Akıncıların izinde Smederevo

Hangi mantıklı insan pazar sabahı, saat 6 buçukta uyanır? Tatilde seyahatin en kötü tarafı, tatil yapılamaması… Sırbistan’daki ikinci gün hedefim Smederevo’ya gitmekti, yani bizim bildiğimiz ismiyle Semendire’ye.

İlk olarak Smederevo otobüslerinin kalktığı Lasta Terminali’ne gittim. Burası ana otogar olan BAS Terminali’nin hemen karşısındaydı. Rehber kitapların söylediğinin aksine Sırbistan’da İngilizce çok yaygın değil, özellikle de orta yaşın üstünde. Bilet görevlisi hanımla kâh konuşarak kâh yazışarak anlaştık ve 9’da kalkacak otobüse bir bilet aldım.

BAS’ta nasıldır bilmiyorum ama Lasta’da, biletlerin üzerindeki barkodlar turnikelerde okutularak otobüslere biniliyordu. Benimki biraz eski bir otobüstü. Biletin üzerindeki koltuk numarasına bakınırken, bir hanım yolcu istediğin yere geç otur gibi bir şeyler söyledi.

Sadece birkaç yolcunun olduğu otobüs kısa sürede Belgrad’ın dışına çıktı. Yeşil ve sarının birbirine geçtiği sonbahar manzaralarının eşliğinde, küçük yerleşimlerden, tarım arazilerinden, endüstriyel bölgelerden geçtik. Geçtiğimiz yerleşimlerden birinde yol tıkandı. Nedeni 2. el otomobil pazarı mıydı, sebze-meyve pazarı mı, yoksa politik bir gösteri mi bilmiyorum. Belki hepsi birden… Yolun iki yanına sıra sıra arabalar park edilmişti, insanlar filelerle, çuvallarla sebze meyve taşıyorlardı ve bir grup insan da ellerinde bayraklarla, pankartlarla bekleşiyordu.


Sırbistan’ın çelik endüstrisinin merkezi olan Smederevo’da demiryolu taşımacılığı önemli yer tutuyor.

Yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculuktan sonra yine Tuna Nehri’nin kıyısına indik. Önce Smederevo’nun artık Amerikalılara ait olan demir-çelik tesisleri göründü. Daha sonra Semendire Kalesi’ni fark ettim.

Bir dönem başkentlik de yapmış olan Smederevo, tarihi bir şehir olmaktan çok, bir endüstri şehri. Şehirde, ilk yerleşimler M.Ö. 7. yüzyıla kadar uzanıyor, M.Ö. 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu’na dahil oluyor. Ama asıl kuruluşu Sırp Prensi Đurađ Branković’in 1430’da kaleyi inşa edip burayı yeni başkent ilan etmesiyle gerçekleşiyor. 1439’a kadar başkent olan Smederevo, 2 aylık bir kuşatmayla Osmanlı tarafından fethediliyor. 1444’te Macar Krallığı ile Osmanlı Devleti arasında yapılan anlaşmaya göre şehir yeninden Branković’e teslim ediliyor. 1459’da yeniden Osmanlı tarafından fethediliyor ve bir sınır kalesi olarak Osmanlı-Macar Savaşlarında önemli bir rol oynuyor. Stratejik konumu nedeniyle sürekli tahkim edilen kale ve giderek büyüyen şehir, 350 yıl boyunca Semendire Sancağı’nın başkenti oluyor. 1806’daki İlk Sırp İsyanı’ndan sonra yeniden Sırbistan’a bir dönem başkentlik yapıyor. 2. Dünya Savaşı sırasında ise Alman kuvvetleri şehri istila ediyor. Şehrin tarihindeki en trajik olaylardan bir 5 Haziran 1941’de yaşanıyor. Kaledeki cephaneliğe yapılan sabotajda devasa bir patlama gerçekleşiyor ve hem kaleye büyük zarar veriyor hem de şehirdeki binlerce insanın ölmesine neden oluyor.

Bugün şehrin ekonomisinde endüstrinin yanı sıra tarımın da önemli rolü var. Yöre özellikle üzüm bağları ve şaraplarıyla ünlü. Smederevka isimli üzüm çeşidi adını buradan alıyor. Kentte sonbaharda bağbozumu şenlikleri düzenleniyor.

Benim Smederevo’ya gelmemin en önemli sebebi ise kişisel tarihimle ilgiliydi. Mohaç Savaşı’nın komutanlarından olan ünlü akıncı beyi Yahyapaşazade Malkoçoğlu Bâli Bey ve onun soyundan gelenler çeşitli dönemlerde Semendire Kalesi’nin sancakbeyliğini yapmışlar. Tarihte pek çok Bâli Bey var; kimisi akraba, kimisinin birbiriyle ilgisi yok. Bu Bâli Bey’le bir bağım var mı kesin bilemiyorum, yine de soyadını taşıdığım bir kumandanın savaştığı, yaşadığı ve yönettiği yerleri görme isteğim Smederevo’ya gelmeme neden oldu.


Smederevo’ya vardığımda hava bulutlu, soğuk ve rüzgarlıydı, ama şansıma yağmur yağmıyordu. Elimde, internetten indirilmiş ve sadece Kiril alfabesiyle yazılmış bir Smederevo haritası vardı. “Kale nerede, otogardan oraya nasıl gideceğim” diye düşünürken, otogardan çıkar çıkmaz Kale’nin surlarını gördüm. Bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. Dedelerin ruhları yardım ediyordu beki de.


Semendire Kalesi’nin surları savaşların, hava şartlarının ve zamanın yıpratmasına rağmen ayakta durmaya devam ediyor.



Semendire Kalesi (Smederevska Tvrđava), Jezava Irmağı’nın Tuna’yla birleştiği yerde, 11 hektarlık geniş bir alanda üçgen şeklinde inşa edilmişti. Kuşatmaların, 1941’deki patlamanın ve zamanın etkileriyle büyük zarar görmüş olsa da Kale’nin surları tüm heybetiyle ayaktaydı. Ancak yer yer çökmüş duvarlar, büyük çatlaklar ve kulelerde eğilmeler vardı. Kaleyi çevreleyen, eskiden suyla dolu olan hendekler artık kurumuştu.

Ana kapıdan geçince geniş bir yeşil alana çıktım. Burası park olarak kullanılıyordu ve pazar sabahı spor yapan birkaç kişi ile benim gibi erkenci birkaç turist dışında kimse yoktu. Tuna’dan esen soğuk rüzgar geniş açıklıkta içime işliyordu. Dış kalenin sağ köşesinde eski bir kilisenin kalıntıları vardı. Doğrudan iç kaleye yürüdüm. Buraya biletle giriliyordu (100 SD).

Yine üçgen şeklinde inşa edilmiş iç kalenin hendeği suyla doluydu ama çok pisti. Tahta köprünün üstünden ağır ağır ilerleyerek kalenin kapısına yaklaştım.


Küçük kent surlarının içine, su dolu bir hendeğin üstündeki ahşap köprüden geçilerek giriliyor.

Ağzından köpükler çıkaran atın üstünde bir ulak kalenin kapısından geçti. Kapının hemen üstündeki Jerina Kulesi’ndeki nöbetçiler bir an için merakla bu telaşlı süvariye baktılar. Şehri gözetleyen Köşe Kule ile Tuna Nehri’ne bakan Zindan Kulesi’ndeki muhafızlar ise bu telaşlı atlıyı fark etmemişlerdi. Süvari, avluda talim yapan askerlerin arasından geçip kapının solunda, bir zamanlar despotların saray olarak kullandığı yapının önünde atının dizginlerini çekti. Muhafız başı koşarak yanına geldi ve birlikte avlunun diğer tarafındaki Büyük Kabul Salonuna Bâli Bey’in huzuruna çıkardı. Bu bir anlık telaştan sonra Kale’deki hayat normale döndü. Akıncılar talime devam ettiler, süvariler atlarını tımar etmeye… Köylüler getirdikleri erzakı sarayın biraz ilerisindeki ambara taşıyorlardı.

Kale’nin kapısından geçtiğimde yıllar önce okuduğum bir Malkoçoğlu çizgi romanının kareleri zihnimde canlandı. Ancak gözümle gördüklerim çok daha farklıydı. Ne Güney Sarayı kalmıştı ne Kabul Salonu… Sadece temel taşları görünüyordu, bir de Kabul Salonunun Gotik ve Romanesk üsluptaki yüksek pencereleri. Zindan Kulesi’nin dibinde bir sahne, avlunun ortasında ise akıncılar yerine mavi plastik koltuklarıyla kat kat yükselen bir tribün vardı. Herhalde şehirdeki etkinlikler Kale’nin içinde düzenleniyordu.



Kale içindeki binaların yerinde yeller esiyor, avlu ise artık konserlere ev sahipliği yapıyor.

Sahnenin kenarından geçip Zindan Kulesi’nin ahşap merdivenlerini tırmanmaya başladım. Osmanlı’ya karşı son savunma noktası olarak inşa edilen bu kule 4 metre kalınlığındaki duvarlarla çevrilmiş. Orijinal kulenin çok daha yüksek olma ihtimali var, çünkü temsili kale planında en yüksek kule olarak çizilmiş.

Yedi Kardeşin Kellesi adlı ilginç kulenin üzerinde bir de Jerina’nın Banyosu adlı bir bölüm var. Jerina Branković ya da ahalinin verdiği isimle “Lanetli Jerina” Despot Đurađ Branković’in Bizans asıllı eşiymiş. Kale’nin yapımını üstlenen kardeşi George Kantakuzenos ile birlikte, kalenin inşası için halktan yüksek vergiler toplamış. Halk da ona lanet okumuş. Sırbistan’daki başka kaleler de Jerina’nın adıyla anılır olmuş. Halk söylencelerine göre Jerina’nın bu kalelerin surlarından sevgililerini ve çocukları atarmış.

Bir sonraki durağım Köşe Kule şu anda Kale’nin en yüksek kulesiydi. Kulenin tepesinden hem Tuna Nehri hem arkada kalan Smederevo hem de Kale surları çepeçevre görülüyordu. Sert esen rüzgar, ağır ve güçlü akan Tuna Nehri’nin üzerinde çırpıntılar oluşturuyor, nehrin diğer tarafında alabildiğine uzanan ormanın tepesi sararmış ağaçlarını iki yana sallıyordu. Kale’nin dibinden usulca Tuna’ya karışan Jezeva Nehri’nin kıyısında sıra sıra sandallar diziliydi. Tuna’nın üzerinde ise mavnalar yavaş yavaş ilerliyordu. Bu soğuk ve puslu pazar gününde Smederevo’ya dinginlik hakimdi.


Kulelerin tepesinde sert esen rüzgarın uğultusuna, Tuna’nın şıpırtıları ile karşı kıyıdaki ağaçların hışırtısı eşlik ediyor, biraz hayal gücüyle askerlerin kılıç şakırtıları da duyuluyor.

Manzaranın keyfini yeteri kadar çıkardıktan sonra surları çepeçevre dolaşıp Kale’nin diğer tarafındaki merdivenlerden avluya indim. Görkemli günlerini çok gerilerde bırakmış kalenin yorgun, yıpranmış, bir inat ayakta kalmaya direnen duvarlarına son bir kez baktım ve kaleyi terk ettim. Kocaman ahşap kapı arkamdan gıcırdayarak kapandı. Acaba rüzgar mıydı, yoksa akıncıların ruhları mıydı beni uğurlayan?

Kale’nin parkı sabah yürüyüşüne çıkanlar ve spor yapanlarla hareketlenmişti. Surlar boyunca parkı dolaşmaya devam ettim. Karşıma hamam olarak belirtilen yapının kalıntıları çıktı. 17. yüzyıla tarihlendiği söylenen hamamdan geriye sadece temel taşları kalmıştı. 1,5 kilometre uzunluğundaki kale surları ise bu bölümde daha sağlam görünüyordu. Ancak bazı yerlere surlara yaklaşılmamasını söyleyen uyarı tabelaları yerleştirilmişti. Surların üzerinde 25 metre yüksekliğinde toplam 25 adet kule vardı.


Kale’nin parkı Smederevolular için sakin ve geniş bir rekreasyon alanı sağlıyor, manzara da cabası…

Sarı-kızıl yaprakların yeşil çimler üzerine yayıldığı parkın romantik atmosferinden ayrılıp, muhtemelen demir işletmelerine ait yük trenlerinin sıra sıra dizildiği demiryolunu geçerek şehre doğru ilerledim.

Smederevo’da Kale haricinde ilgimi çeken bir başka yer de müzeydi. Belki Bâli Bey’e ait bir şeyler bulurum diye ümit ediyordum. Ancak müzenin adresini bilmeme rağmen, haritada yerini bulamıyordum. Ben de şehir meydanına doğru yürümeye karar verdim. Muhtemelen oraya yakın bir yerdeydi ya da en azından orada birilerine sorabilirdim. Demiryolunu geçip Kale’nin ana kapısının karşısındaki sokakta yürümeye başladım. Birden solumda kalan bir binanın üzerinde Kiril harfleriyle müze gibi bir şeyin yazdığını fark ettim. Şöyle biraz inceleyince aradığım Şehir Müzesi’nin burası olduğunu anladım. Dedeler yine yardım etmişti ve bu Smederevo’daki son yardımları olmayacaktı.


Smederevo Müzesi, çok zengin olmasa da koleksiyonuyla kentin tarihine kısa bir yolculuğa çıkarıyor. Ne yazık ki Türklere ait fazla parça yok.

1972 yılından beri eski bir otelin yerinde hizmet veren Smederevo Müzesi’nin (Muzej u Smederevu) üç katında şehrin farklı dönemlerine ait eserler sergileniyordu. Zemin kattaki bahçede Roma ve öncesi dönemlere ait kalıntılar ve bazı Osmanlı mezar taşları yer alıyordu. Ayrıca sergi salonunda Japon resim sanatına ait dönemsel bir sergi vardı. İkinci kat Ortaçağ ve Osmanlı dönemine ayrılmıştı ancak Osmanlı’ya ait birkaç silah ve belge dışında pek bir şey yoktu. Daha çok dini ve günlük yaşama ait eşyalarla Smederevo’nun Sırp tarihine ilişkin belgeler vardı. Üçüncü katta ise son 200 yıla yer verilmişti. Smederevo’nun Osmanlı sonrası görüntüleri, yöresel kıyafetler ve günlük eşyalar dışında, 2. Dünya Savaşı’ndaki direnişe dair belge ve eşyalar sergileniyordu. Müzenin arkasındaki ufak meydanda, 1941’deki patlamanın anısına dikilmiş bir anıt da yer alıyordu.


Smederevo’nun en büyük kilisesi St. George Katedrali’nde şansınız varsa bir düğün törenine rastlayabilirsiniz.

Müzeden çıkınca şehir meydanına doğru yürüdüm. Smederevo önemli bir şehir olmasına rağmen büyük sayılmaz. Şehirde görülebilecek her yer meydanın çevresinde veya yakınında. İlk olarak karşıma St. George Katedrali (Hram sv. Georgija) çıktı. Şansıma katedralin önünde davullu zurnalı bir düğün vardı. Yürümeyi bile güçleştiren rüzgarda kadınların mini etekle, erkeklerin ceketle nasıl durduklarına şaştım. 1850-1854 arası inşa edilen katedral yüksek çan kulesi ve 5 küçük kubbesiyle şehirdeki en dikkat çekici ve merkezi yapıydı.




Eski Belediye Binası ve Adalet Sarayı, kent meydanında dikkat çeken iki yapı.

Kilisenin sağında, tam köşede 1920’lerde inşa edilmiş olan Eski Belediye Binası (Zgrada Opštinskog doma) vardı. Bu zarif binanın girişinin üstündeki dört heykel adalet, düzen, bilim ve kültürü temsil ediyordu.

Meydanın diğer tarafında ise 1888’de yapımı bitmiş olan Adalet Sarayı (Zgrada starog Okružnog načelstva) yer alıyordu. Yapılışından bu yana çeşitli kamusal işlevler için kullanılmış olan binanın cephesi Neo-Rönesans ve klasik izler taşıyordu.


Kilise’nin arkasındaki 1. Dünya Savaşı Anıtı, kentin savaşta verdiği kayıpların anısını yaşatıyor.

Kilisenin arkasındaki küçük meydanda ise 1. Dünya Savaşı Anıtı yer alıyordu. Şehirde kayda değer bir başka bina olan Smederevo Lisesi (Zgrada Gimnazije) ise biraz ilerdeydi. 1904’te inşa edilen bina, Sırbistan’daki pek çok eğitim kurumunun mimarisine örnek olmuş.


Karayorgi Dutu, 1805 isyanında Karayorgi’nin şehrin anahtarlarını almasına tanıklık etmiş.

Smederevo şehir merkezindeki görmek istediğim son anıtı, yine tesadüfen buldum. Bu, yüksek ve sevimsiz bloklar arasında kalan ufak bir meydanın ortasındaki Karayorgi Dutu (Karađorđev dud) idi. 300 yaşın üstündeki bu dut ağacı şehrin tarihindeki önemli bir olaya tanıklık etmişti. Sırp Ayaklanması sırasında 8 Kasım 1805’te Karayorgi şehrin anahtarlarını, şehrin komutanı Muharrem Paşa’dan bu ağacın altında almış ve şehir yeniden Sırbistan’ın başkenti olmuştu.

Böylece 1,5-2 saatlik bir zamanda Smederevo turumu tamamlamıştım. Biraz ısınmak ve öğle yemeği yemek için açık bir yer aramaya başladım. Ancak bu sefer dedeler benden yardımı esirgedi. Pazar günü olduğu için pek çok lokanta kapalıydı. Daha doğrusu ben hesaplı bir yer arıyordum ve açık olanlar daha çok şık görünüşlü kafe tarzı yerlerdi. Meydanın çevresindeki sokaklarda turlamaya başladım. Bu sayede yüz yıllık bazı taş evleri görme şansım oldu. Kimisi restore edilmişti kimisi de oldukça yıpranmıştı.


Şaraplarıyla ünlü olan Smederevo da bir de fıçılardan oluşturulmuş şarap satış alanı var ama pek çok yer gibi pazar günü orası da kapalı.

Smederevo şaraplarıyla ünlü demiştim ya, ana meydana bağlanan başka bir meydanda Wine City adlı şarap merkezine de rastladım. Aslında burası meydanın ortasında, büyük şarap fıçılarından yapılmış stantların bulunduğu bir şarap satış alanıydı, ama tüm stantlar kapalıydı.

Şehir meydanından üçüncü kez geçerken ilk gördüğüm pastaneye girdim. Kapısında sandviç ilanı filanı vardı ancak içeride sadece tatlı ve pasta vardı. Ne kadar baklavalar gözüme lezzetli görünse de tatlı yemek niyetinde değildim. Buradan da elim boş dönünce hemen ilerisindeki pastaneye girdim. Neyse burada börek, çörek, pizza gibi daha uygun yiyecekler vardı. Sıcak bir fincan çay ve takır takır bir peynirli börekle karnımı doyurdum.


Smederevo bir zamanlar başkent olmasına rağmen büyük bir şehir değil ve tüm önemli binalar ana meydanın etrafında toplanmış.

Yemek işini de halledince, Smederevo’dan ayrılmak üzere otogarın yolunu tuttum. Şansıma 13.30 otobüsü henüz kalkmamıştı. Ancak yine bir dil sorunu yaşandı. Gişedeki memure “bilete gerek yok, otobüste alırsın” dedi. Ancak turnikelerdeki görevli bilet istedi ve beni geçirmedi. Otobüs kalkmak üzereydi, aceleyle gişeye döndüm ama bu seferde önümde 2-3 kişi vardı. Sıra bana geldiğinde baktım derdimi anlatamayacağım, bir sonraki otobüse bilet istedim. Zaten o sırada otobüs kalktı. Kısa bir bekleyişten sonra daha konforlu bir Lasta otobüsü geldi. Ben yine gelişigüzel oturdum ama bu kez bir hanım ve küçük kızı geldi. Ben yerimi değiştirmek istediysem de turiste saygı gösterip kendileri yandaki boş koltuğa oturdu. Sadece bir saat süren dönüş yolunun çoğunu uyuklayarak geçirdim.

(Belgrad, Novi Sad, Sremski Karlovci ve Smederevo’yu kapsayan Sırbistan gezimin detaylarını, Sırpların ve Sırbistan’ın düşündüğümüzden ne kadar farklı olduğunu ve önyargılarımdan nasıl kurtulduğumu öğrenmek isteyenleri Corto Turco’nun Seyahatleri adlı blogumdaki “Tanıştığıma Memnun Oldum, Sırbistan” adlı yazıma beklerim. Keyifli okumalar.)


http://sinanbali.blogspot.com/2012/02/tanistigima-memnun-oldum-sirbistan.html


2 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Sinan,puntoları büyütünce bir kezdaha okuyacağım tabii…Yazının ilk cümlesi beni çok etkiledi,böyle düşünenlerin olduğunu ve düşüncemde yalnız olmadığım beni güldürdü…Bu şehri hep merak ederdim,sayende tarihimize yeni bir pencere açtın benim için…Çok teşekkürler.

  • Corto_Turco dedi ki:

    Teşekkürler Neşe Hanım. Smederevo tarihte önemli bir kent olmasına rağmen biraz ihmal edilmiş. Yazıları bir punto büyüttüm ancak benim bilgisayarımda büyük görünüyordu. Sanırım bilgisayardan bilgisayara görüntü değişiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*