alıyoruz.  Karadağ’ın tek adası olan St. Nikola adasında bulunan plajlarda denize girebileceğimizi, motorlarla gidiş dönüş 3 Euro ya geçebileceğimizi söylüyor. Ödemeyi yapıyoruz ve biletlerimizi alıyoruz. Bileti veren kız dönüş için biletlerin üzerinde ismi ve resmi bulunan 4 motordan herhangi birine bine bileceğimizi söylüyor. Çok beklemeden motor hareket ediyor ve kısa sürede adaya varıyoruz. Budva’daki plajlara oranla daha sakin olan ada üzerinde, bir kafeterya bulunuyor. Çocuklara 1’er kâse domates çorbası, 2 fincan macchiato ve 1 litre su için 12 Euro ödüyoruz.  Birçok yerde olduğu gibi burada da ücretli olan şezlonglar için ise 5 Euro ödüyoruz. Adada zamanı tüketip, akşam olmaya yüz tuttuğunda, toparlanıp iskeleye yanaşan motorlardan biriyle Budva’ya dönüyoruz.




Budva’da kalacağımız oteli de önceden ayarlamadığımızdan, internet olan bir yerlerde yemek yerken, bir taraftan da net üzerinden otel ararız diyoruz. Eski şehrin tam karşısında bulunan, Mogren Hotel’in restoranına giriyoruz. Çok sayıda yemek seçeneği olan self servis restorandan, 6 porsiyon büyükçe ızgara balık, içecekler,2 tabak dolusu kalamar dolması alıyoruz ve 55 Euro ödüyoruz.  WiFi internetten de faydalanıyoruz fakat otel bulma çabalarımız sonuç vermiyor. Arabamıza binip, arama çalışmalarına devam ediyoruz, rastgele birkaç yere bakıyoruz. Son baktığımız Apartmanske Nikolasjelena da karar veriyoruz. Otel sahibi Almanya’dan emekli bir Sırp. Çok güler yüzlü ve yardımsever, Almanya’da birçok Türk arkadaşı olduğunu söylüyor. Oda başına bizden gecelik 30 Euro alıyor. Odalar çok temiz ve ücretsiz internet bağlantısı mevcut. Çocuklar erken yattığından, bizde otele mahkûm oluyoruz. Bu nedenle hareketli ve eğlenceli Budva gecelerinden bir haber geceyi geçiriyoruz.


Sabah erken saatte otelden ayrılıp, kahvaltı edip eski şehri gezmek için Budva’nın merkezine yol alıyoruz. Bu sefer arabamızı eski şehre daha yakın bir otoparka bırakıp. Mogren Hotel’e kahvaltıya giriyoruz, yine çok sayıda seçenekle bizi karşılıyor. Kahvaltı için 7 Euro fix ücret uyguluyorlar ve açık büfe. Çocuklar için ücret ödemeden, sağlam bir kahvaltı yapıyoruz.




UNESCO dünya mirası listesinde olan ve 1979 yılında önemli ölçüde zarar gören Old Town 1987’ye kadar restore edilmiş. Yunanlılar, Romalılar ile Venediklilerin egemenliğinde kalmış. Ziyadesiyle İtalyan etkisinde kalmış bu şehrin, pahalı mağazalarının vitrinlerine bakarak, dar sokaklarda ilerleyip, dışarıdan bakıldığında eski şehrin duvarlarını aşan çan kulesinin sahibi Sv. Jovan Katolik kilisesinin yanına geliyoruz. Sabah saatleri olması nedeniyle, 7. yy dan kalma kilisenin içini de gezme fırsatımız oluyor. Kilisenin bulunduğu bu meydanda aynı zamanda, Avusturyalıların yapmış olduğu günümüzde müze olarak kullanılan kalenin merdivenlerinden çıkarak, girişine kadar gelip, 2 Euro karşılığında gezilebilen müzenin, kapısından içeri doğru kafamızı uzatmakla yetiniyoruz.  Çok bişey kaybetmediğimizi düşünerek, meydanda kurulu olan amfi tiyatronun hemen arkasındaki, Ortadoks St. Trojice kilisesinin yanına geliyoruz, 1804 yılında yapımı tamamlanmış kilisenin dış kapı girişlerinin üzerinde oldukça canlı renklerle yapılmış ikonalar bulunuyor. Kilisenin içinde küçük bir gezinti yapıp, fotoğraflarını çektikten sonra meydandan ayrılıyoruz. Şehrin kalan kısmını da gezmeyi tamamladıktan sonra bir sonraki durağımız Prizren’e ve geceyi geçireceğimiz günün son durağı Üsküp’e ulaşmak için Budva’dan ayrılıyoruz.

4 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Surların içindeki eski şehirler her zaman hoşuma gider . Ancak Kotor bunların içinde gerçekten en güzel ve etkileyicilerinden . Budva’da korkunç bir inşaat patlaması vardı . Anlaşılan halen devam ediyor . Çok güzel bir yazı olmuş . İnsan bitmesin istiyor . Ellerinize sağlık .

  • bambinom dedi ki:

    Aynı seyahati Eylül 2011 de ben de yaptım.Balkanlar turunda en çok beğendiğim ülkelerin başında Karadağ ve Hırvatistan geliyordu. Kotor ve Budva’ya bayıldım.Tarih ve doğal güzellik bakımından çok iyiydi.

  • gezmen dedi ki:

    Arkutbay; çok teşekkür ederim. Gerçekten de Kotor çok etkileyici, sabahtan akşama kadar gezesi geliyor insanın, Kotor’a ikinci kez gitmeme karşın sindire sindire gezebilmiş değilim.

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Gezmen tam gönlüme göre bir gezi olmuş,siz biraz daha zaman olsaydı diyorsunuz ama yaz sıcağında ve çocuklarla buna da şükür diyelim…2013 mayıs veya haziranda yapmayı planladığım 2 haftalık Dalmaçya gezisi için bana güzel bilgiler verdiniz,Dubrovnik de uzun süre kalıp bu Kotor-Budva bölgesini bir günlük gezi ile yapmayı planlıyorum.Maradona pizzacısında duvardaki yazı ilginç”PİZZA PARÇE” =pizza parça,dilim…..Çok teşekkürler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*