Akdeniz’in Kalbindeki Cennet

Yol alınır, yol yapılır, yol yaşanır, yol anlatılır.

Antalya’dan
Kaş’a giden muhteşem yolda Olimpos ateşiyle yanan Tanrılar diyarı
dağların arasından Kumluca’ya varılır, oradan İstanbullular’ın tadını
ve kokusunu ancak ‘Ahh biz eskiden… ‘ diye başlayan cümlelerde yad
edebildiği sulu kırmızı domatesler alınır, ardından portakal kokusunun
deniz kokusuna dolandığı Finike’de, dev portakal heykelleri görüldükten
hemen sonra tepede karşımıza çıkan çay bahçesinde Akdeniz’e nazır bir
mola verilir, bir çay içiminden sonra Demre’de Noel Baba’yla bir resim
çektirilip, Myra’ya bir göz atılır, Aziz Nikola kilisesinde şu
noellerde şömine önüne çorap asma hikayesinin nereden çıktığı
öğrenilir, oradan da zaten ağaçlarla bezeli bir dağ yolundan Üçağız
sapakları geçildi mi kendi küçük ruhu büyük, Meis’in arkadaşı,
Çukurbağ’ın tamamlayıcısı, güzeller güzeli, çakıllarıyla, denizinin
dibinin şatafatıyla, teknelerle varılan plajlarıyla, güzel evleri,
sevimli butikleri, muhteşem yemekleri, küçük otelleri, yokuşları,
kayaları, herkesin güler yüzü, kaldırım taşlı ara sokaklarıyla nam
salmış en en eski Habesos, eski Likya’lı Antiphellos ki Phellos Taşlı
Yer demek ve yeni adını Göz anlamına gelen Meis adasının hemen üstüne
olmasından alan zarif Türk Kaş’a ulaşılır.

Kaş’ta kalınacak çok
yer var, küçük küçük otelcikler Küçük Çakıl plajının hemen üstünde inci
gibi yanyana dizilmiş Meis’e göz kırpıyorlar, yok ben merkezin
hareketinden biraz uzak kalayım diyenler için de Çukurbağ Yarımadası
seçenekler sunuyor. Kaş’ın içinden denize girmek isteyenler için
kayaların üstüne konuşlanmış Küçük Çakıl Plajı kaynaktan denize karışan
buz gibi suyuyla misafirlerini ağırlıyor, azıcık yolu göze alanlar
içinse Büyük Çakıl Plajı var, ama denizi dibinde cam gibi görünen
kayaları, yosunları, girintileri, çıkıntılarıyla biraz iç ürpertiyor,
benden söylemesi. Keyifli kısa bir tekne yolculuğuna açık olanlara
Limanağzı Bilal’in Yeri, Don Kişot, Nuri’nin Yeri gibi birkaç
alternatif sunuyor. Tertemiz deniz biraz içerlek kalan bu bölgede
durulduğu için girmesi daha da bir keyifli oluyor. Her plajın
şemsiyesi, şezlongu, restoranının yanısıra bazılarının üstünde bütün
gün yayılmalık rengarenk yastıklı ahşap çardaklar gibi alternatifleri
de var. Başka plaj mı istediniz? O halde atlayın arabaya bir 20 dakika
kadar gidin o güzelim tepeden denize bakan virajlı yoldan, karşınıza
camgöbeği mavisinde denizi, tepeden kum gibi görülen beyaz küçük çakıl
taşlarıyla muhteşem bir plaj çıkacak; Kaputaş Plajı. İnmesi kolay
çıkması biraz zahmetli merdivenlerinden inin aşağı, önünüzü uçsuz
bucaksız Akdeniz arkanızı serin sırlarla dolu mağaralara verip, bir
anda azgınlaşan deli dalgalara ve bir anda derinleşen o bakmaya
kıyılamayacak maviye dikkat edip varın keyfine bu güzelliğin, buranın
yapımı sırasında o dimdik yarlardan düşenleri sevgiyle anarak…

Kaputaş
da yetmez derseniz o zaman biraz daha yol yapacaksınız, hemen yakında
Akdeniz’in en uzun plajı sizi bekliyor; Patara. Yeşilyurt köyünü
geçtiniz mi hemen sola saparsınız, daracık bir yol sizi Patara’nın önce
antik kent kalıntılarına, sonra da sahiline ulaştırır. Hava güzelse
tadından yenmeyecek bu plaj rüzgar sert esiyorsa oturulmayacak hale
gelir, ama diyelim ki hava güzeldir, denizi kumludur, hava güzel olunca
dalgaları da çılgın değildir, gidersin gidersin su en fazla belindedir,
bak bak bitmez bu plaj, upuzundur, yerden kalkan kumları vücudunla
buluşur, uzun uzun yürürsün kumsalında, ayak izlerini siler dalgaları,
güneşin batmasına yakın hele, düşün düşün bitiremezsin dünyayı,
öylesine açıktır bu plajın önü. Taa Patara’ya gelmişken Saklıkent’i
görmeden olmaz. Hele yaz sıcağı kavuruyorsa işte o zaman Saklıkent bir
Saklıdüş olur. O sıcakta böylesine bir serinlik çölde su bulmak
gibidir. Saklıkent ayaklarınızı ıslatan buz gibi suyuyla, git git
bitmeyen, aştıkça yenisi gelen engelleriyle, yürüyenlerin üstüne
diklemesine bir şimşek gibi inen, sağlı sollu dik kayalıklarıyla upuzun
bir kanyon. İnsanın ayağında ortama uygun ayakkabılar varsa ki kendi
deneyimlerime dayanarak söylüyorum olmalı!, yürüdükçe daha da yürüyesi
geldiği, içini serinlikle hafiflettiği, seslerin yankılanıp tekrar
tekrar döndüğü bu doğa harikasında, nehrin hemen üstündeki minderli
tahtalara kurulup gözleme yemek de ayrı bir keyiftir.

Kaş’a
gelenlerin deniz keyfi bunlarla da bitmez, daha saymadığımız harika
tekne turları da vardır bu küçük şirin beldenin. Taa buraya kadar
gelmişken Kekova’da batık şehri, Kaleköy’ü (Simena), Bayındır limanını,
Tersane koyunu görmeden olmaz. Batık şehirde suyun dibinde seneler
boyunca sağa sola kaçırıldığı için sayısı azalan amforaları, eski
limanı, kıyı boyunca uzanan lahitleri gördükten sonra bir deniz keyfi
yapıp ardından hemen karşıda önünde denizin ortasına kurulmuş görkemli
lahitiyle insanı karşılayan Kaleköy’ü ziyaret eder, köyün dar,
merdivenli, akşam sefalarıyla bezenmiş sokaklarından kaleye çıkar
Akdeniz’e bir de buradan selam edersiniz. Denizin dibi demişken
dalgıçların vazgeçilmez mekanlarından biridir aynı zamanda Kaş. Birçok
dalgıç okulu, denizin dibini ilk kez keşfedeceklere rehber olmak için
beklerler. Limanda tüpleri sıra sıra dizilmiş bir sürü tekne bekler
yeni misafirlerini, ilk başta insanı bir heyecan sarar ama denizin dibi
kendisini sevenlere açıktır her zaman, aşk gibi sarar insanı ilk
denemenin ertesi…

Kaş’ın denizli gündüzleri kadar akşamları da
ışıltılı, parıltılıdır. Akşam yemeği yenilecek o kadar çok şirin
seçenek vardır ki insan karar verirken zorlanır. Blue House’da limana
nazır zeytinyağlı tabağı mı yesek, yoksa senelerin Spagettici’sinde
deniz mahsüllü bir spagettiye mi teslim olsak ya da Bahçe’de kurulup
yemeğe yumuşacık beyaz ekmeklerle mi başlasak karar vermek gerçekten de
zordur. Yoksa bir terasta caz mı dinlesek elimizde kadehler? Deniz
kıyısı balıkçıları, teraslara kurulmuş küçük restoranları, dar
sokaklara gizlenmiş gizli yiyecek vahalarıyla Kaş yeme içme konusunda
da bir cennettir. Yemek sonrası bara gitmek isteyene bangır bangır
çalmayan müzikleriyle küçük, eğlenceli barlar kapılarını açarken, bir
çay içip tavla mı atsak diyenleri de meydandaki çay bahçesi buyur eder.
Yok hiçbiri olmaz diyorsanız kurulursunuz limanın kenarına geleni
geçeni seyreder, tadından bitmez sohbetler yaratırsınız. Balığıyla,
zeytinyağlısıyla, domatesiyle, salatalığıyla Kaş’ta yemek unutulmaz bir
keyif olur, sonrasında sokak aralarında incik boncuklara bakar, belki
çarşının girişindeki elbiseciden uzun, bol, ince elbiseler alırsınız
yaz için…

Kaş gidenin bir daha gitmek isteyeceği Türkiye’nin
bir sürü cennetinden biridir, belki o da diğerleri gibi kendisini
bozmak isteyenlerin ellerinden nasiplenmiştir ama hala direnmektedir bu
bozguna, ülkesini sevenlerin içinde benim Türkiyem dedirten o duyguyu
uyandıran bir yerdir burası, tarihin derinliklerinden çıkıp gelmiş,
zamana meydan okurcasına durmaktadır Akdeniz’in kalbinde. Bazen
kendisine yakışmayan birşey gördüğümüzde kalbimizin cız ettiği bir
yerdir, nasıl kıyarlar dediğimiz, gözlerimizin içini güldüren bir
yerdir. Görülmesi, korunması, kıymet bilmeyenlerden sakınılması gereken
bir yerdir. Güzel Türkiyem’in bir sürü başka güzel köşesi gibi…

Bildiğim
bilmediğim tüm o köşeler için Kaş limanına giden yolda zamanla dalga
geçercesine duran o lahitin yanıbaşında bir dilek diledim, elimi
kalbime koydum ve ‘bir gün’ dedim ‘görebildiğimi herkesin görebilmesi
dileğiyle’… Görebilmemiz ve koruyabilmemiz dileğiyle…

7 yorum

  • kariyer07 dedi ki:

    sanki antalyada yaşayan biri gibisiniz, yazdıklarınızla ! başarılar

  • flyleaf dedi ki:

    bu cennet gibi yeri güzel anlatmışsınız teşekkürler…

  • çitlembik dedi ki:

    Kaş,Kalkan,Çıralı,Olimpos,Kaputaj tüm bu yerleri görmüş biri olarak diyebilirim ki gerçekten hakkını vererek yazılmış bir yazı olmuş. Teşekkürler …

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    Yol alınır, yol yapılır, yol yaşanır, yol anlatılır… Ne güzel anlatılmış… Teşekkür ederiz..

  • mctumer dedi ki:

    Bu kadar sıcak ve güzel anlatımı süslemek için fotoğrafta olsaydı diye düşündüm. Ama oraları iyi bilen biri olarak gözlerimi kapadığımda gözümün önünde canlandırabiliyorum

  • Resif dedi ki:

    Ne güzel bir yol yapmışsınız!!
    Yolunuz ne asvalttan, ne de betondan
    Gönülden, güzelliklere akıp gitmiş…
    Ellerinize sağlık!..

  • NEŞE dedi ki:

    Final cümleniz bence herşeyin özetidir”Görebilmeniz ve koruyabilmeniz dileği ile..”Çok güzel yaşattınız bu yöreleri bana,yedim,içtim,dinledim,başka ne isteyeyim?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*