ANTAKYA-REYHANLI-HARBİYE…

          
          
     Merhaba;
             1980 lerde idi ANTAKYA’yı ilk gördüğümde. Aşık olmuştum bu şehre. Sadece doğasına mı? Elbette HAYIR. İnsanlarına, yaşanmışlığına her şeyine…

            Hayatıma çok şehir girdi. Hepsini beğendim, hayran oldum, keşke buralarda yaşasam veya daha sık görsem dedim. Ancak, hiçbiri Antakya gibi olmadı. İşte bugün çok heyecanlıyım. Aynı bir duygu seli, yaşıyorum. 

Ya! Aşık olduğum şehir değişmişse. Ya! hayal kırıklığına uğrarsam. Bu düşünceyle içim buruldu, yanaklarım alev alev yandı, birden.

Yola çıktık suskunum. Adana’dan Antakya’ya giderken ilk önce İskenderun girişinde Demir Çelik fabrikası sizi selamlıyor. İskenderun’da yaklaşık on sene yaşadım ve en son 1996’da uğramıştım. Figen ve Cem soruyor “ilk önce burayı mı, gezelim?” Hayır! Diyerek, vakit kaybetmeden Antakya’ya gitmek istiyorum. Doğrusu bu kadar çok 31 plakayı görünce keyiflendim.

Antakya’ya süzülerek giriyoruz, şehre giriş dışa doğru uzamış fabrikalar, iş ve alış veriş merkezleri araba galerileri gibi yerler açılmış, karayolları tabelası Antakya’ yı 20 km. gösterdiğinden beri değişim halen sürüyor.

Şehir merkezi de çok değişmiş, arabamızı Hatay Arkeoloji müzesinin yan sokağına park ettik ve araçtan indiğimde, içimdeki heyecanla ne tarafa bakacağımı şaşırmıştım. Bu heyecanı çocuklara belli etmiyorum, ama çocuklar gibi de şendim. Tarihi ve turistik mekanlar açısından zengin olan bu il de, mozaik koleksiyonu bakımından zengin “ Hatay Arkeoloji Müzesi “ var. Antakya’nın görkemli geçmişini anlamak için Müze’yi gezmek lazım. Arkeoloji  Müzesi, Cumhuriyet Alanında Asi nehrinin kenarında. Mozaik eserleri bakımından, Tunus’ tan sonra, Dünya da ikinci olma özelliğini taşıyor. Müze 1939 yılında hizmete girmiş. Müzeye giriş ücreti 8 YTL. Müzenin içi kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel ve de eser bakımından zengin, görmek ve o atmosferi yaşamak gerekir. (Müzeyi “Mozaik Cenneti Antakya Müzesi “başlığı ile ayrıca tanıttım, bakınız yazılarıma 🙂 ) Müzede çok kaldık. Acıkmıştık.

Cumhuriyet Meydanı’nın etrafını dolaşıp, Asi ‘nin üzerinde yeni yapılan köprülerden, müze’ye yakın olanından geçerek, sola dönüp 50 metre ilerleyip “SULTAN SOFRASI “ restoranına ulaştık. Kapıdan içeri girince sıcak yaklaşımıyla garson Hikmet UYGUN Bey karşıladı, anlamıştı misafir olduğumuzu, misafir gibi de ağırladı bizi. Masamızı tadımlık yöresel yemeklerle donattı, çoğu acı olan yemekler, Yoğurt Aşı(çorba), İçli Köfte diye bildiğimiz Oruk (ancak bu köftenin yapılışı farklı olduğunda bu adı alıyormuş), Kaytaz Böreği, Cevizli Biber, Humus,  Kâğıt Kebabı, Sini Kebabı elbette bu kadar değildi ancak benim aklımda kalanlar bunlar. Tadımlık yemeklerle doymuştuk. Ancak daha önceleri yediğim sıcak yaz günlerinin vaz geçilmeyen, dolapların dan da eksik olmayan, buzlu, soğuk çorbaları da harikadır. Hikmet Bey’in ikramı olan ceviz tatlısı çok hoşumuza gitti. Bu tatlının, zahmetli yapımı var diyor. “Ceviz dalından, yeşil kabukları çatlamadan toplanır, 45 gün süre ile değişik işlemler yapıldıktan sonra, dış yeşil kabuğun acısı alınır, sert kabuk yumuşatılıp tatlandırıldıktan sonra işlem tamamlanır” dedi. Biz yemekler ve tatlı konusunda epey aydınlandıktan sonra, kavanozlara konmuş satışa hazır olan tatlılardan da, birer tane satın aldık. Antakya’nın Zengin mutfağı, çok yönlü kültürlerin bir arada oluşundan kaynaklanıyor, herhalde. Ayrılırken, sevdiğim şehre ait birde CD hediye etti, Hikmet bey. Sultan Sofrası’ndan mutlu olarak ayrılıp, geldiğimiz yolu geri dönerek Uzun çarşıya girdik.

Soframız

  Melis’in yemeği
 
Eski Antakya bölgesinden evler

 Geleneksel el sanatları icra edenler, lokantalar, her türlü meslek sahibinin olduğu, özelliklede öğlen saatleri yemek için tecih edilen mekanlarla dolu olan Uzun Çarşı, görülmeye değer yerler arasında.

Sora.. sora.. Habib-i Neccar Camii’ni bulduk. İzmir’li bir grupta turla gelmiş ve cami’ye girmekteydi. Bunların arasından bir çift dikkatimi çekti. Onlarda bana bakıyordu. Tanıdık birbirimizi, İtalya turunda beraberdik. Kısa sohbet ve Bayramlaşma fırsatımız oldu. Habib-i Neccar camii Anadolu’da yapılan ilk camii olarak bilinirmiş. Camii, Roma dönemine ait tapınağın üzerine, 638 yılında Araplarca inşa edilmiş. Günümüzde ki Camii ise Osmanlı dönemine ait. Avlusunda 19. yy eseri bir şadırvan var, diğer köşesinde İsa’nın havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya (Pavlos) ile onlara ilk inanan ve şehit edilen, Antakya’lı Habib-i Neccar’ın türbesi var. Türbe 4 mt. Yerin altında. Türbeye diklemesine, incecik merdivenlerle iniliyor. Türbe iki kat olup, dört kişinin zor sığacağı büyüklükte. Halk arasında şifa dağıttığına inanıldığından türbe, halen hem Hıristiyanlar, hemde Müslümanlarca kutsal sayılıyor.  Efsaneye göre de MS. 40 lı yıllarda İsa havarilerinden Yuhanna ve Pavlos’u Antakya’ya gönderir. Bu iki elçi şehre girerken koyunları otlatan ve marangoz olan Habib-i Neccar ile karşılaşır. ( Neccar marangoz demek) Neccar yatalak oğlunu iyileştiren elçilere çok güvenir ve İsa’nın getirdiği dine inanır. Halkın da bu dine inanması için uğraşır, ancak başarılı olamaz.

      
Habib-i Neccar Camii

  
Türbe içi görüntüleri 
        
Türbe giriş merdivenleri                                             Giriş yazısı

 Camide Melis’i seven dedeler

           Peki, Antakya ismi nereden gelmiş? Antakya’nın isim babası Büyük İskender’in komutanlarından Seleucus Nikator. Seleucus Nikator babası Antiochus’ u çok sevdiğinden onun isminden esinlenerek bu şehre Antiocheia adını vermiş. İşte Seleucus Nikator’ un kurduğu bu şehir Silipus dağı (Habib Neccar Dağı) eteğinde ve Asi nehri (Orontes) kenarında yer alır. Fakat Antakya civarının, tarihi, şehrin kuruluşuna göre daha eski. Eski Antakya, Asi nehri ile Habib Neccar dağı arasında kalan doğu kısmıdır.

 Üç büyük dinin buluştuğu Antakya’da Camii, Kilise ve Sinagog yan yanadır. Antakya’da; ”Ezan sesi çan sesine, diller dillere karışır ama kimse kimseye karışmaz”.Hoş görünün bol olduğu şehir Antakya.                                                
          Asi, üzerinde şehrin iki yakasını birleştiren bir dizi köprü var (Eski köprü yıkılmış). 30 km boyunca, Türkiye-Suriye sınırı oluşturacak şekilde akan Asi nehri, Samandağ’ının güneyinden, Akdeniz’e dökülür. Antakya’nın içinden geçen ve bir kanal haline getirilmiş olan yatağı ise 2 km uzunluğunda.

  Şehir Merkezinde Asi

Ayrıca, her yıl 21-23 Temmuz tarihleri arasında kentte, Uluslararası Antakya Turizm ve Sanat Festivali yapılmaktadır.   

Şimdi ise, St. Pierre Kilisesi yakın olduğu için gidelim diyoruz. Ancak, biz daha Harbiye’yi, Asi dizisinin çekildiği Reyhanlı ve Samandağ’ını görmedik. Bir günde gezer, döneriz diye Adana’dan hazırlıklı gelmemiştik. Görmeden de dönülmez diyor ve Cumhuriyet Meydanındaki PTT’ye gidip,  misafirhaneden bir gecelik yer ayırtıyoruz.

St. Pierre Kilisesi Antakya’nın 2 km kadar doğusunda, dağ eteğinde, doğal mağara. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kilise olarak kullanılırmış. Hıristiyanlığı yaymak için Antakya’ya gelen havarilerden St. Pierre’nin adıyla anılan kilisede, her yıl 29 Haziran günü Katolik Kilisesince ayin düzenlenir, kalabalık bir cemaatte bu ayine katılırmış. Giriş için 8 YTL ödeyip kiliseyi gezdik. Çıkışta Dokuz-On yaşlarında Yusuf adında bir oğlan çocuğu yanımıza geldi. Tırmanmaya dayanabilirseniz size “Cehennem kayıkçısını göstereyim” dedi. Bir tereddüt anı yaşayıp, takıldık peşine. Rehberler den öğrendiklerini büyük bilgelikle anlatan, Urfa Balıklı gölün etrafında ki çocuklar geldi, aklımıza. Biz de usta dağcılar edasında çocuğun arkasından tırmanışa geçip, yukarılarda bulunan Kaya Kabartmalarına ulaştık. Yusuf’un ifadesiyle “Haron(Cehennem Kayıkçısı), yanında Meryem ve üç başlı köpeği bizi karşıladı.” Yusuf anlatımına devam ediyor; O tarihlerde, bir veba salgını olmuş ve ölümler çoğalmış.  Dördüncü Antiochus’ da, kendi döneminde yaşanan veba salgınında ki,  ölümleri durdurmak amacıyla, dağ eteğin de olan kilisenin üst kısımlarında, bu kabartma heykelleri yaptırmış. Hastalar, heykellerin önüne gelip şifa isterlermiş. Köpek başlarının baktığı yönler ise o tarafta tarihi eser olduğunu anlatırmış. Doğrusu Yusuf anlatırken bütün becerisini gösterdi. Ancak biz Haron ve Meryem’ in omzunda ki üç başlı köpek heykellerini hayal edemedik. Yusuf’a teşekkür ederek ayrıldık.


Kilise içi (görüntü böyle,fotoğraf bozuk değil)


Kilise içi
       
Kilise içi tunel                                                                 Dışı

   

    Kaya Kabartmaları

Havanın kararmasına daha var. Reyhanlı’ ya gitmeye karar verdik. Yol 40 Km.

Reyhanlı yolu çok viraj lı, zor ilerliyoruz. Saat, daha erken ama hava hemen kararmaya başladı. İyice karardığında ise ilçe’ye ulaştık. Etrafta kimseler yok, terk edilmiş gibi. Tabelaları takip edip, sağa dönerek “Yenişehir Gölü”nü bulduk. Etrafta kimsenin olmaması ve gölünde yetersiz aydınlatılmasından rahatsız olarak, hiç tat almadan ayrıldık. Halbuki gelinim, Reyhanlı’da, Asi dizisinin çekildiği göl ve çiftlik evini görmek istiyordu, olmadı. Böylece göl kenarından Figen daha üzgün olarak ayrıldı. Dönüşte Yenişehir gölü’nü gösteren tabelanın yanında, Cilvegözü 8 km yazıyodu. Gelmişken genelde olaylı olan sınır kapımızıda görelim dedik.

Ancak;sınır kapımız sakindi. Arabadan indik, görevli yanımıza geldi. Amacımızın sınır kapısını, görmek olduğunu söyledik. Görevli arkadaş bize misafir gibi davranıp, ikramda bulunarak, kapı hakkında bilgi verdi; ”Ortadoğu ülkelerine açılan bu sınır kapımızdan, Arap ülkelerine ithalat, ihracat yapıldığını, günlük ortalama toplam 830 büyük ve küçük aracın, ayrıca 2600 civarında yolcunun giriş-çıkış yaptığını” söyledi. Yılda iki defa Türkiye-Suriye vatandaşları arasında yatılı olarak yapılan bayramlaşmanın gene Cilvegözü sınır kapımızdan giriş-çıkış yapılarak gerçekleştiğini anlattı.” Vedalaşarak ayrılıp, Antakya’ya döndük.

Akşam yemeğimizi bu kez dürümcüde yerken, yarının planını yaptık.. Sabah kahvaltısından sonra Harbiye, İskenderun gezilecek ve Adana’ ya döneceğiz. Antakya’ nın gecesini görmek üzere dolaşırken, ben de İskenderun’dan bir iki dostumu arayıp, gelmişken yarın görüşelim istedim. Biri İstanbul’daymış, diğeri ise Reyhanlı’ da, ailesinin yanında olduğunu söyledi. Olamaz böyle bir şey, biz iki saat önce oradaydık.

 Canım dostum, uzun ve ısrarlı yapılan telefon konuşmalarından sonra bizi ikna etti. Misafirhanedeki yerimizi iptal ederek o viraj lı yollardan geri, Reyhanlı’ya döndük. Karanlıklar için de olan ilçe de; bu sefer bizi karşılayan kalabalık bir grup var. Arabalardan inip, sanki evdeymiş gibi, sohbete başladık, hararetle hasret gidermeye çalışıyoruz. Neyse, bizi kız kardeşi ve erkek kardeşinin evine en son olarak da abisinin evine götürdü. Çünkü anne ve babası vefat ettikten sonra, baba ocağını tüttüren, Abi. Adetler gereği aile büyüğü en son ziyaret edilir, orada da konaklanırmış. Evde karşılanmamız da çok görkemli oldu. Aynı gün içinde iki kez yapılan biri tuzlu, diğeri tatlı Reyhanlı yolculuğuna sık sık gülüyoruz, Onlara kalsa sabaha kadar oturacağız, ancak biz gözlerimize söz geçiremiyoruz, neredeyse kapanacak.

  Reyhanlı

Sabah horoz ve kuzu sesleri ile erkenden uyandık, ahırdan kurbanlıkların sesi geliyor. Hemen bahçeye indik. Biberli ekmek için tandır yanmış. Melis sevsin diye, 3 günlük kuzuyu getirmişler. Onlar masa hazırlamak istiyor, biz ise yer sofrasında kahvaltı yapmak istiyoruz. Soframız o yörenin ürünleri ile dolu. Hele de sıcacık biberli ekmekler harikaydı. Uzun kahvaltıdan sonra bizce gitme zamanı :-/   ;onlar ise ısrarla “yarın bayram, buralarda bayram güzel olur kalın” deseler de kalamadık. Arkadaşım “bugün sizleyim, Harbiye’ye gideriz” dedi ve çıktık. Ancak, önce Figen’i mutlu etmek için “ASİ” dizisindeki çiftliğe oradan da göle gideceğiz. Diziyi izlemediğimden bilmiyorum. Figen ise çiftlik evinin her köşesini biliyor ve bize anlatıyor. Ancak hayal kırıklığına da uğramadı değil. Dizideki o görkemli çiftlik burada hiç güzel değilmiş. Dizide görünen o uzun ağaçlı yol ise 5-6 ağaçtan oluşan bir yolmuş. Çiftlik evinden sonra Reyhanlı’ların övündüğü ve dizinin bazı sahnelerinin çekildiği Yenişehir gölüne tekrar gidiyoruz. Arkadaşım göl hakkında bildiklerini aktarıyor.  Göl, 15 bin m2 alan üzerine kurulmuş, etrafı ağaçlandırılmış ve de çimlendirilmiş. 2 şelale, 7 minyatür köprüden oluştuğunu. Ayrıca, göle de 5 bin canlı balık atıldığını anlattı. Doğrusu gece baktığımızda gölün bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştik.

  Ocağı yakan Kahramanımız

 Biberli ekmek

   3 günlük kuzumuz

  Bahçede Bayram temizliği

  Soframız

  1

  2 –Dizi Çiftliği

  Dizi at’larından biri

  Bahçesi 

   Kısacıkyolu

    1

 2

    Yenişehir gölü

Yolda ise konu Reyhanlı’nın tarihçesiydi. Reyhanlı ilçesi “Amik” ovasında kurulmuş, adını ise bu yöreye yerleşen bir Türkmen aşiretinden almış. Ancak ilçe, XVI. y.y başlarına kadar “IRTAH” ismiyle anılıyormuş. Osmanlıların yöreyi ele geçirmesinden sonra Reyhanlı adını almış. 1919 da Fransızların elinde bucak merkezi olarak yönetilmiş, Türkiye’ye katıldığı 1939 yılında da ilçe olmuş. Tarihi kalıntılar olarak zengin olan yöre de 1930-1948 yıllarında yapılan kazılarda tarih öncesi çağlara ve Hitit dönemine ait kalıntılar bulunmuş ve ortaya çıkarılmış. Ayrıca, Bizans ve Roma dönemi eserleri de bolca bulunmuş ve çıkarılmaya devam ediliyormuş.

Nihayet Harbiye’deyiz. Ama benim gördüğüm eski Harbiye değil. Şelaleler yok. Yeşilliğin yarısı yok edilmiş. Bazı yerler çöplük. Para hırsı bolca tesis açtırmış. Hayal kırıklığı ile aşağılara indim. Cem ve Figen bu halini bile sevdiler. Çayımızı, dağ eteğinde ki bir tesiste içtik. Tekrar yukarıya çıkıp, dükkanlar açık olduğundan gezip, ipek fular’larımızı aldık. (Gidemediğimiz Samandağ ipeği ile ünlüdür) Sabah kahvaltısından sonra acıkmayız demiştik, ama acıktık. Arkadaşım bu işi iyi biliyor. Önerdiği  “Kervan Saray” restoranda bütün yöresel yemeklerin tadlarına baktıracak şekilde sipariş de yardımcı oldu. Özellikle en leziz olan kâğıt kebabının, tadı hala damağımızda. Herşey gene çok acı idi. Masadaki sohbetimiz Harbiye’nin hikayesi oldu.

 Yazıdaki söze İNANMAYIN !
                                                                                                      Harbiye’yi yok etmişler
 Harbiye Manzaralı Yemek

 
  Melis’im gene Patates bekliyo

Mitolojide yer alan Daphne’nin hikayelerinden birine göre aşk ve şiir tanrısı Apollo aynı zamanda iyi bir okçuymuş. Bu niteliği ile Eros’la dalga geçermiş. Buna içerleyen Eros iki ok fırlatmış. Aşk ve şehvet okunu Apollo’ya, nefret ve kalpleri aşka kapatan oku ise Daphne’ye.Daphne, kibirli sözleriyle peşinden koşan Apolla’dan kaçarken ırmak kıyısına gelmiş ve babası nehir tanrısı Peneus’tan kendisini kurtarmasını istemiş. Bu yakarıyı toprak ana işitmiş. Ve de Daphne’nin bacakları uyuşup katılaşmaya başlamış. Gri renkte bir kabuk, vücudunu sarmış. Saçları yapraklara dönüşmüş. Apolla ise üzüntü ile imkansız aşkının, bir defne ağacına dönüşünü izlemiş. Apolla şöyle seslenmiş  “Ey Daphne bundan sonra sen, benim kutsal ağacımsın. Ölmeyen yaprakların başıma taç olacak.” Daphne’nin gözyaşlarının Harbiye’deki şelaleleri meydana getirdiğine inanılırmış. Harbiye adının da “Daphne”den geldiğini anlattı, sevgili arkadaşım. Acılı yemeklerin üzerine bu hikaye iyi geldi doğrusu.

  Ayrılık vakti geldi. Dostumla vedalaştık.

  Antakya’dan ayrılırken kimseye belli etmedim ama içim kıpır kıpırdı. Şehir değişmiş ama benim duygularım değişmemiş, halen seviyorum ANTAKYA’yı.

              İskenderun’a uğrayıp, daha sonra Adana’ya döneceğiz.

           Daha önce bahsetmiştim. İskenderun’da uzun yıllar yaşadım.  İlçeyi arabayla turluyoruz. Yaşadığım her yeri Figen’ e gösterip anlatıyorum.  Yeni açılan yerleşim yerleri geniş ve ferah. İskenderun’da caddeler denize diklemesine iner, bende uzun yıllar Devlet Hastanesinin arka sokağında, daha sonra da  Pac meydanında oturmuştum. O zamanlar sahil küçüktü. Şimdi ise dışa doğru uzamış. Eskiden belediye plajı olan yere, şimdi binalar yapılmış. Sahil doldurulmuş, kafeler açılmış. Yazları“sıcak ve nemli” olduğundan yazlıkçıların bol olduğu Karaağaç’a giderdik. Ayrıca Arsuz’ da  bölgenin en önemli turizm beldesidir. Burada denizi tercih etmeyenler Belen, Sarımazı veya Soğukoluk yaylalarına gider. Geçmişte yaşadığım, güzel anılarımın olduğu ilçe’de epey hasret giderirken, bol resim çekemedim.   

 

 1

 2-Demir Çelik

 Cumhuriyet Meydanı
 
 Sahil

 

Son olarak da;

İskenderun; 1517 de Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında, Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilmiş. Birinci Dünya Savaşında İngilizler ve ardından Fransızlar egemen olmuş. 1938 yılına kadar Fransız himayesinde, Hatay’ın bir sancağı olarak kalmış. 5 Temmuz 1939’da Türk ordusunun, İskenderun’a girmesiyle resmen Türkiye’ye katılmış. 1974 yılında üretime geçen Türkiye’nin üçüncü Demir Çelik Fabrikası ilçenin gelişimine büyük katkı sağlamakta. Boru hattı ile Batman’dan gelen petrol, İskenderun limanında, deniz yoluyla Mersin’e gönderilmekte. İskenderun Türkiye’nin önde gelen en büyük ilçelerinden biri olup; sanayi, deniz, ticaret ve turizm alanında hızla gelişmektedir.

Burası da Antakya gibi ezan sesi ve çan seslerinin karıştığı, hoşgörünün bol olduğu sevimli bir ilçedir.

Son sözüm dilektir;

Hepimizin; Habib-i Neccar Türbesini sahiplenen gönüller gibi “HOŞGÖRÜLÜ” ve içimizde ki “SEVGİ ATEŞİNİN” hiç sönmemesi dileği ile…


Pozantı yolu

Kaynak:Bazı yerler İnternet
Fotoğraflar Enise

15 yorum

  • cnr_mtnt dedi ki:

    uyumadan önce muhteşem bir yazı okudum çok içten ve detaylı bir yazı.. bende pac meydanında oturuyorum şimdi.. birdahaki sefere misafirim olmanızı çok isterim.. ellerinize sağlık..

  • rome_o dedi ki:

    sevgili enise benim doğuğ büyüdüğüm toprakları anlatmışsın.. halen sende 2-3 kere giderim antakyaya .. anlatığın yemeklerin tadının nekadar güzel olduğunu bilirim .. ortodox ve katolik kiliseleride gezmek için enteresan yerler .. güzel yazından dolayı seni kutlarım ..

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Sevgili Ablacım… Ama “sen oldun sen”… Çok beğendim.

  • mctumer dedi ki:

    Sevgili Enise Hanım, görmediğim nadir köşelerden olan Antakya için yaqzınızı okudyunca görme isteğim iyice arttı. Antakyadaki sevgili arkadaşım Dr.Mehmet Yılmaz’ı ziyaret etme vakti geldi sanırım.

  • enise dedi ki:

    Sevgili Caner,Velit bey,Oğuz ve Cengiz bey; değer vererek,zaman ayırıp yazımı okuyup,düşüncenizi benimle paylaştığınız için teşekkürler..

  • abt_smyrna dedi ki:

    Çok detaylı bol içerikli bir yazı olmuş eline Sağlık Enise Abla.

  • MIYU dedi ki:

    Sevgili Enise, Oğuz çok haklı, kesinlikle “olmuşsunuz” yani , gerçi benim haddime değil buna karar vermek, ama o kadar keyifle okudum ki. Ellerinize yüreğinize sağlık!

  • everest dedi ki:

    Çok güzeldi…Ben de çok görmek istiyorum Antakya’yı…Bu yazıyı okuyunca binrota yı keşfetmede ne kadar geciktiğimi farkettim…Eline,yüreğine sağlık Enise ablacım…

  • enise dedi ki:

    Sevgili dostlarım Müge,Buğra ve Aysu yazıma gösterdiğiniz ilgiye çok teşekkür ederim.

  • tandemege dedi ki:

    merhaba çok detaylı bir anlatımdı fotoğraflarda harika

    teşekkürler…

  • enise dedi ki:

    Sevgili Leyla ilgine teşekkürler.İzmir’den sevgiler..

  • m2hyt dedi ki:

    sevgili enise abla yazını okurken senle beraber bende gezdim :)) yani o kadar zevk aldım okurken, eline sağlık…teşekkürler

  • enise dedi ki:

    Sevgili Hayat Çok teşekkür ederim ilgine :))

  • hipik.5 dedi ki:

    selam artık bende sizin yeni üyenizim sizi kutluyorum çok güzel şeyler yazmışsınız insanlara çok güzel bilgiler veriyorsunuz bikere daha tebrik ediyorum

  • gezmen dedi ki:

    Sevgili Enise, Antakya hakkında neler yazılmış diye siteyi gezerken bu yazı ile karşılaştım. Bizde hemen hemen her yıl gideriz. Sultan Sofrasında yediklerimizin tadı hep damağımızda,kaytaz böreği,oruk,muhammara ve daha niceleri 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*