Afrika’nın incisi…

NAMİBYA

Türk Hava Yolları ile çok rahat bir uçuşla 9 saat 30 dakika da Johannesburg Tambo hava limanına indik. Güney Afrika havayollarının tarifeli seferi ile Namibya’nın başkenti Windhoek’e uçmak için transfer bankosuna ilerleyip biniş kartlarımızı almak için sıraya giriyoruz. Windhoek uçağının kalkışına 55 dakika olmasına rağmen, Güney Afrika Havayollarının yetkilileri bir saat önce check in yapılması gerektiğini bizlere pek de nazik olmayan bir dille belirterek, beş dakika için bizi – 12 kişi – uçağa almıyorlar. Irkçı falan hiç değilim, hiç olmadım da ama buradaki zenci görevlilerin beyazlara yaşattığı sorunlar, küstah tavırlar, kaba ve umursamaz cevaplar bizleri ilk başta bu ülkeye – Güney Afrika Cumhuriyeti’ne – önyargılı yaklaşmamıza neden oluyor. Üç buçuk saatlik bir gecikme ile başka bir havayolu şirketi ile – British Airways – uçuşumuz gerçekleşiyor. Uçuş 1 saat 45 dakika sürdü.

Namibya’nın başkenti Wİndhoek havalimanı oldukça küçük ama temiz. Valizleri aldıktan sonra – ki valizlerimiz bizim uçakla gelmedi, 15 dakika sonraki Güney Afrika Havayollarının uçağı ile geliyor – minibüsümüze atlayıp, on iki kişi için çok rahat ve konforlu bir minibüsümüz var, geceleyeceğimiz Otjiwarongo’ya doğru hareket ediyoruz. Burası ülkedeki en büyük büyükbaş hayvan çiftliklerini barındırmaktaymış. Yolda giderken dikkatimizi çekiyor yolun iki yanı da tel ile ayrılmış. Yerel rehberimiz Williams açıklamada bulunarak, ülkede yaban hayvanlarının çok fazla olmasından dolayı, tüm yolların yol kenarlarının kuzeyden güneye, batıdan doğuya doğru tamamen çitler ile çevrilmiş vaziyette olduğunu belirtiyor. Yaklaşık 3 saatlik bir yol yaptıktan sonra geceleyeceğimiz lodge’a varıyoruz. Lodge sözcüğünün tam çevirisi kulübe şeklinde olabilir. Hava karardığı için fark etmiyoruz ama sabah kalktığımız vakit çok güzel bir doğada olduğumuzu anlıyoruz. Sabah bizi karşılayan kuşların renkleri bile capcanlı ve alıştıklarımızdan çok farklı.

Çok erken saatte yola koyuluyoruz. Artık dünkü moral bozukluğumuz ve güney Afrikalılara kızgınlığımızdan eser yok herkes heyecanlı, safari yapacağımız Etosha Milli Parkı’na doğru yollanıyoruz. Dört saatlik bir araba yolculuğundan sonra milli parka geliyoruz. Öncelikle su kenarına gidip buraya su içmeye gelen hayvan sürülülerini inceliyoruz. Her taraf zebra, antilop ve impala dolu. Aralarda çakal, yaban domuzu ve garip cins öküzler de görüyoruz. Tüm hayvanlar su içmek için gelip gidiyorlar. Yaklaşık 1 saat burada kaldıktan sonra Etosha içindeki restoranda öğle yemeği yiyip ikinci safari için güç topluyoruz. Bu sefer de yukarıda saydığım hayvanlara ek olarak bol sayıda zürafa, buraya özgü olan oryx ve kudu görüyoruz. Aslında ben hayal kırıklığı yaşıyorum çünkü yırtıcı hayvanlardan daha görebildiğim yok. Sabah inşallah deyip burada kalacağımız Epacha Hotel Lodge a gidiyoruz. Gerçekten çok şık ve standardı yüksek bir yerde kalıyoruz. Gayet keyifli bir akşamüstü içkisi ve yine av etleri seçkisinden oluşan akşam yemeği sırasında yerel kıyafetler içinde Afrika şarkıları söyleyen bir grup yerli, bizlere hoş bir sürpriz yaşatıyorlar.

Sabah erkenden yine Etosha Milli parkına uğrayıp su içmeye gelen hayvanları görmeye gidiyoruz. Bugün de çok şanslı değiliz, çünkü etrafta yırtıcı hayvan pek yok. Ben en çok gergedan göremediğimize üzülüyorum, çünkü filler, aslan ve çitalar daha sonraki günlerde karşımıza çıkacaklar. Etosha da yaklaşık 2-3 saat geçirdikten sonra uçsuz bucaksız geniş sarı düz arazide cipler ile turladıktan sonra otobüsümüz ile Himba’ların ülkesine Kaokaland’a doğru yollanıyoruz. Yol ince uzun ve bomboş bir şerit gibi önümüzde uzanıyor ve iki gündür bindiğimiz Jeep’ler haricinde en fazla 15 araç görüyoruz. Ancak yollar gayet iyi, asfaltlanmış gidiş geliş ve düzgün. Yolda durduğumuz yerlerdeki – zaten ancak 100 km de bir var – benzin istasyonları ve bunların tuvaletlerini görünce içimiz bir kötü oluyor ve buralarda böyleyse benim ülkemde neden böyle temiz değil diye iç geçiriyorsunuz.

Yolda bir ağaç altında otel tarafından hazırlanan ve burada gelen turistlere yaygın olarak uygulanan lunch boxlarımızı alıp yiyoruz. Genelde Namibya’da yollarda çok sayıda düzgün yemek yenecek tesis bulunmadığı için böyle bir uygulamaya gidilmiş.

Posterlere konu olmuş manzaralar arasında Opuwo’ya Himbalar’ın yerleşkesine varıyoruz. Çok iptidai görünümlü bir şehir ama yine ilginçtir ki temiz. Beni şaşırtan konu az gelişmiş bu ülkenin bu kadar temiz olması. Aslında galiba temizlik nüfus ile doğru orantılı. Ne kadar az insan o kadar az kirlenme.
Opuwo, Herero lisanında yeter anlamına gelmekte. Buraya yeter denmiş çünkü Himbalar esas toprakları olan Angola’dan ayrılarak Namibya’ya gelmişler, burada barınamayınca tekrar Angola’ya yani anavatanlarına dönmüşler ama burada da istenmeyip kabul edilmeyince bu bölgede yerleşim kurarak adını Opuwo (yetti artık şeklinde tercüme edilmekte) koyup yaşamaya başlamışlar. Himba’lar Namibya nüfusunun az bir kısmın teşkil etmekte. Ülke içinde yalnızca 80-85.000 Himba insanının yaşadığı sanılmakta. (Nüfusun % 4,5-5). Yol yorgunu geldiğimiz Opuwo Country Lodge de çok güzel bir dağ manzarasına karşı güneşi batırıyoruz. Güneş battıktan sonra ve sabahları ilk saatlerde hava, insanı ürpertecek kadar serin. Akşam güneş saat 17.45 civarında batmakta. Akşam yemeği açık büfeden ızgarada pişmiş av etleri. Ben hem oryx hem de kudu yedim tatları çok iyiydi. Kudu eti biraz daha sertti. Yanında da tüm Namibya’da bulabileceğiniz Güney Afrika şarabı. Burada en çok Nederburg Caberne Sauvingnon tükettik. İçimi çok güzel bir şarap… Erken yatıyoruz çünkü sabah erken kalkıp Himba’lar ile tanışacağız.

Sabah kahvaltının hemen ardından önce Opuwo da bir markete giriyoruz. Yerel rehberimiz ziyaret edeceğimiz Himba köylerinde dolaşmamıza ancak yiyecek karşılığında izin verileceğini belirtti. Biz de, mısır ve un ağırlıklı yiyeceklerden, yağ ve biraz da sebze, çocuklar için de şeker alarak yola koyulduk. İlk Himba köyüne gelince bizler otobüste beklerken rehber Williams her Himba köyünde var olan şef ile konuştu, şef de gelen yiyeceklerden memnun kalarak bizleri köyüne davet etti. Etrafta çoğunlukla kadın ve çocuk var, erkekler yok denecek kadar az. Erkekler sabah gün doğumu ile birlikte 10 km uzaklıkta hayvanları otlatmaya ve diğer işleri halletmeye giderlermiş. Bu süre zarfında kadınlar köyde çocuklar ile birlikte yemek yapar ve tembellik ederlermiş. Aslında şehirde de görmüştük, Himba kadınları ortalarda üstleri açık olarak dolaşmaktalar. Kadınların üstleri çıplak, altta da masa örtüsü desenleri tarzında olan kalın kumaştan bir örtü var. Söylememe gerek yok herhalde, içleri çıplak.Bir de bu kadınların cildi pırıl pırıl ve pürüzsüz. Renkleri ise tunç rengi benzeri bir kızıl kahverengi. Bu kadınlar doğdukları günden beri yıkanmıyorlarmış. Günde iki kez etrafta bulunan kırmızı killi toprak ile inek sütünden elde ettikleri yağı çevredeki kekik ve diğer otlarla karıştırarak vücutlarına sürmekteler. Bunun bir yararı da güneşe karşı korunmak. Buna rağmen yağ sürme seansı – ki biz izledik – haricinde ağır bir koku da yok. Ama ciltleri pürüzsüz ve oldukça yumuşak. Köyde gördüğümüz kadınların çok büyük kısmı 25 yaşını aşmamıştı. Ancak hepsinin göğüsleri yapmış oldukları çok sayıda doğumdan ötürü sarkmış vaziyetteydi. İlk anne olma yaşı ortalama 13-14 civarıymış.
On kişilik grup teker teker büyük şef ile selamlaşarak Moro ve Kuimora diyerek – ki iki sözcük de Herero lisanında günaydın ve selam anlamına gelmektedir – köye resmen giriş yapıyoruz. Bugün tesadüfen büyük bir olaya şahit oluyoruz; yan köylerden gelen ve bu civarda ünlü olan bir büyücü köyde kadınlara şifa dağıtmakta. Ama ben bunu iğrenç buluyorum çünkü büyücü oturmuş bir taşa, kadın ve kızlar karşısında sıraya girmişler, adam mide bulandırıcı bir karışımı ağzına alarak bunu kadınların yüzüne tükürmekte. Kadınlar mest olmuş şekilde bunu yapmasına izin veriyorlar ve sonra da mutlu mesut kalkıp iyileşmiş veya kendini büyücüye tedavi ettirmiş olmanın gururu ile uzaklaşıyorlar. Ne kadınları ne de erkekleri okula gitmiyor. Doyma ve barınma haricinde hiçbir kaygıları yok…
Bu Himba köyünde tanıştığımız bir kız – Mariam Ba – okula giden tek kız. Okul yaklaşık 10-11 km uzaklıkta ve bu kızcağız her gün yürüyerek okula gidip dönmekteymiş. Bu köyden ayrılıp başka bir köye daha gidiyor, burada da aynı yöntemleri uygulayıp getirdiğimiz yemekleri köyün şefine veriyoruz. Himba köyleri farklılaşsa bile yaşantı biçimlerinin aynı olduğunu görüyoruz. Bu arada bir saptama bu Himba köylerinde yaşayan hiçbir kadın ve erkek yabancı dil konuşmuyor ve bizim anladığımız anlamdaki sivil dünyadan haberdar değiller. Bize ne kadar uzaktan geldiğimizi sorduklarında 12 saat + 2 saat dediğimizde bunu anlamıyor ve eşek sırtında – ki buradaki ulaşım araçları eşekler – ne kadar geldiğimizi soruyorlar. Yaklaşık 4 ay sürer dediğimizde bayağı uzak yerlerden geldiğimize kani oluyorlar.

Burada, Opuwo’da bir gece daha kaldıktan ve ertesi sabah erkenden yola çıkıp sonra Damaraland içinde yol alıyoruz. Burada her şey değişiyor insanların kılık kıyafetleri – artık Himba’lara rastlanmıyor – lisan olarak Herero yerine Damara konuşuluyor ve yeryüzü şekilleri değişiyor. Arazi artık daha engebeli bir görüntü almakta. Damaraland’da Damaralar yaşamakta ve nüfusun % 8-9 unu teşkil etmekteler. Aracımız ile yolda seyrederken gördüğümüz manzara, müthiş renkler, sarı ve kahverengi arasında sonsuz ton şeklinde anlatılabilir…
Yolumuz uzun olduğu ve öğlenden sonra fil safarisine yetişmemiz gerektiği için öğlen yemeğini yine lunch boxlar ile otobüste geçirip vaktinden önce Doro Navas’a varıyoruz. Burası çöl ve step arasında uçsuz bucaksız bir yerin ortasındaki vaha gibi bir yer. Hiç odalara yerleşmeden hemen 4×4 araçlarına atlayıp kurumuş nehir yataklarında çöl fillerinin ayak izlerinin peşinden gidiyoruz. Garantisi olmamakla birlikte içimdeki bir ses bana kesin fil göreceğimizi söylüyor. Yolda çok sayıda deve kuşu ve impala var. Bu hayvanlar zaten bizim kedi köpeklerimiz gibi. Ve orada küçük bir ağaçlıklı alanda bir fil hortumu görüyorum. Jeep hemen yaklaşıyor ve hem şoför hem de silahlı olan ranger sessiz olmamızı istiyor. Bir bakıyoruz bir sürü, 7-8 fil var. Sürünün bir de başı var. Durmuş ağaçlardan yaprak koparıp yemekteler. Ranger gayet sakin biri, silah kullanmak falan gerekmedi ama bir ara şef fil kulaklarını hızlı hızlı yelpaze gibi sallamaya başlayıp üzerimize doğru koşmaya başlayınca motoru nasıl çalıştırıp kumların üzerinde nasıl gittiğimizi anlayamadım. Rehberimiz sonradan anlattı filler kulaklarını hızlı bir şekilde, belli bir ritimde sallamaya başlayınca uzaklaşmak gerekmiş, çünkü hayvan bir tehdit algılamış ve kendini koruma düzenine geçmeye başlamış demekmiş.

Hareketten sonra başka bir vahada daha büyükçe bir fil sürüsüne rastlıyoruz. Zaten tüm bölgede 100 kadar çöl fili yaşamaktaymış. Ardından kurumuş nehir yataklarından türlü yerlerden atlaya zıplaya bir kum tepesine getirdi bizi rangerimiz ve portatif masaları açarak akşam gün batımında herkese kısmet olmayacak bir şarap peynir ziyafeti ve gün batımı şöleni yaşattı bizlere. Güneşi batırıp serinleyen hava eşliğinde Doro Navas Lodge’a geri döndük. Bu lodge’un ayrı bir özelliği var. Her lodge’un – konaklama kulübesi – bir terası var ve odanın içindeki yataklar tekerlekli. Yani isterseniz ve cesaretiniz varsa yataklarınızı dışarı çekip gece dışarıda yatabilirsiniz. Bizim grup içinde bir tek eşim ve ben buna cesaret edip yaptık. Bence Afrika’da bir gece dışarıda yatmak lazım. O gökyüzünün görüntüsü muhteşem. Hani bizdeki Ege sahillerinde mavi yolculuk yaptığınızda gece güvertede yatarken gördüğünüz yıldızlar var ya onun karesini almanız gerekir. Gece, hiçbir vahşi hayvan, böcek ve haşere saldırısına uğramadan çok rahat ama biraz da üşüyerek uyuduktan sonra ertesi sabah fil safarisi yaptığımız alanı ve yeri net olarak uzaktan gördük. En yakın medeniyete 2 saat uzaklıktaki bu uçsuz bucaksız alan tüylerinizin ürpermesine neden oluyor. Çünkü biliyorsunuz ki başınıza bir şey gelse, hastalansanız, bir yerinizi kırsanız, bir şey size saldırsa ulaşabileceğiniz en yakın Afrika standardındaki hastane 2,5 saatlik uzaklıkta. Bunun için bir çare düşünmüşler ve bizim kaldığımız Lodge yakınına küçük bir pist açılmış ve 5 kişilik Cesna tipi bir uçak da her ihtimale karşı hazır bulundurulmaktaymış…

Kahvaltıdan sonra uzun sayılmayacak bir yoldan sonra Namibya’nın dünya mirasına alınmış olan ilk ören yeri Twyfelfontain’e geliyoruz. Burada görülmesi gereken şey kaya resimleri. Aslında oldukça iptidai görünmekle birlikte fazla sayıda varlar. Afrika da sayıca en fazla kaya resmi buradaymış. Figürler de bu yöreye özgü tabi ki. Her kayanın üzerine fil, gergedan, zürafa çizilmiş vaziyette. Bu değişik hava şartlarına rağmen kaya resimlerinin beş yüz yıldan bugüne kadar nasıl geldiğini düşünmeden edemedik ama sonradan anladık ki bu resimler aslında mağara duvarların içine çizilmiş ve zamanla mağaraların deprem ve diğer şartlarla yıkılması ile açığa çıkmışlar. Buradan devam edip Petrified Forrest e gidiyoruz. Lisanımıza “taşlaşmış orman” diye çevirebileceğimiz bu bölgede yaklaşık 250 milyon yıl önce gerçekleşen ve buzul devri sürecinde seller ile sürüklenip Afrika’nın bu kurak bölgesine gelen ağaçlar, zaman içinde kumların altında kalarak yüz binlerce yıl örtülü durumdalarmış. Bu ağaçların toprak altında milyon yıl boyunca dış iklim şartlarına maruz kalmadan örtülü kalmaları ve üzerlerindeki basınç sonucunda ağaçların içlerine silikat ve kuvars elementlerin işlemesine neden olmuş ve ağaç yapısı değişerek kayalaşmaya başlamış. Aralarında 30 metre uzunluğunda 6 metre çapı olan taşlaşmış ağaçlar da mevcuttu. Burada kimyaları değişen, farklı, renkli kütleleri izlemek oldukça keyif verdi. Yine Namibya’nın bu kuzey bölgesine gelmişken görülmeden geçilmeyecek bir yer olan Organ Pipes “org borularını” da görüyoruz. Buralarda doğa çok ilginç, görülesi formlar yaratmış. Uzaktan bakıldığında kızıl bazalt kayalardan oluşan ve bir kilisede orgdan çıkan boruları andıran bir görüntü karşılıyor sizi. Yine yolumuza devam edip, uçsuz bucaksız Damaraland içinde yol alıyoruz. Öğlen yemeği saatinde Uis diye bir şehre varıyoruz. Burası eski bir kalay madeni. Namibya eski bir alman sömürgesi olduğu için tüm isimler almanca. Montis Uis isimli bir restoranda yemek yiyip bizlere taş satmak isteyen, ama hayır sözcüğünden de anlayan Namibyalılardan kurtulup yolumuza devam ediyoruz. Bir saptama, Namibya’nın öyle çok özel bir mutfağı yok. Ama tane mısırı nerdeyse her yerde kullanmaktalar. Bir de başşehirleri Windhoek’in ismini taşıyan biraları çok lezzetli.

İki saatlik bir yolun sonunda Namibya’nın Atlas Okyanusu kıyısındaki bölümüne geliyoruz. Yüksek dalgalar kıyılara vurmakta ve köpük köpük bir görüntü bırakmaktalar. Ve sonunda Namibya’nın bazılarına göre iki, bazılarına göre üçünü büyük şehri (Walvis Bay ile çekişmekte) 50.000 nüfuslu Swakopmund’a varıyoruz. Çok sempatik masalsı bir havası var. Yine her şey almanca. Sokak isimleri, dükkan ve cafe isimleri hep alman kökenli. İnsanların çoğu Almanca yanında Africaans da konuşuyor ama tabi resmi lisan İngilizce. Swakopmund’un anlamı Swakop nehri ağzı demek çünkü şehir oraya kurulmuş. Beyaz ve siyahlar bir arada problemsiz yaşamaktalar. Ekonomik olarak yöneten kesim daha ziyade beyaz. Yani pastane sahibi de hediyelik eşya dükkanı sahibi veya restoran patronu beyaz, çalışanların tamamına yakını siyah.
Deniz feneri ile 1910 yılında yapılmış mendireği ile ki ismi Jetty, çok keyifli bir turistik çekim merkezi oluşturmuşlar. Alman mimarisi etkisindeki şehir geceleri çok güvenli değil galiba, zira bize yalnız başımıza sokağa çıkmamamız öğütlendi. Zaten otel odasına girince de anlıyorsunuz. Odaların tamamı bir terasa bakmakta ve teras tamamen elektrik verilmiş dikenli teller ile çevrilmiş. Herhalde bu teller şehir merkezinde yaban hayvanları düşünülerek yapılmamış…
Otelin çok yakınındaki bir Casino’ya – yalnızca görmek amacıyla – gitmemiz, gece dışarı çıkma yasağını deldi…

Ertesi gün hava biraz bozuk / rüzgârlı o yüzden çöl safarisi şeklinde adlandırılabilecek turumuz biraz riske giriyor. Önce Swakopmund’da 20 km uzaklıktaki 55.000 nüfuslu Walwis Bay’e geliyoruz. Kimine göre Namibya’nın iki numaralı büyük şehri. Nüfus olarak bilemem ama tarz olarak bir sayfiye şehrini andırıyor. Güzel evler, çöle ve okyanus tuzuna rağmen yeşil ve bolca ağaç görüntüsü gayet güzel ve medeni. Buranın limanına geliyoruz ve atlıyoruz jeeplere çıkıyoruz çöl kumlarına. Bir ara bir tuz madenini fotoğraflamak için durup jeepin dışına çıkıyoruz, her yerimize kum doluyor çünkü ciddi bir kum fırtınası var dışarıda. Akşama otelde herkes makineleri temizlemek için bayağı vakit harcayacak. Naukluft milli parkının okyanus kıyısı bölümünden geçip buranın en ucu Sandwich Harbour’a oğlak dönencesinin geçtiği yere kadar gidiyoruz. Bir tarafta çöl ve şiddetini azaltan fırtınanın kaldırdığı kumlar, bir tarafta kıyıya vuran köpük köpük azgın dalgalar. Yine araçlara atlayıp bu sefer de flamingoların bulunduğu lagün bölgesine geçiyoruz. Afrika ve özellikle Namibya’nın çok geniş bir faunası var. Nerdeyse her cins hayvanı görmek mümkün. Pembe flamingolar sayıca az olmakla birlikte yine de iyi kareler yakalayabildik. Sıra denizaslanı diye bilinen fokların bulunduğu Pelikan Point’a gitmeye geldi. Burada hem Namibya fokları görülecek hem de yemek yenecek. Uçsuz bucaksız çöl ve okyanusun yanı sıra bir de uzaktaki deniz feneri tablosu içinde nasıl ve nerede yemek yenileceğini düşünürken ciplerdeki rangerlerimiz portatif masaları sandalyeleri ve erzakı çıkartıp müthiş bir sahra sofrası kurdular. Yemek olarak da en hoşuma giden şey istiridyeydi. Namibya bu konuda dünyanın en büyük ikinci üreticisiymiş. Çok keyifliydi, istiridye ile beyaz şarap, isteyen köpüklü şarap içti. Diğer yiyecekler de iyiydi ama benim favorim çiğ, üstüne acı sos ve limon sıkarak yediğim istiridyelerdi. Bu kadar keyif bir günde olur mu dedik ve başka bir keyfe doğru yol aldık. Tekneye doluşup okyanusta hızla yol alıp yunusları ve fokları görmek bize ayrı bir sevinç verdi. Hem de kaptan bizi yaban fokları hakkında bilgilendirdi. Bu foklar eğitilebilmekteymiş. Bir baktık ki Sandy isimli 250 kiloluk hayvan tekneye bindi bizimle birlikte seyahat ediyor ve kendini sevdiriyor. Sandy ile vedalaşıyoruz suya atlıyor ama o kadar hızlı yüzüyor ki bizim teknenin dibinden ayrılmıyor. Bu arada yüzlerce pelikan ve sayı veremeyeceğim bir sürü martı bize eskortluk ediyor. Dönüş yolunda kaptan bizi istiridye çiftliklerinden geçiriyor binlerce duba her dubanın arasına ağ geriliyormuş ve her ağ da en az 5.000 istiridye varmış. Kabaca bir hesap yaptım görüş alanımın içinde 12,5 milyon istiridye vardı.

Akşam otele dönmeden önce Jetty’e – mendirek – gidip oradaki keyifli barda güneşi batırdık. Bugünü yaşayabildiğim için çok keyifliydim ve şükrettim.
Sabah her zamanki gibi erken kalkıp okyanusa paralel 1600 km uzanan Namib çölüne giriyoruz. Namib çölü dünyanın en büyük üçüncü çölü ve en kurak olanı. Çöle hiç yağmur yağmazmış. Biz ordayken 2-3 dakika yağdı ama o da yağmur değilmiş yoğunlaşan sis bulutların sıvılarını bırakmasıymış  rehberlerimiz öyle dediler. Yolda önce buraya özgü, ilk örnekleri 1500 yıl önce bulunan devasa Mirabilis Welwetschia bitkilerini keşfediyoruz. Bu bitki tek kök ve iki yapraktan oluşuyor ama o kadar büyüyor ki yıllar içinde çok yapraklı bir görüntü almakta. Ama bitkinin hiçbir yararı yok. Yani ne yeniyor ne de bir şey elde ediliyor. Hayvanlar bile yemiyor. Ay vadisinin muhteşem görüntüleri eşliğinde bazen durup burayı fotoğraflayarak devam edip Solitaire’e geliyoruz. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde bulunduğu için isminin hakkını veriyor Çok otantik ve sempatik bir yer. Başta da söylemiştim fazla yer yok mola ve yakıt için ama olanların hepsi de pırıl pırıl, burası da öyle. Zaman durmuş gibi. Eski zaman benzin pompaları, araç hurdaları, Texsas usulü çarpma kapılar. Burada meşhur bir pastacı varmış, şişman kırmızı yanaklı bir adam ve gerçekten elmalı keki çok lezzetleydi. Otelin hazırladığı yemek sepetindekileri burada bir güzel yiyip, üzerine de elmalı kekleri mideye indirdikten sonra yola devam ettik. Yaklaşık 3 saat süren bir yoldan sonra Sesriem’e çölde kalacağımız yerleşim merkezine geliyoruz. Burada kalacağımız lodge’un adı Hoodai. Christian isimli beyaz bir genç ile asistanı siyahî David in işlettiği yer keyifli görünüyor. Geniş terasta yine sonsuzluk içinde tek bir damlayım duygusuna kapılıyorsun. Her taraf çöl. Güneş batmaya başlamış gölgeler keskinleşmiş, bazı renklerde tonlar değişmeye başlamış yine bir masalın içindeymişim hissini yaşamaya başlıyorsun. Lodge’un ambiyansı çok güzel. Ortada büyük şömineler var, hem loby de hem de yemek salonunda keyifli bir güney Afrika şarabı kırmızı ve ızgara av eti çok lezzetli idi. Odalar da oldukça konforluydu. Doro Navas kadar olmasa bile… Erken yatıyoruz ertesi gün, gün ağırken kalkacağız çünkü.

Gerçekten de gün ağrırken kalkıp kahvaltı edip çöle gidiyoruz. Burada herkesin istediği gibi istediği tepeye tırmanmaya izin verilmiyor. Dune (kum tepesi) 45 herkesin izinsiz olarak çıkabileceği bir kum tepesi. Çok basit görülüyor 400 metre yükseklikteki tepeye çıkmak ama ne yazık ki kazın ayağı öyle değilmiş. 12 kişinin başladığı zirve yarışını yalnızca ben ve bir bayan arkadaş tamamlayabiliyoruz. Olsun, diğerlerine de çektiğimiz fotoğrafları gösterip neler kaçırdıklarını gösteriyoruz. Gerçekten böyle sarı, böyle turuncu ve böyle kırmızı görmedim bugüne kadar. Başka bir şey daha var. Tırmanış bitip de aşağı bakınca aslında ne kadar yorulduğunu ve büyük yol kat ettiğini görüyorsun. Kumda yürümek çok zor hele tırmanmak daha da zor. Ama yukarıdan bakınca değdiğini de görüyorsun. Aşağı indiğimizde hoş bir sürpriz yaşıyoruz. Frankfurt’ta yaşayan üç kişilik bir Türk ailesi ile karşılaşıyoruz. Bayağı konuşup hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra vedalaşıp ayrılıyoruz. Ama bir kez daha kanıtlıyoruz ki biz Türkler her yerde varız çölde bile…
Namib çölünü ve dünyanın bu en ilginç milli parklarından Naukluft’u keşfe devam ediyoruz.

Şimdi Sesriem Kanyonunda durup buradan 4×4 ler ile çölün 5 km içerisine girip Sossusvlei’e gideceğiz. Sossusvlei kelime anlamı ile ölü /kurumuş bataklık anlamına gelmekte. Ben çok heyecanlıyım çünkü dünyadaki hemen hemen tüm fotoğraf dergilerinde gördüğüm Sossusvlei’i kendi gözümle görebileceğim. Çölde ilerleyip ölü bataklığa doğru tırmanırken makro fotoğrafçılık açısından süper kareler yakalıyoruz. Bir sürü örümcek, akrep, kum böceği ayaklarımızın altında kaçışıyor. Ve sonunda gözümde canlandırdığımdan bile daha güzel bulduğum kareye geliyorum. Tepeden bakıp Sossusvlei in bir sürü fotoğrafını hiçbir açıdan kaçırmamaya çalışarak düzlüğe geliyorum. Gerçekten ölmüş batmış bir yer ama yine de hayat var. Kurumuş bir ağaç kovuğunun içine iki serçe yuva yapmaya çalışmaktalar. Ölüm ile hayat o kadar ince bir çizgi ki onu tekrar hissedip ürperiyorum. Burada yaklaşık 1 saat vakit geçirdikten sonra yemek için yine 5 km lik yol yapıp Sossusvlei Lodge dönüyoruz. Yemek sonrası hemen Sesriem Kanyonunun içini gezeceğiz.Bu geziden sonra biz beş kişi ayrılacağız çünkü küçük cesna tipi bir uçakla çölü havadan görüp okyanus kıyısına kadar gideceğiz. Çölden sonraki okyanus kıyısına iskelet sahili denilmekte çünkü burada çok sayıda batık gemi enkazı ve hayvan iskeleti görülebilmekteymiş. Sesriem Kanyonu ilginç olmasa da yemek üstüne yarım saatlik sıkı bir iniş çıkış iyi geliyor. Ardından da uçağa biniyoruz. Çölün büyüklüğü karşısında ürktüm desem yalan değil. Çünkü kazara oraya bir düşseniz veya yumuşak iniş yapmış olsanız dahi sizi bulmaları birkaç saati alır. Hele akşam hiç şansınız yok. Ama bu gerçekten değdi; iki gemi enkazı ve çölün büyüklüğünü görmek, fok sürülerini fotoğraflamak, kum tepelerinin renklerini ve en sonunda uçak inerken güneş batışına şahit olmak hayatta ender yaşanabilecek deneyimlerdendi.

Artık dönüşe başladık, yine Solitaire üzerinden Windhoke’e doğru yola koyuluyoruz. Başkente gelmeden 30 km önce yabani kedi çiftliği diye çevrilecek bir yere giriyoruz. İsmi Amina Wild Cat Farm olan buranın ilginç bir misyonu var. İnsanlar tarafından şirin bulunup beslenmek üzere alınan çita, aslan ve leopar yavruları, doğal hayatlarından kopartılmakta, bir yıl sonra büyüdüklerinde, alanların bakamayacaklarını anlamaları, hayvanları aç bırakmalarına, bunlardan kurtulmaya çalışmalarına, ve eziyet etmelerine neden olmaktaymış. Burası, doğal hayatlarından koparılan hayvanları bulup toplayan ve onları tekrar kontrollü de olsa doğaya kazandıran, doğal ortamlarına geri döndüren bir organizasyonmuş. Uçsuz bucaksız bir alanı üçe bölmüşler. Jeepler ile gidiyoruz önce çitaları görüyoruz. 5 adet çok güzel vahşi kedi, avlarını parçalamışlar, birbirleriye kapışma halindeler. Söylememe gerek yok jeepler açık ve hayvanlar serbest, hele iki tanesi 10 metre kadar aracın yanına geldiğinde bayağı ürktüm. Favori hayvanım bu çitalardı. İkinci ve üçüncü kısımda bir aslan çifti ile ve de yalnız kalmış bir leopar ile tanıştık. Onlara çitalar kadar fazla sokulamadık. Araçlardan inerek bir sundurmanın üzerinden bakabildik ancak. Ama en azından ses çıkarmadan fotoğraflarını çekerken hırıltıları ve avlarını parçalarken çıkardıkları sesleri gayet net bir şekilde duyulabildik. İşin en komik tarafı aslanların önünden avlarını alıp kaçan bir küçük yaban kedisiydi. Üç saatlik bu gezinin sonunda tavus kuşları arasında bize şampanyalı bir teşekkür kokteyli verdiler. Bir de alman grup vardı bizimle birlikte. Neden teşekkür ediyorsunuz diye sorduğumda, sizler bugün buraya gelerek burayı gezdiniz ve bunun karşılığında bir ücret ödediniz bu da bizim hayvanlarımıza bakım ve yiyecek olarak bir katkı oldu bundan dolayı dediler. Akşam karanlık bastığında 30 km uzaklıktaki başkent Windhoek e vardık. Bu saatlerde tabi pek bir şey anlamadık Wİndhoek’ten. Swakopmund’da ki uyarıyı burada da yaptılar. Gece yalnız dışarı çıkmayın diye. Zaten o kadar yorulmuştuk ki bu uyarıyı dikkate aldık.

Ertesi sabah erkenden daha kimse ortada yokken eşim ile kendimizi sokaklara attık. Sokakta 3-4 tane siyah dalgın dalgın yürümekteydiler. Herhalde pazar sabahı bu saatte ne işim var sokakta modundaydılar. Şehrin tam merkezinde kalmışız. Zaten küçük bir yer ama merkez Meteor denilen yer. Gibeon meteor yağmurunda 1853 yılında buraya düşen meteorlar şehrin ortasında açık hava müzesi gibi sergilemekte. Etrafında restoranlar, cafe barlar ve dükkânlar konuşlanmış. Çok büyük bir şehir değil zaten nüfusu topu topu 230.000 kişi. Yine dikkat çekici şekilde temiz. Burada da alman etkisi kendisini tam anlamıyla hissettirmekte. Sokak isimleri, küçük evler hep alman tarzı. Yine şehrin merkezinden geçen ve adı bağımsızlık caddesi olarak tercüme edilebilecek olan İndependence Avenue ise üzerindeki mahkeme binası (supreme court) ve nispeten şık dükkânları ile öne çıkıyor. Yine bu caddenin üzerinde almanlar döneminde yapılmış olan kilise ve meçhul asker anıtı bulunmaktadır. Parlamento binası ve önündeki bakımlı bahçe, bahçenin girişindeki 3 heykel ile – ki heykellerden biri bu ülkenin kurucularından Herero kabilesinden olan Hosau Kutago’nun – ve tren istasyonu görülmeye değer yerlerinden. Otelimizin tam karşısına kurulan pazardan, kaçırdığımız otantik parçaları da alıp ,valizlerimize yerleştirdikten sonra bu keyifli ve rengârenk ülkeye veda ettik.

5 yorum

  • Saudade dedi ki:

    yazınızı ilgiyle okudum, fotolar da harika! fotolardan gördüğüm kadarıyla ziyaret ettiğiniz köylerin yerlilerinin kafalarınsa kil benzeri bir şey var saç görünmüyor,bunu merak ettim aslında 🙂

  • ibrahim temo dedi ki:

    Slm, Himba kadınları vücutlarına sürdükleri karışımın benzerini saçlarına da sürmekteler, inek sütünden elde ettikleri yağ, tezek, bir takım otlardan elde ettikleri kokular ve de o kızıl rengi veren killi toprak. Bu hem saçlarını bu şekilde tutuyor hem de sıcaktan koruyor…

  • NEŞE dedi ki:

    Ancak filmlerde gördüğümüz ,romanlarda okuduğumuz yerleri bize çok güzel bir anlatım ve nefis fotolarla aktardınız,varolun,sağolun…Bence Güney Afrika da yıllar süren beyaz ırkçı yönetimden sonra gümrükteki siyah görevliler rövanş peşindeler.Wılbur Smıth romanlarından tanıdığımız Nabib çölü ve iskelet sahilini bir kez daha anımsattınız bize,çok teşekkürler..

  • HAKAN YAKA dedi ki:

    SLM,RESIMLER HEP BILGISAYARDAN INDIRILMIS RESIMLER.DIGER YAZILARINIZDAKILER GIBI.HIC KENDINIZIN GORUPTE CEKTIGI BIR RESIM DE YOKMU ? YADA SIZIN DE ICERISINDE OLDUGUNUZ BIR FOTOGRAF KARESI…. ?

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili gezi dostumuz,Binrota sitesindeki gezi yazılarında yazılarını bize ileten arkadaşlar genellikle kendi çektikleri ,emek verdikleri fotoları kullanıyorlar,eğer birbaşka yerden aldılarsa da kaynak belirtiyorlar…Kuvvetle zannediyorum ki,İbrahim bey in fotoları kendi emeği olan ürünler,iyi bir gezgin ve iyi bir fotograf ustası..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*