Aktif, Canlı, Heyecanlı

Nereden başlayacağımı bilemiyorum tam olarak. Gördüğüm, tattığım, kokladığım, duyduğum onca şey var ki bu şehirde, hafızama kazınması için her ay bir haftasonu ayak basmam lazım.  Lüks ile orta halin, kapkara gök ile temiz havanın, yeşil ile grinin el ele dolaştığı Londra’ya bu gidişimde, her zaman yaşamış olduğum hazzın daha da arttığını farkediyorum.

Sevgili eşimle birlikte Heathrow havaalanına inişimizden itibaren şehrin zarif karmaşası ile karşılaşıveriyoruz. Çizgi filmlerden fırlamış, toparlak taksisi için kuyruğa girdiğimizde aklımızda şu soru var: “Acaba metro ile mi gitseydik?”… Herşey o kadar pahalı ki…

Otelimize vardığımızda, Piccadilly civarında olmaktan ötürü seviniyor, çantalarımızı bırakıp hemen Londra sokaklarını arşınlamaya başlıyoruz. Biraz “pencere alışverişi”, biraz “müzelerde ne var sorgulamaları”, ve ver elini Tate Modern. Tate Modern’de ilk gözümüze çarpan, girişteki koca alanın tabanına Doris Solcedo tarafından kazılmış çatlak. İnce ve sığ başlayıp, gittikçe derinleşen çatlak, çocukların gözdesi. Çağdaş sanata özgü sergilerin katlarına vardığımızda, çocukluk travmalarını yansıttığı yapıtları ile Louise Bourgeois, hüznü ve hırsı harmanlayıp, içimize dikte ediyor. Bu garip hissi ancak, Knightsbridge’deki Good Earth adlı Çin lokantasında İngiliz biraları eşliğinde mideye indirdiğimiz çin börekleri hafifletiyor.

Ertesi gün, otelden apar topar ayrılıp, The Hayward Gallery’de, Warhol’dan, Hockney’ye, Liu’dan, Richter’e fotoğrafı resmedenlerin, “The Painting of Modern Life” adlı sergisini gözlemliyor, öğle yemeği için Maze adlı Fransız lokantasında, tüm menüyü tadımlık porsiyonlar halinde keşfetme imkanı buluyoruz. Oldukça lezzetli ve bir o kadar doyurucu olan yemekler midemizde, Bond sokağından aşağı yürüyerek şehrin geniş kaldırımlarının, serin havasının tadını çıkarıyoruz.

Haftasonumuz, leziz yiyecekler ve kültürel aktivitelerle dolup taştıktan sonra, haftaiçimizi 1-2 restoran, 1 oyun ve 100’lerce British Museum koleksiyonunu tecrübe etmeye ayırıyoruz. British Museum’da yeni sergilenmeye başlayan “The First Emperor”a gitmek gönlümüzden geçse de, hergün taze taze çıkan 500 adet bilet, sabah 09:00’dan evvel tükendiğinden, o sergiyi pas geçip, Mısır, Antik Yunan, Roma İmparatorluğu ve Anadolu Medeniyetleri’ne ait koleksiyon parçalarını, bazen irdeleyerek bazense daha acele bir şekilde gözlemliyoruz. Müze çıkışındaki hissimiz aynı: “Vay be!”… Müzenin yorgunluğunu atmak üzere nerede yemek yiyeceğimizi kukumav kuşları gibi düşünürken, karşımıza çıkagelen tanıdığımızın tavsiyesi üzerine, Wolseley adlı restorana gidip, soğuk şampanyalar eşliğinde leziz kuzu pirzolalarımızın tadına doyamıyoruz.

En son akşamımızı 1999’dan bu yana sahnede olan, gitme fırsatını henüz ele geçirdiğimiz Mamma Mia adlı oyunu seyrederek geçiriyor ve sakin ama aktif, soğuk ama güneşli, yorucu ama zevkli Londra seyahatimizi noktalıyoruz.

5 yorum

  • yenerbayra dedi ki:

    Ellerine sağlık 🙂 Buarada British Museum’a giriş bedava diye duydum. Doğru mudur? Böyle bir müzenin, yani böyle dünyaca ünlü bir müzenin bedava olması ne kadar önemli. Peki bu durum tüm Londra’daki müzelerde de geçerli mi?

  • deryagazel dedi ki:

    Evet, British Museum’un koleksiyonunu gormek ucretsiz, ama ozel sergiler (ornek olarak simdi sergilenen The First Emperor ucretli). Tabi, muzeye ucretsiz de girsen, “karnım acıktı birsey yiyeyim”, “müze hediyelik esyacıdan anneme bir hediye alayım” diye muze girisi kadar para harcarsın :)))

  • deryagazel dedi ki:

    Bazı ozel sergiler dısındakilerin ucretsiz olması Tate Modern icin de gecerli. Ama Londra’daki tum muzelerin giris ve ucret sistemi boyle mi emin değilim.

  • cherkesh dedi ki:

    Londra yı bizlere caddeleri ve müzeleri heyecanla gezen bir gezgin, gastronomik cennetinde her çiçekten bir bal alan meraklı bir arı misali anlatım tarzını ; kısa da olsa çok beğendim .Tebrik ediyorum .

  • abt_smyrna dedi ki:

    beni de heyecanlandırdın:D

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*