antakya

cicimin şube ziyareti için antakya’ya gitmesi gerekiyordu. tabi bu en çok uzun zamandır antakya hayalleri kuran bana yaradı. yakın zamanda okuduğum ahmet ümit’in “kavim”  kitabında antakya’dan oldukça bahsedildiği için aklımda çok not vardı. bir de sadece yemek yemek için antakya’ya gitmek istiyordum. 


cuma akşamı THY ile antakya’ya uçtuk. havaalanından şehir merkezine taksi ile 20 tl civarında tutuyor. antik beyazıt otel’de 1 gecelik yer ayırtmıştık.aslında ben savon otel’de kalmak istiyordum ama yer kalmamıştı.


antik beyazıt dışarıdan güzel görünüyor ama odaların dekorasyonu çok eskilerde kalmış, hiç içime sinmedi. ama odaya meyve tabağı bırakmaları çok hoşuma gitti.


ertesi sabah otelden ayrılıp, daha önceden food&travels’da görüp defterime not ettiğim liwan otele geçtik.en üst katta, balkonlu bir oda verdiler bize.tüm otel çalışanları çok nazik ve çok ilgili. liwan otel antakya’nın ilk butik oteli. binanın ilk sakini, suriye’nin ilk cumhurbaşkanı  suphi bereket ve ailesiymiş. 


 

otele yerleştikten sonra kahvaltı için hatay sultan sofrasına gittik. kahvaltı ile öğle yemeği arasında bir öğün oldu. sultan sofrası istiklal caddesinde, asi nehrinin yanında 2 katlı bir restoran. özellikle öğle yemekleri için mutlaka gidilmesi gereken yerlerden.yoğurt aşı, katıklı ekmek, biberli ekmek, zahter salatası ve ceviz reçelinden tattık. hepsi birbirinden lezzetliydi. ama siz mutlaka kaytaz böreği,  oruk(içli köfte) ve diğer yemeklerden de tadın.


 


                         yoğurt aşı                                              biberli ekmek


  

                      katıklı ekmek                                               ceviz reçeli


   

                                                            zahter salatası
                           


                                      


 
yemekten sonra asi nehrinin karşı kıyısındaki arkeoloji müzesine geçtik. ben atlas dergisinin verdiği 1 aylık müzekartımla girdim, biletler  8 tl. hatay arkeoloji müzesi mozaik koleksiyonlarının zenginliği bakımından dünyada ikinci sırada. ben mozaiklere bayıldım, meraklılara tavsiye ederim. bir de bir inşaat kazısı sırasında ortaya çıkan oldukça sağlam durumda bir lahit var.


    


                             
                 
            
                                                          okeanus ve tethys

                                          

 

müzeden çıkınca köprüden tekrar karşıya geçip, eski antakya sokaklarını dolaşa dolaşa inci kıraathanesi’ne geldik. affan mahallesinde olduğu için buraya affan kahvesi de deniyor. daha önce not ettiğim yerlerdendi burası. adana’lıların bicibici tatlısı burada haytalı adını alıyor. süt, nişasta ve gül şurubuyla yapılan oldukça hafif ve serinletici bir tatlı. el yapımı kaşığına ayrıca bayıldım.su muhallebisi küp küp kesilliyor, üzerine gül şurubu dökülüyor ve dondurma ile sunuluyor. 


 


                    
                               haytalı 
  
  affan kahvesinin arka bahçesi 


 


 affan kahvesinde verdiğimiz mola çok dinlendiriciydi. kahvenin ön kısmını erkeklere ayırmışlar ama oturmak istesek kimsenin birşey diyeceğini sanmıyorum. bizi kapıda arkada aile salonumuz var diyerek, arka bahçeye yönlendirdiler. her iki tarafta çok keyifli.


kahveden çıkınca yürüye yürüye habib-i neccar camisine gittik bu cami roma dönemine ait pagan bir tapınağın üzerine inşa edilmiş ayrıca anadoludaki ilk cami olarak biliniyor. caminin 4 mt altında dar bir merdivenle inilen habib-i neccar türbesi var. habib-i neccar isa’nın havarilerine ilk inananlardan.



 
             


 


camiden çıkınca yine ara sokaklardan şehir merkezine doğru yürümeye başladık. ara sokaklardan birinde yeni hamam’ı gördük. içeriden müzik sesleri geliyordu, ben de yavaş yavaş içeri girdim. gelin hamamı varmış içerde. hamamı işleten kadın benimle uzun uzun sohbet etti, yemeklerinden, kültürlerinden bahsetti. hamam çok eskiydi ama çok güzeldi, yapıldığından beri küçücük bir değişiklik olmamış. hamamın sahibi antakya’nın ileri gelen ailelerinde kuseyri ailesiymiş. içeride uzun süre kalmışım, çıktığımda cici beni beklemekten sıkılmıştı.


 


                         



eski sokakları dolaşıp, kapıların fotoğraflarını çektikten sonra çok sıcaklamış ve yorulmuştuk. kurtuluş caddesi üzerinde saklı ev diye bir cafe’ye girdik. bu ev 140 yıllık tipik bir antakya evinden cafeye dönüştürülmüş. ağaçlı bir avlu içinde L şeklinde bir bina. binanın içine girince odaların zeminindeki karolar dikkatimi çekti, sordum marsilyadan getirilmiş.


 


  


 


saklı evde biraz dinlendikten sonra kurtuluş caddesinden bir taksiye bindik. st pierre kilisesi ve cehennem kayıkçısına(haron) gitmek istediğimizi söyledik. st pierre kilisesi habib-i neccar dağının eteklerinde, haron da biraz yukarısında. bizi dağın eteğine bıraktı ve gezimiz bitene kadar bekleyebileceğini söyledi. önce haron-cehennem kayıkçısına çıktık. her yerde olduğu gibi burada da ezberlediklerini anlatan rehber çocuklar vardı. daha biz sormadan bıdır bıdır anlatmaya başladı, biz de dinledik. 


cehennem kayıkçısı haron kayaya oyulmuş kabartma bir insan başı. imparator antiochos zamanında antakya’da bir çok insanın ölümüne yol açan veba salgını sırasında yapılmış. kahinlerin tavsiyesi üzerine şehre yukarıdan bakan dağ üzerine böyle bir kabartmanın yapılması kararlaştırılmış. kabartma üzerinde ölümle ilgili sözler varmış fakat dış etkenlerden dolayı bu yazılar aşınmış ve günümüze ulaşamamış.


“yunan mitolojisine göre kharon ölülerin ruhlarını kayığıyla styks nehrinden geçirip yer altı ülkesine götürmekle görevli. öldüklerinde kendilerine tören yapılmayanlarını kayığına almıyor ve bu ruhlar yüzyıl ıstırap çekerek boşlukta dolaşıyorlar.”



                           



                                         
     


 
haron kabartmasından sağlık diledikten sonra, yamaçtan aşağıya st. pierre kilisesine yürüdük. saint pierre kilisesi de kayalara oyulmuş bir mağara kilise. antakya’daki ilk hristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri ve bu dine inananlara hristiyan adının verildiği yer. 

 

                            


    


 gezimizi tamamladıktan sonra taksimiz bizi bekliyordu şehre dönerken taksiciden savon otelin önünde biraz durabilirmisiniz diye rica ettim. durmakla kalmadı otelin avlusuna girdi.


otel eski bir sabun fabrikası, zaten ismide buradan geliyor. geniş bir avlusu var. bir kaç fotoğrafını çektim, gerçekten çok güzelmiş. artık bir daha ki gelişimize.


                     
                            
               


sonra şehir merkezine gidip, uzunçarşıya girdik. uzunçarşı her türlü esnafın olduğu eski şehir çarşılarından. burada kasaplarda kebap, humusçularda humus ve turşu, baklacılarda bakla yeniyor. ayakkabıcılar çarşısının içindeki daha önceden not ettiklerimden olan çınaraltı künefe yusuf usta’yı bulduk.

             
                               



yemekten sonra gelmeye karar verdik ve çarşının içinde önerdiği bir yer var mı diye sorduk. pöç kasap diye bir yer tarif etti, bulduk. aslında biraz salaş bir kasap dükkanı burası. üst katta bir kaç masası var. 3 çeşit kebap yapıyorlar.aşağıda hangisinden ne kadar istediğini söylüyorsun, hazırlayıp karşıdaki fırına gönderiyorlar. biz 350-400 gr kadar tepsi kebabı ve ayran söyledik. bu kadar lezzetli bir şey olamaz. 15 tl falan ödedik. istanbulda olsaydık 🙂 hala tadı damağımda, yazarken bile canım çekti. çıkınca künefe yiyecektik ama akşam yemeğe davetli olduğumuz için vazgeçtik,sonra yeriz dedik. 



              
             


                               


 


çarşıda biraz daha dolaşıp nihayet otelimize döndük. duşumuzu alıp, hazırlandık.cicinin bir arkadaşının amcası antakya’ya geldiğimizi duyunca cumartesi akşamını boş bıraksınlar, onları yemeğe götüreceğim demiş. saat 6 gibi gelip otelden bizi aldılar. ilk defa tanıştığımız insanlar ama bu şehrin insanı bambaşka, çok sıcak, çok içten. 


akşam yemeği için harbiye’ye gittik. burası şelaleri ve defne ağaçlarıyla bambaşka bir coğrafya. çok ta güzel bir efsanesi var. şelalerin içine kurulmuş bir sürü restoran var. bir de ipekçileri meşhur. biraz şelalelerde dolaştıktan sonra hidro tesislerine gittik. harbiye’de mezeler ve tavuk yenirmiş. biz hiç karışmasık, siparişi onlar verdi. yemekler gerçekten şahaneydi, yemeğin sonunda meşhur künefeyi de yedik. yemekler yendi, rakılar içildi, sohbet edildi derken yaşça bizden büyük olmalarına rağmen birbirimize çok ısındık. ertesi sabah bizi kahvaltıya davet ettiler. kahvaltı için sözleştik ve bizi otelimize bıraktılar. şahane bir gündü.


        
      


           
                   


            



ertesi sabah tekrar bizi almaya geldiler. kahvaltı için abdullah bey’in köyüne gittik, köyün adını hatırlayamıyorum keşke not etseydim. açık havada, tandırda pişen ekmeklerle şahane bir kahvaltı yaptık. 


                    


                              



                    


 kahvaltıdan sonra abdullah bey ve eşi, bir arkadaşlarının yaza merhaba partisine davetliymiş. bizi de davet ettiler. zaten dün tanıştığımız insanlar, bir de hiç tanımadığımız arkadaşlarının partisi olunca tereddüt ettik, rahatsızlık vermek istemedik. fakat sonunda kabul ettik. bu arada antakya’da böyle bir davet olması beni biraz şaşırtmıştı.


daveti veren antakya’nın ünlü mimarlarından biri. batıayaz’da dağın tepesine yaptırdığı dağ evi aynı zamanda asi dizisinin çekimlerinde kullanılmış. muhteşem bir yer yapmış kendisine, batıayaz’ın dağlarında kendi cennetini yaratmış. kayalık ve yamaç olmasına rağmen set set bahçelerle, kütük evle ve kuşlar, atlar, karacalarla insan burada ölmez dedirten bir yer. çok özendim, çok istedim, secret yaptım 🙂 yemekler her zaman ki gibi çok güzeldi, özellikle gözümüzün önünde hazırlanan ve seramoni şeklinde pişirilen künefe dehşet güzeldi.2 tabak yedim ve hiç ağır gelmedi. iyi ki gelmişiz dedik, çok güzel bir anı oldu bizim için.


        
              


   
                                  



 
batıayaz’dan çıkıp dağ köylerinden samandağ’a doğru gitmeye karar verdik. ilk durağımız hıdırbey köyü’ndeki 1500-1600 yaşlarındaki musa ağacı oldu. yöredekiler bu ağacın hz. musa’nın asası olduğuna inanıyorlar.


“rivayete göre hz. musa ve hz. hızır samandağ’ın deniz kenarında bugün ziyaret türbesinin olduğu yerde buluştuktan sonra dağa çıkarlar. dağda yürürlerken bir dere kenarına gelirler. hz. musa dereden su içmek ister ve asasını toprağa saplayıp su içer. asasını almak için geriye döndüğünde mucize eseri asasının yeşermiş olduğunu görür ve orada bırakır. işte bu ağacın o asa olduğu ve yanından akan suyun ab-ı hayat (ölümsüzlük suyu) olduğuna inanılmaktadır. köyün ve ağacın olduğu dağın ismi bu söylenceye göre “musa dağı” ismiyle bilinir.”


tabi hemen ab-ı hayatın buz gibi suyundan içtik, ölümsüzlük değil ama uzun ve sağlıklı bir hayat diledik birbirimize. musa ağacının gövdesi oyuk, içine girip çaput bağlayarak dilek dileniyor.


                    


                          


 musa ağacından sonraki durağımız türkiye’nin tek ermeni köyü olan “vakıflı köyü” oldu. köyün kilisesine girdik, mumumuzu yaktık. herkes çok nazik ve çok içten. kilisenin bahçesinde köyün kadınlarının kurduğu bir kooperatif var. küçük bir tezgahta yaptıkları ürünler satılıyor ve üzerlerinde küçük numaralar var, bunlar  kimin yaptığını gösteren kodlar 🙂 tezgahtan ceviz reçeli, zahter, zeytinyağı, nar ekşisi, sumak, defne yağı, defne sabunu ve yaban mersini likörü aldım. toplam 90 tl gibi birşey verdim. zahter hem kuru, hemde taze olarak satılıyor. tazesinin mevsimi kısa olduğu için kış boyu kullanmak üzere zeytinyağıyla kavanozluyorlar. bu şekilde hemen salata yapmaya hazır bir malzeme oluyor. bir miktar zahter, doğranmış soğan, doğranmış domates, biraz nar ekşisi ile salata hazır.

vakıflı köyünden sonra samandağ’a gittik. samandağ türkiye’nin en uzun kumsalı, kumsalın devamı suriye’nin lazkiye şehri. samandağ’da deniz kenarında “ziyaret” denilen bir türbe var.müslümanlara göre hz. hızır’la hz. musa’nın buluştukları yer, hristiyanlara göre ise mar circus (st. corc) diye biliniyormuş. her inançtan insanın gelip adak adadığı, dua ettiği bir yer. hz. hızır ve st.corc’un  özellikle denizcilerin ve yardıma muhtaçların imdadına yetişen ilahi bir güç olduğuna inanılıyor. türbenin dışında arabayla 3 tur atılıyormuş. enteresan bir türbe. türbe’nin çaprazında abdullah bey’in tavsiye ettiği bir ipekçiye girdik. kendime 5 tane saf ipek, el dokuması şal aldım. yanılmıyorsam 160 tl falan tuttu. 


 


                            


 


titus tüneli, st. simeone manastırı ve beşikli mağara görmek istediğim yerlerdendi ama hava kararmaya başlayınca ve yoğun bir günün ardından yorulduğumuz için vazgeçtik. nasıl olsa tekrar geleceğiz 🙂 abdullah bey ve eşi bizi otelimize bıraktılar ve vedalaştık. bizi çok güzel gezdirdiler umarım ben de onları istanbul’da misafir edebilirim.


akşam otele gidince bir de şöyle akşam gezintisi yapalım dedik ve asi kıyısında biraz dolaştık. güzel bir şehir antakya. daha sonra otele dönerken yol üstünde bir büfeden dürüm döner yedik.


 


          


 


pazartesi günü cici iskenderun şubesini ziyarete gitti. ben bugün uzun çarşıda alışveriş planlamıştım. sabah uyandığımda çok kötüydüm. sanırım dün batıayaz’da yaylada  biraz üşümüştüm. hiç bir şey yapacak halim yoktu, biraz daha dinlendim. eşyalarımı topladım, resepsiyona bıraktım, otelden çıkışımızı yaptım ve alışveriş için çıktım. sadece bir kaç adım gittim ve bayılacak gibi olunca geri döndüm. resepsiyondakiler çıkış yapmış olmama rağmen bana hemen bir oda açtılar, dinlenmemi sağladılar. müthiş ilgili ve kibar insanlardı. hayran kaldım. alışveriş yapamadığım için üzülünce hemen almak istediklerimin listesini istediler ve benim için aldırdılar. yöresel peynir çeşitleri ve tuzlu yoğurt aldım. 


otelin aracıyla havaalanına bıraktılar, ciciyle havaalanında buluştuk ve antakya’dan ayrıldık.


tekrar gideceğime emin olduğum yerlerden biri antakya.

antakya’dan bahseden bir kaç kitap önerisi isterseniz; “kavim”, “arapların gözünden haçlı seferleri” ve “yüzüncü ad”.

13 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Yeme-içme ve keyif dolu bir gezi olmuş ama ne yazık ki sizin fotoları alamadığım için benim keyif yarım kaldı…Acaba bende mi arıza,ahhh bir de fotoları görebilseydim!10 yıl önce görmüştüm,bir daha gitmek şart oldu..

  • incialp dedi ki:

    gerçekten keyifli bir gezi olmuş. ayrıca Hatay içinde iyi bir kılavuz yazısı.. bu arada resimleriniz için acaba yazıyı yüklerken fotoğrafları copy-paste yöntemi ile mi eklediniz? eğer bu şekilde yaptıysanız fotoğrafların görünmeme problemi bundan olabilir. yazı girdiğiniz sayfada üstteki panelden fotoğraf ekle butonuna basıp fotoğrafı seçtikten sonra gönder butonuna bastığınızda fotoğraflar otomatik sayfaya geliyor.

  • denislis dedi ki:

    gezilerine ilk başladığın zamanlardan beri yazsaydın çok keyifli bir gezi kitabın olurdu şimdi.. öyleyse sakın yazmayı bırakma bundan 10 yıl sonrasında harika bir gezi kitabı oluşturmaya şimdiden başla 🙂 her zaman olduğu gibi hakkını vermişsin Hatay’ında.. eline sağlık canm ablacım 🙂

  • denislis dedi ki:

    gezilerine ilk başladığın yıllarda başlasaydın yazılara şimdi harika bir gezi kitabın olmuştu 🙂 o zaman hiç durma bundan 5 yıl sonraya hazır et keyifle okunacak gezi anaılarının kitabını.. her zaman yaptığın gibi Hatay’ında hakkını vermişsin.. keyfini tadını çıkarmışsın.. hastalandığına üzüldüm 🙁 ama çok büyük bir zevkle okudum.. ellerine sağlık ablacım 🙂

  • incialp dedi ki:

    fotoğraflar eklenince yazı daha da bir harika oldu.. tekrar okudum keyifle.

  • NEŞE dedi ki:

    Şimdi şahane oldu,güzel fotolarla yine keyifli bir yolculuğa çıktım,çok teşekkürler…

  • Suzandan dedi ki:

    yazıyı okurken açtım.öğlen yemeğinden döndüm , şimdi tok ve pişmanım.. insanın o lezzetlere tükürük bezleri dayanmaz ..

  • edda dedi ki:

    tek kelime ile harika! fotoğraflar müthiş! bir solukta okudum. ayrıca yazının en altında kitap önerileriniz de çok iyi. ellerinize sağlık.

  • Zeynep dedi ki:

    hep gidip görmek istediğim bir yer inşallah bana da nasip olur ellerinize sağlık

  • kaya63 dedi ki:

    cok guzel bir yermis banada cok yakin ama hic gitmemisim turkiyeye gelince gidecem adana ile arasi fazla yok hatayin

  • umutaktas dedi ki:

    harika olmuş özellikle yemekler çok ilgimi çekti:)

  • DEEP73 dedi ki:

    cok güzel yazmısınız ellernize saglık ..Hatay bence büyülü bir sehir cok begenmısımdır cok detaylı bılmıyorum tabi fakat kucuklugumde bır co kez gıtmısımdır .Harbiye muhtesem bır yer. Bence ınsanlar akdenız sahıllerınde tatıle gıtmek yerıne buraya gıdıp hem kultur gezısı hem de damak zevkıne ulasabılırler. Güneyin insanları cok sıcakanlı ve guleryuzlu oluyorlar. En kısa zamanda gıdıp gezecegım tekrardan detaylı olarak .Yemeklerı ıcın dıyecek tek bır kelıme bıle yok muhtesemmmmm..

  • maliho dedi ki:

    Çok güzel ve detaylı bir Antakya yazısı olmuş. Teşekkürler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*