AĞUSTOSTA RAPSODİ ”Kapalı Çarşı”



”Kapalı Çarşı, kapalı kutu” demiş ya Orhan Veli, ben de açtım kutuyu girdim içine. Bu kez yanlız değil, kardeşim ve kuzenimle. Arayan bulur hesabı, biz de aradık bulduk. Neleri mi? Basmacı Murat’ı, Cebeci Han’ı, Astarcı Han’ı, Zincirli Han’ı, Cevahir Bedesteni’ni, Sandal Bedesteni’ni. Nasıl mı bulduk ? Elimizde bir önceki gidişimde Kapalı Çarşı Esnaf Birliği’nden aldığım Kapalı Çarşı planıyla. Yoksa aynı yerleri on kere dolaşır, ”yaa, buradan daha önce geçmiştik galiba” der, dolanır dururduk 4000 dükkan, 61 sokak arasında, 19 kapılı kutuda.

Girdik Çarşıkapı kapısından, daldık Kalpakçılar Caddesine; soldaki Sipahi Caddesi boyunca ilk hedefimiz Yağlıkçılar, ileri. Dükkanı hatırlayamayınca basmacı Murat’ı es geçip, bulmuşuz kendimizi Örücüler Kapısı’nın eşiğinde. Kapalı Çarşı’nın kapalı yerlerinden çıkmak yok, tornistan geriye. Geriye ama Astarcı Han’ın avlusunu ziyaret ederek elbette.
 
        

İki katlı revaklı bir avlu, sağda emme basma bir tulumba. Tulumbanın suyu Bizans motifli bir mermere akmakta. Üzerinde bir tahta, abdest alırken esnaf oraya otura. Tulumbanın yanında bir sütun başı, başı dumanlı, daha doğrusu ”ben niye burdayım” diye, karışır aklı. Güneşin vurduğu avluda, bambu masalarda yemek yiyenler, farkında mı acaba ”bu neyin taşı?”

Hanın üst dükkanlarında bakırcılar, hatçılar, tezyinatçılar, altta iplikçiler, kordoncular, paşminacılar ….Yağcılar sokağı boyunca, bir zamanlar varsa da yağcılar, şimdi çoğu kumaşçılar. İşte biz de onlardan birini arıyoruz har har. Neden mi arıyoruz? Çünkü, Rıfat Özbek ondan alıyor şık şalvarlarının basmalarını ve hatta Suzan hanım manastır evinin bazı dokumalarını. Kapadokya’da şık bir butik otelin perdeleri ondan; Cunda’daki güzellik, Sobe Otel’in hem minderleri, hem lobisinde uçuşan pastel tülbent perdeler de ondan.
            

Cebeci Han’ı da ziyareti unutmuyoruz o arada. İki avlulu bir han Cebeci, biri İç Cebeci, daha küçük olan. Aynı tip dükkanlar orada da. Ama yok Bizans hatıralarıyla, emme basma tulumba. Tuğla duvarlar bile pek çarpmıyor gözümüze, eskiye dair pek iz kalmamış bu handa. Handan çıkıp soruyoruz ”Hangi dükkandı acaba, Rıfat Özbek’in de kumaş aldığı ?” diye, ”57 numara” diyor esnaf, kendisi de kumaş satsa bile.

Kumaşlara bakıyoruz şöyle bir, amaç fiyat öğrenmek o gün için. 90 cm. enindeki o güzelim desenli kumaşlar, sadece 5-6 lira. Sonra dükkanın kapısının önünde bir sohbet başlıyor ki ne koyu. Ucu ta Kolombiya’nın dağlarından, Fas’ın okyanus kıyılarına, sonra da varıyor Kamboçya’nın tapınaklarına. Renkli bir kişilik Murat, basmaları gibi. Ben kazandığımı gezdim, yedim, diyor. Sadece 50 yaşında ve 30 senedir Kapalı Çarşı’nın çatısının altında .

”Kınalıada’da oturuyorum, sabah çok erken köpeğimle girerim denize, benim gibi bir manyak daha var, dalan bu zevke” diyorken, bakıp, yanımızdan koşturarak geçen fötr şapkalı, eski İstanbul beyefendisi kılıklı beye ”bu da çok renklidir, New York’ta emlakçı, ama çarşıdan kopamaz” deyip, devam ediyor ” benim için trafik yok, üç lira verip geliyorum işe, üç lira verip dönüyorum evime” Şanslısın be Murat, ne diyelim. Vedalaşıyoruz ”şimdi çocuklar da var, artık gezmek daha zor, ama çocuklarımın ufkunun açılması için mutlaka başka ülkeleri görmelerini istiyorum” dileği, ”sizlerle, bu saatte, burada bu sohbet de hayatın bir rengi” söyleşisiyle. Zira daha kahvaltımızı yapacağız simit ve peynir eşliğinde, Cevahir Bedesteni’nin yanındaki çaycılardan birinde. Sonra da dalacağız antika ıvır zıvırlarına bakmak için bedestene.

   

Siyah beyaz film karelerinin duvarlarını süslediği Fes Kafe’yi tercih etmiyoruz. Karşısındaki daha küçük, bakır sinilerin etrafında taburelerde oturup çaylarımızı içeceğimiz, çaycıya oturuyoruz. Yandaki sininin etrafında arapça konuşan bir aile, anne askının kaça olduğunu soruyor. Bir yandan da nane yapraklı limonata içiyor. Bizim birinci çaylar bitiyor, ikinciler geliyor, Kapalı Çarşı bize yavaş yavaş açılıyor. Giriyoruz Cevahir Bedesteni’ne. Bu seferki hedef üzerinde kartal kabartması olan İnciciler Kapısı, ileri. Kapalı Çarşının ilk binası olan Cevahir Bedesteni, Bizans döneminde kötü havalarda esnafın kullanması için yapılan bir yapı. Bazı tarihçiler de diyor ki; hayır, o yapıdan kalan kalıntıların üzerinde, Fatih’in yaptırdığı yapı. Her kimdense, 15 mt.lik yüksek tuğla tavanlar kendine hayran ediyor insanı.

             

Bedesten’in, dolayısıyla daha sonra Kapalı Çarşı’nın geliri, Ayasofya Camisine gidermiş. Osmanlı döneminde önceleri kumaş satılırmış, sonra değerli eşyaların, mücevherlerin satıldığı yer olmuş. Hatta duvarlardaki kasalarda zenginlerin paralarının, mücevherlerinin saklandığı bir nevi banka işlevi görmüş. Burada unutulan ya da bırakılan emanetler belli bir zaman alınmaz, arayan soran da olmazsa Ayasofya’ya gelir kaydedilirmiş.

Tarihini bitirelim ve Cevahir Bedesteni’nin labirent korıdorlarına dalalım. Ve dikkatli bakarsak gördüklerimiz karşısında biraz ”a aa” yapalım. Mesela Rus Ordusu nışanları, opera seyretme dürbünleri, elmas taşlı broşlar, içinde böcek olan kehribar yüzükler, gümüş çantalar, zarflı fincanlar, cep saatleri, üzerine yaldızlı hat ve süsleme sanatı yapılan yapraklar, gümüş buhurdanlıklar, musevilerin dua kutuları, sedefli takunyalar ıvır zıvır dedim ya, işte öyle değerli ıvır zıvırlar.

           

Bir Bedesten daha var, daha sonra yapıldığı söylenen Sandal Bedesteni. Sandal deyince, bildiğimiz sandaldan başka kokusunu sevdiğim sandal ağacı tütsüsünü bilirim bir de. Bu ikisi de değil ama, Sandal Bedesteni’nde, bir zamanlar satılıp adını veren. Sandal, ipek ve pamuktan yol yol dokunan bir kumaşmış eskiden. Şimdi satılanlar hediyelik eşya, deri giysi ve havlu gibi şeyler Sandal Bedesteni’nde. Tavanı, Cevahir Bedesten’inden de yüksek. Ama yok pek rağbet.

Bu iki bedesten Kapalı Çarşının iki ana yapısı. Zamanla yapılan hanların ve dükkanların oluşturduğu sokaklar, tonozlu çatılarla kapatılıp, olmuş Kapalı Çarşı. Dışarıyı seller götürse, güneş yaksa etkilenmez ne müşterisi ne esnafı . Üstelik günde 400 bin kişiyi çekecek kadar var havası.

             

Ağustosta yaptığımız bu bir dizi  İstanbul gezilerine ”Ağustosta Rapsodi” dedik biz.

3 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Masal gibi bir yazı…Kendimi bildim bileli ,kafam bir şeylere bozulduğu anda kaçıp sığındığım yer,terapi merkezim…Gören gözlerinize sağlık tutu…

  • tutu... dedi ki:

    ”Gören gözünüze sağlık tütü” cümlesi o kadar hoşuma gitti ki, özel olarak teşekkür etmek istedim. Arkutbay’ın Roma yazısına yaptığınız yorumdan da belli ki, siz de gören gözlerdensiniz. Beyazıt Meydanı’ndan her gün geçen binlerce kişiden kaç tanesi, yolun kenarlarına yayılmış Theodosius forumu’nun kalıntılarının farkındadır acaba….İşte bakan ve gören gözler arasındaki fark. Üstelik binlerce yıllık hazinelerin yanında yaşarken, o güzellikleri görememek üzücü….

  • arkutbay dedi ki:

    Kapalıçarşı’nın müdavimleri de en az kendisi kadar ilginç anlaşılan . Ellerinize sağlık tutu . Çok değişik bir hava getirdiniz yazılarınızla .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*