Almanya 3 – Bamberg-Dresden-Berlin

ALMANYA 3 (BAMBERG – DRESDEN – BERLİN)18-25 AĞUSTOS




 


 


BAMBERG


Romantik yolu,  şatoları, meydanları, çiçekli ahşap kirişli evleri ile bitirip Bamberg’e doğru yola çıkıyoruz. Gece dünya mirası bu şehirde konaklamayı düşünüyoruz.


Bamberg yolu romantik yoldan çok farklı değil, etraf yemyeşil, manzaraya hayran kalıyoruz. Würzburg – Bamberg arası 90 km yolun nasıl geçtiğini anlamıyoruz.



İlk olarak otele yerleşip arabamızı bırakıp, yürüyerek şehrin meydanına iniyoruz. Dom meydanına ulaşıyoruz. Burası Almanya’nın en görkemli meydanlarından biri, görünce hepimiz büyüleniyoruz. Hava kararmak üzere olduğundan fotoğraflamayı sabaha bırakıyoruz. Katedral saat 6 da kapanıyor.


Dom katedrali yanındaki eski piskoposluk binası, diğer yanda yeni Rezidenz binası tarihin içinde bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Meydanı çevreleyen eski piskoposluk sarayının taç kapısı ve dom imparator giriş kapısı Marienforte çok gösterişli. Neue Rezidenz tavan süsleri ile ünlü.



Dom meydanının yanındaki merdivenlerden inip kalabalığa karışıyoruz. Şehir merkezi ortasından geçen iki kanaldan dolayı üçe bölünmüş. Özellikle gezilmesi gereken bölüm iki kanal arasında kalan Inselstadt ve Batı’ da yer alan Bergstadt dır.



Şehir köprüler ile birbirine bağlanıyor. Nehir kenarındaki evler, renkleri, sarkan çiçekleri ile görülmeye değer bu nedenle burası küçük Venedik olarak adlandırılmış.



Bamberg’in en ilginç  yapısı belediye binası. Minik ada üzerine 1461 de yapılmış. İçinde Avrupa’nın en büyük seramik koleksiyonu mevcut. Belediyenin doğusundaki Rottmeisterhaeuschen, sadece yanındaki binaya bağlı olarak ayakta duruyor. Bina yerleşim izni vermeyen belediyeye tepki için bir protesto olarak yapılmış.



Şehrin iki yakasını bağlayan köprülerden biri Obere(yukarı) ve Untere(aşağı) ismini taşıyor. Oberenin girişindeki kule güzel taş işçiliği ile dikkat çekiyor. 1720lerde yapılmış. Untere köprüsünün üzerinde kraliçe Kunigunde’nin heykeli yer alıyor.



Yemeğimizi,  köprü üzerinde Hotel Brüdermühle’nin restaurantında yiyiyoruz.



Sabah otelden çıkıp Dom meydanına yürüyoruz. Amacımız katedrali gezmek. Meydan sabah ayrı bir etkileyici, çanlar çalıyor. Katedral girişinde Türkçe broşür görünce şaşırıyoruz. Broşüre göre gezmek daha aydınlatıcı oluyor. İlk katedral 1012 yılında inşa edilmiş ve iki kez yanmış. 1237 yılında bugünki katedral açılmış ancak 17.YY’da barok olarak iç mimarisi değiştirilmiş. Bu donanım ise 1828 yılında kaldırılmış ve yerini Romanesk düzenlemeye bırakmış.



İçeride Bambergli süvari heykeli, imparator çiftin mezarı, çarmıha gerilenler heykeli, Episkoposluk kürsüsü ve mezarları var. En çok ilgimizi çivi şapeli çekiyor. İsa’nın çarmıhından kaldığı söylenen kutsal emanet çivi sergileniyor.


Bamberg şehrinde  St.Michael, Kermelit manastırı ve St.Jakob ve Obere Pfarre kiliseleri görülmeye değer.



Yürüyerek şehri dolaşıyoruz, Neptün çeşmesinin bulunduğu alana geliyoruz. Halk heykele çatallı adam adını vermiş, sebze ve çiçek pazarı kurulan güzel bir meydan burası, Martin kilisesi meydanı süslüyor.



Şehrin en büyük meydanı Maxplatz’ı geziyoruz. Bamberg’i arkamızda bırakıp, aklımız gezemediğimiz eserlerde ve Altenburg kalesinde kalarak Dresden’e doğru yola çıkıyoruz. Bamberg birkaç gün ayırılması gereken bir şehir.


 



DRESDEN (Elbe’nin Floransa’sı)


Bamberg-Dresden arası 281 km. Bu arada bilgi olarak toplam gezi boyunca 1300km yol yaptığımızı ve 106€ tutarında mazot aldığımızı söylemek istiyorum. Oldukça ekonomik bir gezi oldu. Aracımız henüz 9000 km’de yepyeni bir araç. Almanya’da araç kiralama firmaları çok düzgün ve uygun fiyatlı çalışıyor. Münih havaalanında sadece bu firmalar için yapılmış katlı otopark mevcut ve her katı ayrı bir firmanın kiralık araçlarına ayrılmış.


Dresden’e geliyoruz. Burada konaklayacağımız otel Holiday İnn . Otelin yeri çok merkezi, tarihi şehir merkezinin tam yanında, gece odamızdan Kreuzkirche’yi seyrederek uyuyoruz.


Şehir Elbe nehri ile  Alstadt ve Neustadt olmak üzere ikiye ayrılmış. Bu iki yakayı ihtişamlı Augustus köprüsü birleştiriyor. Biz eski kısım Alstadt’ı gezeceğiz.



İlk hedef Dresden Zwinger sarayı. İçinde pek çok sanat eserini bulunduran saray müze olarak kullanılıyor. Kişi başı 10 € vererek ustalar galerisine giriyoruz. Erken Rönesans ve Barok dönem İtalyan ressamları Raphael ve Correggio,Giorgione ve Tizian gibi sanatçıların eserleri ve Rembrant, Vermeer,Rubens, Van Dyck gibi önemli ressamların resimleri yer alıyor. Pazartesi hariç hergün 10 ile 18 arasında açık.



Yan tarafta bulunan semper opera binasını görüyoruz. Erken dönem Rönesans, Barok ve Yunan mimari özelliklerini taşıyan bina 1841 yılında yapılmış. Burası Elbe nehri kenarında. Theatherplatz meydanındaki bina R.Strauss’un pek çok eserinin prömiyerine sahne olmuş. Savaş sırasında yıkılan bina 1989’da tekrar açılmış. Yürüyoruz.



 



1738’de yapılan Barok-Roman stili Hofkirche’nin önünden geçerek 102 mt uzunluğunda toplam 24000 parça boyama porselenden yapılmış Fürstenzung’a geliyoruz. Bu en merak ettiğimiz eser. Dük alayı isimli eserde Saksonya hanedanlığına hükümdarlık yapmış 35 kralı görüyoruz.



Hilton’un önünden geçerek Frauenkirch’e ev sahipliği yapan Neumarktplatz’a geliyoruz. Bu meydan çok eğlenceli, turist gezdiren at arabaları, şık kafeleri ile cıvıl cıvıl.


Kilise 1700’lü yıllardan beri var, Protestanların girişimi ile 1726’da ihtişamına kavuşmuş. Ancak 1945 de hava harekatında un ufak olmuş. 1993 yılına kadar savaşın anlamsızlığını vurgulamak için o haliyle bırakılmış. 2004 yılında açılan kilisenin yaklaşık yarısı orjinalmiş.



Meydandan en hareketli cadde Münzgasse’ye yürüyoruz. Applaus-Hilton restaurantın önünde wurst (sosis)yapılırken görüyoruz. Izgara sosisi parçalara ayırıp, üzerine köri sos ve kimyon dökerek sıcak sıcak servis ediyorlar. Biz o andan itibaren her yerde wurst yemeye başlıyoruz. Bavyera’ya has bir yiyecek olan sosisin bu çeşidi şehirlere görede farklılık gösteriyor. İnanılmaz lezzet ve bira ile çok iyi iki arkadaş.


Birde bira yanında Pretzel yiyiyorlar, simit gibi tuzlu bir yiyecek, doğrusu biz pek bir şeye benzetemedik.



Münzgasse’nin sonundan merdivenler ile Bruehl teras’a çıkıyoruz. Şehri seyretmek için güzel bir yer. 1814 yılında yapılmış merdivenlerin sonunda sabah,öğle,akşam ve geceyi anlatan heykellere rastlıyorsunuz. Buranın bir tarafı Elbe nehri iken diğer tarafta muhteşem yapılar size eşlik ediyor.


Neustadt’a geçiyoruz. Aslında burası savaşta şehrin yıkılmadan kalmış bölümü, yeniliği oradan geliyor. Bağlantı noktasında Augustus’un Goldener Reiter heykeli var. Köprü alışveriş sokağına açılıyor. Sağlı sollu mağazaların olduğu bir bir bulvar burası. Sokağın sonu ise gece eğlencelerinin yoğun olduğu Alberplatz’a varıyor.


Akşam yemeğimizi yine Hilton’un Applaus restaurantında yiyiyoruz. Hesap 64.4 €. Almanya yemek konusunda oldukça iyi ve uygun fiyatlı, doya doya güzel biralar içiyoruz.


Savaş sırasında büyük acılar yaşamış, bombardımanda 135000 kişiyi yitirmiş bu şehirden ertesi sabah ayrılıyoruz. Hedef son durak Berlin. Dresden-Berlin arası 193 km.



BERLİN


Berlin’de ilk olarak mitte(orta) olarak bilinen Brandenburg Tor’un oradayız.Yol üzerinde 2700 beton bloktan oluşan ,Holocarust Mahnmal’i(soykırım anıtı) görüyoruz.



Newyorklu mimar Eisenman’ın eseri olan labirenti andıran anıtın belli bir giriş ve çıkışı yoktur. Berlin’in en önemli binaları bu bölgeye inşa edilmiş.



Kapının önünden yürüyüp Reichstag’a ulaşıyoruz. Dev cam kubbesi ile bina Alman devletini simgeliyor. Yeni sır saklamayan hükümetin merkezi. Kubbe turistlerin Berlin’i seyretmek için çıktıkları bir yer. Brandenburg kapısının altından geçip ünlü Pariser platz ve Under den Linden caddesine geliyoruz. Berlinin kalbi bu caddede atıyor.



Etraf fotoğraf çektiren, müzik yapan gruplarla cıvıl cıvıl, nazi askeri kılığında birçok insan dolaşıyor, fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Kapı dört atlı kanatlı savaş arabası ile görülmeye değer. 1789 yılında inşa edilmiş, Prusyalılar tarafından para toplamak için kullanılmış, Berlin duvarının inşasında tarafsız bölgede kalmış, duvar yıkıldığında coşkulu kutlamalara ev sahipliği yapmış.


Cadde 1945’de moloz yığınına dönüşene dek gözde konumunu sürdürmüş, daha sonra ıhlamur ağaçları tekrar dikilerek binalar restore edilmiş.




Under der Linden yarı yolda Friedrichstrasse tarafından kesiliyor , bu cadde de alışveriş merkezlerinin bulunduğu bir cadde olup, Sovyet ile Amerikan askerlerinin dev resimlerinin olduğu Doğu ve Batı Berlin arasındaki meşhur geçiş kapısı Checkpoint Charlie’ye uzanıyor. Buradaki müzede ve etraftaki duvar parçalarından ve tabi olduğu gibi korunmuş olan geçiş kulübesinden nereye geldiğimizi hemen anlıyoruz.



Under den Linden ‘den devam ettiğimizde önce 1818 yılında yapılmış ‘’Faşism ve Militarizm Kurbanları anıtına ulaşıyoruz. Neo-Klasik yapı içerisinde yas tutan anne heykeli var, oldukça etkileyici. 1820 yılında yapılmış olan Schlossbrücke ulaşıyoruz. Oradan da Museumsinsel (müzeler adası)e ulaşıyoruz.



Tam karşımızda Berliner Dom çıkıyor. Kaiser 2. Wilhelm’in yaptırdığı katedral savaşta büyük hasara uğramış daha sonra restore edilmiş. Katedrale giriş ücretli. Bu adada bulunan her yer ücretli girişe tabi.



Altes Museum – Antik Yunan ve Roma eserlerine ev sahipliği yapan müze hergün 10 ile 18 arasında açık. Mısır müzesine ev sahipliği yapıyor.



Pergamonmuseum –  Yakındoğu, İslam ve doğu eserlerine ev sahipliği yapıyor. Hergün 10 ile 18 arası açık. Müze sahip olduğu Bergama Sunağı (İÖ 2.YY) nedeni ile bu ismi almış. Müzenin ana salonunu bu eser kaplıyor. Ayrıca Babil tören alayı sokağı, Miletus Pazar kapısı bu müzede.



Bodemuseum- Erken Hristiyanlık, Bizans dönemi eserlerine ev sahipliği yapıyor.



Köprüden geçip Alexander Platz’a vardığımızda, Neptün çeşmesi ve Fernsehturm’u (TV kulesi) görüyorsunuz. 1969 da inşa edilen yapı 297 mt. yüksekliği ile Berliner Dom’un tam arkasına düşen yapı adeta bu sanat eseri ile yarışır durumda.



Adadan geri dönüp Bebel Platz’dan aşağıya inip ünlü mimari eserlerin bulunduğu Gendarmenmarkt’a ulaşıyoruz. Französischer Dom ve Deutscher Dom  ve Konzert haus buradaki önemlin eserler. Meydandaki kafelerde Berlin’liler oturmuş etrafı seyrediyorlar. Bizde Cafe Konzerthaus’a oturup biralarımızı yudumlarken, bu mimari şaheserleri izliyoruz.



Postdamerplatz’a yürürken yolda Berlin duvarının kalmış bölümünü görüyoruz, duvara dayanmış bir müze, fotoğraflarla duvarı anlatıyor.



Otelimize gidiyoruz. Berlin’in en ünlü caddesi (bizim Bağdat caddesi gibi) Kurfürstendamma  yakın H10 Kudam Hotel. Otel gerçekten mükemmel, lobby’e bayılıyoruz. İki gece iki kişi 142 €. Bu otel rezervasyonunu daha önce yaptırmış ve ödemiş olduğumuzdan oldukça hesaplı oldu bizim için. Tekrar bu kez buraları keşfetmek için çıkıyoruz.  Berlin’lilerin deyimi ile Ku’damm çok şık bir cadde. Cadde boyunca yürüyüp bir şeyler yiyiyoruz. Berlin’e iki gün ayırdığımızdan, sakin bir gün yaşıyoruz. Tiergarten’i yarına bırakıyoruz.


İkinci gün gezimiz boyunca 30 derecenin altına inmeyip bizi bunaltan hava, yağmaya başlıyor, gökyüzü karanlık. Tiergarten’de yapmayı planladığımız, çimenlere yayılma fikrimizi uygulayamayacağız. Yağmurlukları giyip yola düşüyoruz.



Tiergarten’in Türkçe karşılığı hayvan bahçesiymiş ama burası aslında Hohenzollern prenslerinin geyik ve yaban domuzu avlamaları için düzenlenmiş.  Bu ağaçlar 2. Dünya savaşında yakıt elde etmek için Berlin’liler tarafından sökülmüş ancak 1950’de tekrar bugünkü halini almış. Şimdi havuzlar, heykeller , kafelerle dolu bir mekan.



Tiergarten’in merkezinde Prusya militarizminin anıtlarından Siegessaule (zafer sütunu) bulunuyor. 1873 yılında Fransızlara karşı kazanılan zaferden sonra bitirilmiş.Üzerinde bronzdan kanatlı zafer heykeli bulunuyor, altındaki platformdan şehri seyredebiliyorsunuz. Tam karşı noktasında Brandenburg Tor bulunuyor.  67 mt yüksekliğinde, 285 basamak ve 3 € karşılığında çıkabiliyorsunuz. Hava kötü olduğundan fotoğraf çekemeyeceğimizi düşünerek, Tiergarten’in derinliklerine dalıyoruz. Her taraf yemyeşil, bütün ağaçlar numaralanmış, her şeyin bu kadar düzgün olması, insan yapısı değilmiş hissini uyandırıyor.


Budapester caddesine ulaşıyoruz. Burada Almanya’nın en eski, Avrupa’nın en büyük  hayvanat bahçesi yer alıyor. Pagoda kemerli, fil heykelli girişin ardından bahçeye ulaşılabiliyor. Ayrıca aynı cadde üzerinde Zoo-Aquarium Berlin’de bulunuyor.



Breitscheidplatz’a geliyoruz. Büyük bir meydan burası, ortada dünya çeşmesi yer alıyor. Meydanda asıl göze çarpan, iki altıgen yapının ortasında paketlenmiş gibi duran, Kaiser Wilhelm Gedachtniskirshe (anıt kilise). 1943’de bombardıman ateşi ile oluşan yıkık, Berlin’deki tahribatı hatırlatan bir anıt niteliğinde bırakılmış. 113mt olan yüksekliği şu an 63 mt. Binanın içinde eski halini gösteren fotoğraflar insanın içini acıtıyor.



Neo-Romanesk kilisenin kalıntıları,  İsa’yı temsil eden tavan mozaiği ve yerlerdeki mozaik döşeme görülmeye değer.



Berlinliler bu kilise’ye ‘’kırık diş’’, yanındaki iki eklenti binaya ise ‘’dudak boyası ve pudra kutusu’’ adını vermişler ama bana göre bu iki bina her türlü adı hak ediyor, ikisi de Berlin’in utanç abideleri sıralamasına girer.



Artık tarihi mekanları bırakıp Wittenbergplatz’ın sonundaki Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi olduğu söylenen KaDeWe binasına ulaşıyoruz. Bina 1907 yılında inşa edilmiş.



Altıncı kattaki yiyecek mağazası inanılmaz,  barlarda yalnızca Almanya’nın değil, dünyanın bütün mutfaklarının en seçkin yiyeceklerini bulmanız ve tadına bakmanız mümkün. Çok büyük çukulata, makarna, et, sos, içki standları var.



Bir üst katta bulunan wintergarten’de ise yemek yenilecek mükemmel restaurantlar bulunuyor. Diğer katlar ise uçsuz bucaksız giyim, parfüm, ev eşyaları katları. Bir bütün gününüzü burada geçirebilirsiniz. 


Ku’damm’da yürüyoruz, uzun gezimizin son gecesi, ara sokaklara dalıyoruz. Grolmanstrasse’nin sonunda, antikacılar, sanat galerileri, sahaflar,  şık restaurantlar ile  S-Bahn köprüsü kemerleri altına kurulmuş Savignyplatz çıkmak istemeyeceğiniz bir mekan. Akşam yemeğimizi Bleibtreusstrasse’de Cafe Bleibireu’da yiyiyoruz. Bu belkide gezi boyunca yediğimiz en güzel yemek .


Ertesi sabah arabamızı Berlin havaalanındaki Sixt’e bırakıp aklımız Almanya’nın güzelliklerinde  kalarak dönüyoruz.


 

2 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    En sevdiğim yerlerde gezdirdiniz beni…Bamberg deyince benim aklıma Katedral girişindeki “Bamberger Ritter” gelir,unutulmaz bir figür,bir yortu nedeni ile kalacak yer bulamamıştık,hala yanarım….Dresden ise Anka kuşu gibi küllerinden doğmuş bir şehir,savaşta taş üzerinde taş kalmamış..Fürstenzug ne harika değil mi ?Bölge zaten kıymetli porselenleri ile meşhur…Fotolarınız yazınızla tam bir uyum içinde,çok teşekkürler…

  • Dodi dedi ki:

    Dresden’in oldukça hüzünlü bir geçmişi var.Bütün binalar savaştan sonra aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Dresden’e gidecek olanların, buraya özgü oldukça lezzetli Christmas stollen’in (Üzümlü kek) mutlaka tadına bakmalarını tavsiye ederim. Bamberg’i görmedim ama sizin anlatımınızdan sonra, görülecek yerler arasına alacağım. Teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*