Adım Adım Belgrad

8 Kasım 2011, Salı
Adım adım Belgrad



Sonunda Belgrad’ı gün yüzüyle görebilecektim. Şansıma hava soğuk ama güneşliydi. Yürüyüş için ideal bir havaydı yani. Belgrad, planı itibariyle düz bir rota üzerinde gezilebilecek bir şehir değil. Özellikle Osmanlı’nın etkisiyle oluşturulan eski mahallelerde sokaklar düzensiz. O yüzden dairesel bir rotadan ziyade şehri bölüm bölüm gezebileceğim, geçtiğim sokaklardan mümkün olduğunca bir daha geçmeyeceğim bir rota çizmiştim kendime.




Küçük ama renkli Zeleni Venac pazarı taze ve ucuz ürünler almak için ideal mekanlardan biri.

İlk durağım pek çok kez yanından geçtiğim Zeleni Venac sabit pazarı oldu. Sabahın erken saatinde tura başlamak için ideal bir nokta seçmiştim. Pazardaki tezgahlar enva-ı çeşit sebze meyve ile doluydu. Çoğu orta yaşlı Belgradlılar taze ürün almak için erkenden alışverişe çıkmıştı. Tezgahtarlar birbirleriyle atışıyor, tanıdık müşterilerle hasbıhal ediyorlardı. Konuşulanların tek kelimesini bile anlamıyordum ama tavırlar o kadar tanıdıktı ki. Pazarda tezgahlar dışında, et ve süt ürünleri satılan dükkanlar da vardı. Ancak muhtemelen et ürünleri domuz etinden üretilmişti. Ayrıca gündelik eşyalar, ucuz giyim kuşam satan birkaç tezgah da vardı. Sebze-meyveler çok taze ve düzgün görünüyordu, eğer kalıcı olsam kesin buralardan alışveriş ederdim.

Pazarın dinamik ortamından Zeleni Venac Meydanı’na çıktım. Burada da işe gitme telaşı vardı. Durakların önü otobüs bekleyenlerle doluydu.


Kneza Mihaila Caddesi’nin taşıt trafiğine kapalı olması sayesinde bina cephelerindeki süsleri rahat rahat incelemek mümkün.

Artık öğrendiğim kestirme yollarla hemen Kneza Mihaila Caddesi’ne geçtim. Günlerdir, daha doğrusu akşamlardır arşınladığım bu caddedeki binalar tüm detaylarıyla günışığı altındaydılar. Belgrad’ın en popüler caddesinde henüz fazla hareket yoktu. 19. yüzyıla tarihlenen neo-klasik, neo-Rönesans binaların cephelerindeki işlemeler, çiçek ve yaprak motifleri, heykeller pırıl pırıl parlıyorlardı. Zamanında asillere, komutanlara ve zengin tüccarlara ait binalarda, şimdi dünyaca ünlü markaların mağazaları, kafeler, lokantalar vardı. Ayrıca pek çok bina da kültürel faaliyetlere hizmet ediyordu. Goethe Institut, Instituto Cervantes, Fransız Kültür Merkezi ve Sırp Bilim ve Sanat Akademisi (SANU) bu cadde üzerindeydi. 35 numaradaki SANU’nun 1923-1924 yıllarında Sesesyon tarzında inşa edilmiş binası, cephesindeki motiflerle ve büyük camlarıyla ilk bakışta dikkat çekiyordu. 46-48-50 numaralar dönemin sivil mimarisindeki geçiş unsurlarını taşıyorlardı. Bunlar, klasik Balkan mimarisinin yerine yapılmış Rönesans etkilerinin hissedildiği anıtsal ve dekoratif işçiliği fazla binalardı. 53-55 numaradaki Marko Stojanović’in evi yine Rönesans etkileriyle inşa edilmiş ve bir dönem Güzel Sanatlar Akademisi’ne ev sahipliği yapmıştı. Şimdi ise Akademi’nin galerisi vardı. Caddenin Kalemeydan tarafında, 56 numarada 1869’da romantik tarzda inşa edilmiş, dönemin en modern oteli olan Srpska Kruna Oteli yer alıyordu. Bugün ise Belgrad kütüphanesinin binasıydı.


Rehberlerde yazılanın aksine Ulusal Müze’yi, en azından bazı koleksiyonları ziyaret etmek mümkün.

Caddeyi boydan boya kat etmeden önce Republika Meydanı’na çıktım. Zamanında burada şehrin ana girişlerinden biri olan İstanbul Kapısı bulunuyormuş. Osmanlı döneminde İstanbul’a giden yol bu kapının altından geçiyormuş ve Sırp isyancılar burada kazığa geçirilerek idam ediliyormuş. Artık ne kadar doğru bilemiyorum. Yalnız işin ilginci kaynaklarda kapının 18. yüzyılda Avusturyalılar tarafından yapıldığı belirtiliyor. Ancak Sırplar Türklere duydukları nefretle Osmanlı’ya ait izleri silerken bu kapıyı da yıkıp yerine bu meydanı açmışlar. Meydandaki en önemli yapı Sırbistan’ın en eski müzesi olan 1844’te kurulan Ulusal Müze (Narodni Muzej). Müzede 400 binden fazla arkeolojik, tarihi ve sanatsal parça sergileniyor. Bunların içinde dini heykel ve resimler, elyazmaları ve Kiril alfabesiyle yazılmış dünyanın en güzel elyazması olarak kabul edilen Miroslav İncili de (Miroslavljevo Jevanđelje) bulunuyor. Ayrıca dünyaca ünlü ressamların tabloları da müzenin koleksiyonunda. Rehber kitaplarda müzenin tadilat ve sergileme problemleri nedeniyle kapalı olduğu yazıyordu. Kendi gözlerimle görmek için kapısına gittim. Kapıdaki bir tabelada girişin yan tarafta olduğu yazıyordu. Muhtemelen koleksiyonların bazıları ziyarete açıktı ancak müze henüz açılmamıştı.

Republika Meydanı’ndaki bir diğer önemli yapı da Ulusal Tiyatro (Narodno pozorište) binasıydı. 1868-1869 yılları arasında Milano’daki Scala binası model alınarak inşa edilen tiyatro yıllar içinde çeşitli kereler yeniden düzenlenmiş. En son 1986’da 1922’deki görüntüsüne döndürülmüş. Ulusal Müze ve Tiyatro arasında kalan meydanın ortasında ise 1882’de dikilen Prens Mihailo Obrenović Heykeli bulunuyordu.


Kaptan Miša Konağı, inşa edildiği günden bu yana eğitime hizmet etmiş.

Knez Mihaila Caddesi’ne paralel bir sonraki meydan Studentski Meydanı’ydı. Meydan adını civardaki üniversite binalarından alıyordu ve burası doğal olarak gençlerin en yoğun olduğu bölgeydi. Meydanın karşısında Studentski Park vardı. Ancak buradaki en dikkat çekici yapı, şu anda Belgrad Üniversitesi Rektörlüğü’ne ait olan Kaptan Miša Konağı’ydı (Kapetan-mišino zdanje). Bir Tuna kaptanı ve Sırbistan’ın en zenginlerinden olan Kaptan Miša Anastasijević, 1858-1863 yılları arasında bu gösterişli yapıyı inşa ettirmişti. Büyüklüğü nedeniyle aslında saray yavrusu denebilecek bu yapı, Rönesans ve romantizm tarzı mimarinin izlerini taşıyordu. Asıl ilginç olan binanın yapılış amacıydı. Kaptan Miša, bu binayı kendisi otursun diye değil, Sırp ulusunun eğitim ihtiyacını karşılamak amacıyla inşa ettirmiş ve halka bağışlamıştı. Yapılışından bu yana da okul, Milli Eğitim Bakanlığı, sanat galerisi, kütüphane ve sonunda da rektörlük olarak değerlendirilmişti. Yani artık nasıl olduysa(!) otel, alışveriş merkezi veya rezidansa dönüştürülmemişti.

Turuma, Kneza Mihaila’daki binaların cephe süslerini inceleyerek devam ettim. Caddenin sonunda Kralja Petra 1 Sokağı’ndan sola dönerek Kneza Mihaila’nın solunda kalan bölgeyi keşfetmeye başladım. Bu sokak ve civarında birkaç önemli yapı yer alıyordu. İlk önce Katedral Kilisesi’ne (Saborna Crkva) girdim. Daha önce burada bulunan katedralin yerine 1837’de inşa edilen kilise barok unsurlar taşıyordu ve Baş Melek Mikail’e adanmıştı. Kilisenin haziresinde Sırp prenslerinin mezarları bulunuyordu. Sabah ayini sürdüğü için çok fazla dikkat çekmeden etrafı biraz inceledim. Daha önce gördüğüm Ortodoks kiliseleri gibi iç dekorasyonu fazlasıyla zengindi ve ihtişamlı bir altın kaplama ikonastasis vardı. Kilisenin güneş altında parıldayan, süslü çan kulesi Belgrad’ın siluetine damga vuran yapılardan biriydi. Kilisenin tam karşısında Sırp Ortodoks Patrikhanesi (Patrijaršija Srpske Pravoslavne Crkve) vardı. 1935 tarihli binanın içinde patrikhanenin müzesi de bulunuyor.


Yemeklerin ve servisin kalitesi tartışılır olsa da sırf adı için bu lokantada bir yemek yenebilir.

Yol üzerinde Belgrad’ın, belki de dünyanın en ilginç lokantalarından biri vardı. Lokantanın ilginçliği ne yemeklerinden, ne mimarisinden, ne servisinden geliyor. İlginç olan ismi. “?” Lokantası (Kafana “?”), Belgrad’ın en eski hanlarından biri. İki katlı, klasik Balkan stilindeki bir binadaki bu lokantanın öyküsü şöyle: 1823’te Prens Miloš Obrenović’in mülkü üzerine yapılan binada, Ećim-Toma Kostić 1826’da bir han açar, ismini de “Ećim-Tomina” koyar. 1892’ye kadar birkaç kez el değiştirir ve ismi “Kod Saborne crkve” olur, yani Katedral Kilisesi’nin Yanı gibi bir şey. Tabii bu durum yetkililerin ve kilise yöneticilerinin tepkisi alır. Hanın sahibi geçici olarak tabelaya bir soru işareti koyar. Koyuş o koyuş, soru işareti mekanın alamet-i farikası olur. Sırp mutfağının ağırlıklı olduğu lokantanın yemeklerini tatmak istiyordum ama kısmet olmadı. Zaten okuduğum bir iki yorumda eski havasının kalmadığı, kalitenin düştüğü yazılmıştı.

Katedral Kilisesi’nin biraz ilerisinde yine Balkan stili bir bina olan Prenses Ljubica’nın Konağı (Konak Kneginje Ljubice) vardı. Konakta 19. yüzyıl Belgrad evleri sergisinin kapsamında Osmanlı’nın da dahil olduğu çeşitli dönemlere ait ev dekorasyonu unsurları sergileniyormuş. Tabii henüz erken olduğu için burayı da gezemedim.

Yolumun üstündeki ufak bir parkta kısa bir süre dinlenerek sonraki etabımı planladım. Henüz bir saat olmamıştı ve eski şehrin üçte birini dolaşmıştım. Gerçi beni oyalayabilecek bir müze veya galeri ziyareti yapmamıştım. Kneza Mihaila’nın (Terazije Bulvarını alt, Kalemeydan’ı tepe noktası olarak kabul ettiğimde) sağ tarafında kalan bölgeyi keşfetmek için yine Studentski Meydanı’na çıktım.


Belgrad’ın merkezindeki pek çok park şehirde nefes alma alanları yaratıyor. Studentski Park da bunlardan biri.

Akademik Park olarak da bilinen Studentski Park, 1880’lerin sonunda buradaki çayırın yerine yapılmış. Parkın içinde çeşitli akademik kişilerin heykelleri var. Çok büyük olmamasına rağmen, etrafı üniversite binalarıyla çevrili park, öğrenciler için ideal bir dinlence alanı. Aslında Belgrad’ın en güzel yerleri bu irili ufaklı parklar bana göre. Belgrad taş ve betonun ağırlıklı olduğu, gri bir şehir izlenimine sahip olmasına rağmen, şehrin içinde hemen her yerde rastlanan parklar bir nefes alma alanı, gözlere ve bedene bir dinlenme molası sağlıyor. O yüzden Belgrad için yeşil bir şehir denemezse de yeşile değer veren bir şehir olduğu söylenebilir.

Parkın içinden geçip yakındaki Etnografya Müzesi’nin kapısını yokladım ama daha açılmasına 5-10 dakika vardı. Ben de beklemek yerine yakınlardaki Şeyh Mustafa Türbesi’ni ve Belgrad’daki tek cami olan Bayraklı Camii’ni görmeye karar verdim.


Şeyh Mustafa Türbesi’nin hem Müslümanlarca hem de Hristiyanlarca ziyaret edildiği ve çeşitli mucizeler gösterdiği söyleniyor.

18. yüzyılda yaşamış Bağdat kökenli bir dervişe ait Şeyh Mustafa Türbesi, Studentski Parkı’nın hemen altındaki bir köşedeydi ve içler acısı bir haldeydi. Her tarafından otlar fırlamış, üstüne yazılar yazılmıştı ve duvarlarında kurşun delikleri vardı. Sırpların ilgi göstermesini beklemiyorum ama Türkiye de pek sahip çıkmamıştı anlaşılan.

Ara sokaklarda biraz dolaştıktan sonra Gospodar Jevremeva Sokağındaki Bayraklı Camii’ni (Bajraklı Džamija) de buldum. Burası Belgrad’daki en eski yapılardan biriydi. 1575’te inşa edilen cami, Osmanlı döneminde Belgrad’daki 270’den fazla cami ve mescitten birisi imiş. 1717-1739 arasındaki Avusturya hakimiyeti döneminde, birçok Osmanlı yapısı yıkılırken burası da kiliseye çevrilmiş. Daha sonra kent tekrar Türklerin eline geçince yeniden cami olmuş ve ibadetin başlamasıyla camiye ismini veren bir bayrak asılmış. Bugün de yeşil bir bayrak caminin minaresinde dalgalanıyor.




Gayet sade ve bakımsız görünen Bayraklı Camii, Balkanlar’daki cami restorasyon furyasında göz ardı edilmiş.

Açıkçası Sırbistan’ın başkentindeki tek Türk camisinin ve Müslüman ibadethanesinin daha gösterişli ve iyi bakılmış bir yer olmasını umuyordum. Burada da bariz bir ihmal edilmişlik vardı. Etrafta bilgi alabileceğim kimsecikler yoktu. Ben de tek başıma caminin içine girdim. İçi de dışı gibi sade ve gösterişsizdi, hatta şimdiye kadar Balkanlar’da gördüğüm en sade camiydi. Ne bir resim, ne bir süsleme… Çıplak tuğla duvarlar, küçük bir mihrap, ahşap bir minber… 2004’te Kosova’daki olaylar nedeniyle yakılan camide kısa süre önce de Müslümanlara karşı bir gösteri düzenlendiğini hatırladım. Biraz hayal kırıklığıyla ve üzgün camiyi terk ettim.




Etnografya Müzesi, Sırbistan’ın 19. yüzyıldaki sosyo-ekonomik yaşamına ışık tutuyor.

Tekrar Studentski Meydanı’na döndüğümde Etnografya Müzesi (Etnografski Muzej) açılmıştı. Sonunda bir müze gezebilecektim. İlk iki katta Sırbistan’ın farklı yörelerine ait yerel kıyafetler sergileniyordu. Ancak Sırbistan deyince bugünkü sınırlar anlaşılmasın. Neredeyse tüm eski Yugoslavya’nın sınırlarını kapsayan bir büyük Sırp İmparatorluğu coğrafyasından söz ediyorum. Tarihsel olarak Balkanlar’ın büyük bir bölümü Sırp İmparatorluğu olarak kabul edilmiş ve bugün Makedonya, Karadağ, Hırvatistan gibi ülkelerin sınırlarında kalan bölgelerden kıyafetler de sergileniyordu. Bana asıl ilginç gelen üçüncü katta ise geniş bir alanda günlük yaşam, ekonomik yaşam, tarım, endüstri, üretim, yerleşim konuları bölüm bölüm anlatılıyordu. Özellikle Osmanlı sonrası Sırbistan’daki yaşamın izlerini burada bulmak mümkün. Müze, pazartesi hariç 10.00-17.00 saatleri arasında gezilebilir.

Müzeyi de tamamladıktan sonra rotamı Kalemeydan’a çevirdim. Aslında ilk başta planım şehrin bu yakasında kalan ünlü Skadarska Sokağı’nı da gezmekti, ama bir önceki akşam orayı görüp fazla cazip bulmayınca, tekrar oraya dönmek istemedim. Bunun yerine Belgrad Kalesi tarafında oyalanıp bir ihtimal Boralar ile buluşabileceğimizi düşündüm.

Kalemeydan Parkı’na vardığımda hemen Kale’ye girmeyip bir müddet bankta oturup güneşin ve açık havanın keyfini çıkarttım. Gerçekten hava konusunda şanslıydım. Kış başlangıcındaki bir gün için inanılmaz güzel bir hava vardı, sanki baharmışçasına sevgililer el ele dolaşıyor, ağaçlarda kuşlar cıvıldıyor, sevimli bir sincap kardeş ağacın dibinde oyun oynuyordu. Üstüme rehavet çökmüştü, yaklaşık 3 saattir ayakta olmanın verdiği yorgunlukla oturduğum yerden kalkmak istemiyor, şehrin ortasındaki doğanın tadını çıkartmak istiyordum. Bora’yı birkaç kez aramama rağmen cevap vermeyince meraklandım. Ondan bir haber alıncaya kadar Kale sınırları içinde kalmaya karar verdim.


Kale içindeki Askeri Müze’de hafif ve ağır silahlar, üniformalar, bayrak ve madalyalar gibi pek çok askeri malzeme sergileniyor.

——————————————–
(Burada Binrota okuyucuları için br flashback yapıp, üç akşam önce yaptığım Belgrad Kalesi turumla ilgili bölümü burada alıntılıyorum.)



Zamanında İstanbul’a giden ana yolun başlangıç noktası olarak kabul edildiği için bu ismi alan İstanbul Kapısı, Belgrad Kalesi’nin ana girişi.

Belgrad Kalesi (Beogradska tvrđava), 1. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar uzanan bir sürede inşa edilen bir yapı. Farklı zamanların izlerini taşıdığı gibi, sayısız kuşatmaya tanıklık ettiği için pek çok kez elden geçmiş. Belgrad şehrinin temellerinin atıldığı yer bu kale. Zaman içinde Roma ordugâhından Bizans kalesine, Sırp Despotluğunun merkezinden Osmanlı ve Avusturya’nın tahkimatına dönüşmüş. Bugün ise Belgrad’ın birkaç sembolünden biri ve en önemli tarihi değeri. Diyebilirim ki tüm Belgrad’daki tek gerçek tarihi yapı bu kale. Kale dışında, Belgrad’da 19. yüzyıl öncesine ait çok az sayıda yapı var. Yukarı ve aşağı kale olarak ikiye ayrılıyor. 24 saat serbestçe gezilebilen kale surları içinde Askeri Müze, tarihi yapılar, anıtlar, kiliseler, kuleler, eski yapıların kalıntıları, hayvanat bahçesi, spor alanları ve gezinti yolları yer alıyor.

Karayorgi (Karađorđe) Kapısı’ndan kalenin dış surlarından içeri girdim. Bu bölümde Askeri Müze vardı, kalenin hendeğinde sıra sıra tanklar, toplar dizilmişti. Yolu takip ederek İstanbul Kapısından geçerek iç kaleye girdim. Kapının üzerinde Saat Kulesi vardı. İnternette bulduğum bir kale planı üzerinde kendime göre bir gezi rotası belirlemiştim. Her ne kadar karanlık bastırdığı için fotoğraf çekmek zor olsa da makinemi gece ayarına getirdim ve turuma başladım.


Kime niyet kime kısmet! Damat Ali Paşa ile anılan türbe, aslında başka bir vezirin mezarına ait.

Kapıdan geçince çıkılan meydanın ortasında Damat Ali Paşa Türbesi yer alıyordu. 1784 yapılan türbe Belgrad’da ölen Osmanlı veziri için yapılmış, ancak ismini 1717’de Petrovaradin’de Avusturyalılarla çarpışırken şehit olan Damat Ali Paşa’dan almış. Mezarı burada olmasa da ismi bu türbeyle hâlâ yaşıyordu. Sağdaki patikalardan devam ederek Despot Kapısı’na ulaştım. Burası gözlem kulesi olarak kullanılıyordu ve giriş ücretliydi. Kapının öte tarafında hendeklerin üzerinde yükselen, ürkütücü Zindan Kapısı kompleksi vardı. Macarlar tarafından Türk saldırılarına karşı kaleyi korumak için yapılan burçlar, daha sonra Türkler tarafından hapishane olarak kullanıldığı için hâlâ zindan adıyla anılıyordu. Burada asıl kale yapısını terk ettim ve kıvrılan yolu takip ederek dış kaleye ve alt şehre inmeye başladım.


Kale içindeki en etkileyici yapılardan Ružica Kilisesi, gece ışıklandırılmasıyla daha da mistik bir görüntüye bürünüyor.

Merdivenlerden devam ederek belki de Kale’nin içindeki en ilginç yapı olan Ružica Kilisesi’ne (Bogorodična Crkva Ružica) indim. Duvarları tamamen asma yapraklarıyla kaplanmış bu ufak yapı, kiliseden çok bir pagan tapınağını andırıyordu. Kilisenin girişindeki adak yerindeki mumların ışığı, karanlıkta kilisenin gotik ve gizemli havasını artırmıştı. Burası, 15. yüzyılda inşa edilmiş, ancak 1521’de Belgrad’ı fethi sırasında Türkler tarafından yıkılmış, daha sonra cephanelik olarak kullanılmış, 19. yüzyılın ikinci yarısında tekrar inşa edilmiş ve en son 1925’te yenilenmiş.


Belgradlılar St. Petka Şapeli’ndeki kaynaktan çıkan suda yüzlerini yıkayıp şifa arıyorlar.

Kilisenin yanındaki yolu takip edince daha yeni tarihli bir kilise çıktı karşıma. 1937 tarihli St. Petka Şapeli (Kapela Svete Petke) bir ayazmanın üzerine kurulmuş. 1521 yılına kadar burada Aziz Petka’nın kalıntılarını barındıran bir başka kilise varmış. Mimarisi, Ružica kadar dikkat çekici olmadığı için fazla oyalanmayıp yoluma devam ettim.

Taşlı yoldan yuvarlanmamaya dikkat ederek Kale’nin aşağısındaki parka indim. Orta Çağ’da burası Belgrad’ın merkeziymiş.


Belgrad Kalesi 125,5 metrelik bir tepenin üstünde yer alıyor ve altında hâlâ keşfedilmemiş dehlizler var.

Tepede ışıklandırılmış kale duvarları azametli bir koruyucu gibi uzayıp gidiyordu. Solumda şimdi planetaryum olarak kullanılan 18. yüzyıldan kalma Türk Hamamı vardı, ileride ise 6. Karl Kapısı ile askeri yemekhanenin kalıntıları görülüyordu. Çok daha ileride, anayolun diğer tarafındaki surlara bitişik Nebojša Kulesi inmeye başlayan pusun içinde belli belirsiz fark ediliyordu. 1460’larda inşa edilen kule, hem Sırplar hem Türkler için önemli bir savunma noktası ve zindan olarak kullanılmış. Yunanistan’ın desteğiyle restore edilen kule şimdilerde müze-galeri olarak Belgrad’ın tarihine ışık tutuyor.


Evliya Çelebi’ye göre kitabesinde “Buyur, cennete yaraşır bir zenginliğin tadına bak” yazan Sokullu Çeşmesi’nin eski görkeminden geriye bir şey kalmamış.

Orijinal planım dış kalenin surlarını boydan boya geçip yukarıya çıkmaktı ama fazlasıyla ıssız olan parkta, akşam karanlığında tek başıma dolaşmayı gözüm kesmedi. Gerçi daha sonra Belgrad’ın oldukça güvenli bir yer olduğunu görecektim ama ilk akşam çok fazla açılmaya cesaret edemedim. Yine de parkın içinden geçip eski Baruthane kalıntılarının yanından, oldukça dik bir yokuşu tırmanıp kan ter içinde Kale’ye geri geldim. Yokuşun solunda Metropolitlik Sarayı’nın kalıntıları vardı ama karanlıkta pek fark edilmiyordu. Defterdar Kapısı’ndan geçince Sokullu Çeşmesi ile karşılaştım. Daha doğrusu çeşmeden geri kalanlarla… Açıkçası Sokullu’nun adına yaraşır daha şaşaalı bir çeşme bekliyordum ama biraz harap olmuş, fark etmeden kolayca yanından geçip gidilecek bir yapı buldum. Avusturya hakimiyetinde üzeri toprakla örtülen çeşme ancak 1938’de tekrar gün yüzüne çıkarılmış ve 1990’larda restore edilmiş.


Zamanında Belgrad’ın kurulduğu Kale ile Tuna arasındaki düzlükte, şimdi geniş bir park var.

Kale surlarının üzeri görünüşe göre sevgililerin popüler buluşma noktasıydı. Gençler manzarayla pek ilgilenmiyor olsalar da gerçekten muhteşem bir manzara vardı. Aşağıdaki parkın ışıkları inen pusun içinde sarı sarı parıldıyor, ileride Tuna belli belirsiz akıp gidiyordu. Ama daha ilginci sanki bir deniz veya göl vardı aşağıda. Işıksız bir karanlık, bir orman kilometrelerce uzanıp gidiyordu Tuna’nın ötesinde. Kim bilir neresiydi ta ileride görünen ışık noktaları, sanki suyun öte yakası gibi…

Gelmeden önce haritadan Belgrad’ı incelerken Tuna’nın üstünde çok az köprü olduğunu, diğer yanda yerleşimin az olduğunu görünce garipsemiştim. Belgrad, Tuna’nın diğer tarafına pek geçmemiş, geniş alana yayılan ormanlara kıymamıştı. Belki ihtiyaç duyulmamış, belki çevre bilinciyle şehir o yöne genişlememişti. Hâlbuki 3-4 köprüyle Tuna çok rahat geçilebilir, şehir merkezine bu kadar yakın yerde toplu konutlar, alışveriş merkezleri kurulabilirdi, ne de güzel kentsel dönüşüm yapılırdı!

İstanbul’da tarihi yarımadanın siluetini bozan gökdelenlerin “zamanında fark edilmemiş, olmuş bir kere” diye geçiştirilmesinin tartışması sürerken, Belgrad’da bu kadar geniş bir ormanlık alanın korunmasına gıpta ettim.


Belgrad şehrinin koruyucusu Victor Heykeli, 14 metre yüksekliğindeki bir sütunun üzerinde şehri gözetliyor.

Kale gezime biraz ötedeki seyir terasıyla devam ettim. Buradan hem Tuna Nehri hem de Sava Nehri’nin öte yanı görülebiliyordu. Sava Nehri’nin diğer yanında yüksek ve modern binalarıyla yeni Belgrad’ın ışıkları parlıyordu. Seyir terasının ortasında ise Victor – Muzaffer Heykeli (Pobednik) dikiliydi. Bu heykel, şehrin Türklerden kurtarılmasının anısına 1928 yılında dikilmiş. 1912’de Terazije Meydanı’ndaki çeşmenin üzerine dikilmesi planlanan heykel, halkın çıplak bir adamın şehrin ortasında olmasına muhalefet etmesiyle yıllar sonra Kalemeydan’a dikilmiş ve şehrin sembollerinden biri olmuş.


Belgrad’da 19. yüzyıl öncesine Balkan mimarisine dair nadir örneklerden biri Kale surları içinde bulunuyor.

Seyir terasının solunda klasik Balkan mimarisi tarzında eski bir bina göze çarpıyordu. Projektörlerle aydınlatılmış bu beyaz yapı Eski Eserleri Koruma Enstitüsü’nün binasıydı. Binanın yanından geçip girdiğim kapıdan Kale’yi terk ettim. Dış avludaki eskiden nöbetçi karargahı olan bina galeri olarak kullanılıyordu ve hayvanlar üzerine bir sergi vardı ama pek ilgimi çekmediği için Kalemeydan Parkı’ndan çıkıp yaklaşık 1,5 saat süren Kale gezimi sonlandırdım.
—————————————
(Adım Adım Belgrad yazısının devamı)


Kale’nin altındaki park geniş bir yeşil alan olmanın yanı sıra çeşitli tarihi kalıntıları da barındırıyor.

Parktayken sonunda Bora’dan haber aldım, ama haberler hiç iyi değildi. Yıldız’ın durumu kötüleşmiş ve hastaneye gitmek zorunda kalmışlardı. Yanlarına gitmeyi teklif ettiysem de Bora ne hastanenin ismini ne de adresini biliyordu. Yapacağım hiçbir şey yoktu. Bu durum tüm keyfimi kaçırmıştı. Kararlı gezgin ile vefasız arkadaş olmak arasında bölünmüştüm. Bir taraftan bencillik ederek geziyi planladığım gibi bitirmek istiyor, diğer yandan da bir faydam dokunabilir düşüncesiyle arkadaşlarımın yanında olmak istiyordum. Elimden o an için bir şey gelmeyeceğini anlayınca yoluma devam ettim.


Belgrad Kalesi üzerinden Tuna ve Sava Nehirlerinin birleştiği nokta ve Büyük Savaş Adası’nın yeşil manzarası seyredilebilir.

Paltomu elime alıp nefes nefese kaleye çıkan merdivenleri tırmandım. Sokullu Çeşmesi’nin yanından geçip Victor Anıtı’ndan Tuna Nehri’nin öğle güneşi altında ağır ağır akışını izledim. Tuna ile Sava’nın birleştiği yerde, nehri ikiye bölen ağaçlarla kaplı, üstünde yerleşim olmayan büyükçe bir ada vardı. Büyük Savaş Adası (Veliko ratno ostrvo) ismini tarihteki stratejik konumundan alıyordu. 1521’de Kanuni Sultan Süleyman Belgrad’ı fethi sırasında saldırıları bu adadan yönetmiş, 1806’da Sırp isyanı sırasında Karayorgi’nin birlikleri tarafından kullanılmış. Son yıllarda adanın kültürel ve turistik amaçlarla kullanımı gündeme gelmiş. Eğlence parkı mı yapalım, hayvanat bahçesini mi buraya taşıyalım derken, şehir meclisinin kararıyla ada, doğal balık üreme alanı olarak belirlenmiş ve Belgrad’da üzerinde otel, lokanta vs. gibi yapıların inşa edilmesi yasak olan yegane alan olması kararlaştırılmış. Yine kendi şehrimi düşününce oldukça ironik buluyorum.

Bu arada hayvanat bahçesi demişken, malum Kalemeydan Parkı’nın sınırları içinde bir de hayvanat bahçesi var. Emir Kusturica’nın Yeraltı filmini seyredenler hatırlayabilir. 1936’da kurulan Belgrad Hayvanat Bahçesi (Zoološki vrt), 1941’de Nazi bombardımanında tahrip olmuş ve pek çok hayvan kaybolmuş. Bugün 17 hektarlık bir alanda 270 türde, 2000’den fazla hayvan yaşıyormuş. Ancak ben burayı gezmedim. Açıkçası bilinçli turistlere de gezmemeleri telkin ediliyor. Çünkü hayvanların yaşam koşulları pek iyi değilmiş ve hayvan severler buranın turistik bir atraksiyon olarak teşvik edilmesinin karşısındalar. Ancak çocuklu aileler için cazip olabilir.


Güneşli bir günde, Kale’nin Sava Promenad’ında oturup nehri seyrederek şehrin karmaşasından uzaklaşmak mümkün.

Kale turunu tamamlamak için farklı bir yol izleyip Victor Anıtı’nın altına inip Sava gezisine çıktım. Sava Nehri’ne bakan sıra ağaçlar arasında bir gezinti yoluydu burası. İnsanlar banklara oturmuş öğle güneşinden faydalanıyordu. Oyun oynayan çocuklar, kitap okuyanlar, sandviç yiyenler, çocuk gezdirenler, sohbet edenler, satranç oynayan yaşlılar… Aralarından geçip Kalemeydan’ı terk ettim ve büyük Belgrad turumun ilk yarısını kapattım.

Eski şehri geride bırakmak üzere bilmem kaçıncı kez Kneza Mihaila Caddesi’ni geçtim. Bu arada caddedeki turizm danışma bürosuna uğrayıp aradığım müzik CD’lerini nereden bulabileceğimi sordum. Republika Meydanı’na yakın Makedonska Caddesi’ndeki bir müzik mağazasında bulabileceğimi söylediler. Yolum üstü sayılırdı. Öğle yemeği için mola vermeden önce müzik işini de halletmeye karar verdim.


Kneza Mihaila Caddesi, Belgrad’ın cazibesi en yüksek caddesi ve gün boyu canlı.

Caddeler öğle vakti hareketliliğiyle canlanmıştı. Meydanın civarındaki lokantalar, kafeler, pekaralar öğle yemeği yiyen insanlarla doluydu. Kısa bir aramadan sonra Makedonska Caddesi’ndeki müzik dükkanını buldum. Aradığım iki CD vardı: biri Sırpların klasik bestecisi Mokranjac’a ait herhangi bir albüm, diğeri de Sırp folk şarkılarının olduğu bir albüm. 1856-1914 yılları arasında yaşamış olan ve modern Sırp müziğinin kurucuları arasında yer alan Stevan Stojanović Mokranjac, özellikle halk müziğinden etkilenmiş ve geleneksel müziği modernize etmiştir. Bir diğer ilham noktası da kilisedir ve dini koraller bestelemiştir. Ancak gariptir ki banknotların üzerinde bile resmi olan bu bestecinin kayıtları albüm haline getirilmemiş. Ben de mağazadaki tek Mokranjac albümünü aldım. Mağaza sahibi kimsenin Mokranjac’a rağbet etmediğini söyledi.

Neyse ki halk şarkıları konusunda daha şanslıydım. Akordeonla folk ezgilerinin seslendirildiği bir albümle, geleneksel Sırp dansı “kolo” gösterisi olan bir DVD satın aldım. Kolo, hareketli bir halk dansı ve tüm Balkan uluslarınca icra ediliyor. Hem müzik hem de dans figürleri dinamik ve neşeli. Özellikle düğünlerde ve kutlamalarda oynanıyor. Gerek figürler gerek kılık kıyafet biraz Trakya yöresi oyunlarına benziyor.

Sonunda muradıma erdiğime göre artık yemek yiyebileceğim ucuz yollu bir yer arayabilirdim. Terazije Caddesi üzerinde gördüğüm bir “yerli” fast-food lokantasını hatırladım. Yol üstünde daha uygun bir yer bulamazsam orada yerim diye düşündüm. Lokanta tahmin ettiğimden daha küçüktü ve masaların çoğu kaldırımdaydı. Ufak bir de asma katı vardı. Yarım gündür üşüyen bacaklarımı ısıtma ve tuvalet bulma ümidiyle, ekmek arası tavuk döner ve portakal suyunu (415 SD) alıp asma kata çıktım. Tuvalet olmaması hayal kırıklığı yarattı. Neyse, karnımı doyurup yoluma devam etmekten başka çarem yoktu.

Ne olur ne olmaz diye biraz döviz bozdurmak istiyordum. Terazije’nin başlangıcında, daha sonradan Moulin Rouge Kulübü gibi bir yer olduğunu öğrendiğim mekanın girişinde, Belgrad’da o zamana kadar gördüğüm en iyi kuru veren bir döviz büfesi buldum. Fark büyük değildi belki ama yine de diğer döviz büfelerinden yüksekti. Para işini de halledince Terazije Caddesi boyunca yürümeye başladım.


Terazije Meydanı’nda zarif mimarisiyle halen hizmet veren Hotel Moskva.


Terazije Caddesi ve Meydanı, ismini Türklerin burada şehre su sağlamak için inşa ettikleri su terazilerinden alıyor. 1860’ta su kulesi yıkılıp yerine bir çeşme yapılıyor. Cadde 1910’larda Prens Obrenovic’in emriyle kabuk değiştiriyor. Zanaatkarlar, tüccarlar buraya taşınıyor ve 20. yüzyılın başında Belgrad’ın kalbinin attığı bir yer oluyor. Başlıca mağazalar, oteller, tiyatro salonları ve şehirdeki ilk sinema salonları bu cadde üzerinde inşa ediliyor. 1906’da Rus sesesyon tarzında yapılan Hotel Moskva halen bu cadde üzerinde; caddenin başlangıcındaki Albanija Hanı yerine ise 1938’de modern ve yüksek Albanija Sarayı (Palata Albanija) inşa edilmiş. Cadde boyunca art nouveau ve art deco binalar göze çarpıyor. Caddenin Kralja Milana Bulvarı adını alıp devam ettiği noktada Eski ve Yeni Saraylar var.




Eski ve Yeni Saraylar, Sırbistan’ın yakın tarihine ait iki önemli bina.

Eski Saray (Stari Dvor), 1882-1884 tarihleri arasında, yeni kurulan Sırp Krallığı için akademizm tarzında inşa edilmiş. Ancak iki dünya savaşı sırasında büyük zarar gördüğü için dış görüntüsü bayağı değişmiş. Büyük taş binanın caddeye bakan kısmında Dor sütunlar ve karyatid heykellerinin taşıdığı üçgen bir alınlık var. Yeni Saray’la arasındaki bahçeye bakan cephesinde bu sütunlu ve karyatidli yapı sürdürülmüş. Ayrıca cepheyi kaplayan büyük pencereler ve balkonlar dikkat çekiyor. Ayrıca sivri kulesi binanın uzaktan bile fark edilmesini sağlıyor. İnşa edildiği dönemde Belgrad’daki diğer tüm yapılardan daha görkemli olması için tasarlanan bina, şu anda Belgrad Şehir Meclisi’ne ev sahipliği yapıyor.

Aynı cadde üzerinde, parkın diğer tarafındaki Yeni Saray (Novi Dvor) ise 1911-1933 yılları arasında Karayorgeviç Hanedanı’nın rezidansı olmuş. Eski Saray’a göre daha sade ama kunt bir mimarisi olan sarayın parka bakan cephesindeki İyonik sütunlar ve yine çatısındaki sivri kule dikkat çekici. Saray şimdilerde Sırbistan Cumhurbaşkanı’nın ofisi olarak hizmet veriyor.

İki saray arasındaki küçük parktan geçip, daha büyük olan Pionirski Parkı’na çıktım ve kısa bir mola verdim. Artık bacaklarımdaki ağrı kendini hissettirmeye başlamış, mola aralarım sıklaşmıştı. 1944’e kadar Eski Saray’ın yüksek duvarları için de kalan park, daha sonra halka açık bir parka dönüştürülmüş. Parkın bir köşesinde Nobel ödüllü Sırp yazar Ivo Andrić’in de bir heykeli var.




Tamamlanması 30 yılı bulan Sırbistan Parlamentosu ve önündeki Siyah Atlar Oynuyor heykeli.

Parkın yukarısında, Nikole Pašića Bulvarı’nın üstünde Sırbistan Parlamentosu (Dom Narodne Skupštine) vardı. Art nouveau tarzında inşa edilmiş, büyük kubbeli sarayın yapımına 1907’de başlanmış, ancak 1. Dünya Savaşı sırasında planların kaybolmasıyla sarayın tamamlanması 1936’yı bulmuş. Ben göremedim ama iç dekorasyonu da dışı kadar zenginmiş. 1939’da sarayın önündeki heykel grubu dikilmiş. Heykeltıraş Toma Rosandić tarafından yapılan Siyah Atlar Oynuyor (Igrali se konji vrani) heykellerine özel bir önem atfediliyor. Bana daha çok tepişiyorlarmış gibi geldi. Heykeller insanla doğa arasındaki mücadeleyi sembolize ediyormuş. Ancak halka göre ise insanları parlamentodan atmaya çalışan güçleri…

Aynı cadde üzerinde, parlamento binasının az ilerisinde devasa bir binada posta idaresi vardı. Sovyet komünist mimarisinden izler taşıyan bu kocaman yapı, artık elektronik postanın bile demode olmaya başladığı günümüz iletişimi için bir tezat gibi duruyordu.




Yüksek kuleleriyle gayet heybetli duran St. Mark Kilisesi’nin hemen yanındaki küçük Rus Ortodoks Kilisesi masal kulübesine benziyor.

Caddeden Tašmajdan Parkı’na doğru yürümeye devam ettim. Artık turumun son etabına giriyordum. Parkın başlangıcında ülkenin en büyük kiliselerinden biri olan St. Mark Kilisesi (Crkva Svetog Marka) vardı. Sırp-Bizans stilinde kırmızı tuğlalardan inşa edilmiş kilise, tarz açısından kentteki diğer kiliselerden farklılık gösteriyordu. İlk bakışta çok daha eski zamanlara aitmiş izlenimi veren kilisenin inşasına 1931’de başlanmış, 1940’lara kadar sürmüş. Neden bilmem, ama bu kilisenin mimarisine bir sempati duydum. Belki devamlı kubbeli, sivri kuleli, aşırı süslü yapılar görmekten bıkmıştım. Kilisede halen düzenleme ve bakım çalışmaları sürüyordu. Şöyle bir göz atmak için içeri girdim. Mum diken insanları görünce, Allah yolumu açık etsin, sağ salim seyahat edeyim diye ben de bir mum alıp diktim.

Rehber kitapta o yakında olduğu yazan Rus Ortodoks Kilisesi’ni (Ruska Pravoslavna Crkva) aramaya başladım. Büyük, soğan kubbeli, ihtişamlı bir kilise arıyordum, ancak çıka çıka karşıma yeşil çatılı, küçük mavi soğan kubbeli, şirin bir masal kulübesi gibi bir yapı çıktı. Önemli olan boyu değil, işlevi deyip yüzümde bir gülümsemeyle Tašmajdan Parkı’na girdim. Belgrad’daki en büyük parklardan biri olan bu park ismini, Osmanlı döneminde burada kurulan taş ocağından almış. Belgrad’daki eski yapıların malzemesinin buradan temin edildiği söyleniyor. İlk Sırp isyanında Karayorgi kampını bu meydanda kurmuş, daha sonra ise mezarlığa dönüştürülmüş. 1950’elrden beri de park olarak şehre hizmet veriyor. Parkın çevresinde spor kompleksleri, oyun parkları, otel ve lokantalar ile Sırp Radyo Televizyonu’nun binası var.

Parkta fazla oyalanmayıp Beogradska Caddesi’nden Slavija Meydanı’na doğru yürüyüşe geçtim. O civarda olan Tesla Müzesi de listemdeydi, ancak bacaklarımda kalan gücü St. Sava Kilisesi’ne saklıyordum. Ayrıca Bora ve Yıldız’ın durumunu merak ediyordum. Gün içinde mesajlaşarak durumun çok ciddi olmadığını öğrenmiştim, yine de turu çok fazla uzatmayıp hostele vakitli dönmek istiyordum.
————————–
(Bu kez de bir flashforward yapıp bir sonraki gün yaptığım Tesla Müzesi ziyaretini Binrotalılara sunmak istiyorum.)

Biraz aradıktan sonra Krunska Sokağı 51 numaradaki Nikola Tesla Müzesi’ni (Muzej Nikole Tesle) buldum.




Nikola Tesla Müzesi’ndeki tur sırasında Tesla’nın icatlarını bizzat test etme şansına sahipsiniz.

1856-1943 yılları arasında yaşayan Nikola Tesla, gerçekten çok ilginç bir kişilik ve Sırpların medarı iftiharlarından biri. Ancak bir elektrik mühendisi ve mucit olan Tesla, zamanında yeteri kadar tanınmamış ve takdir edilmemiş. Bugün kullandığımız pek çok elektrikli cihaza, hatta kablosuz iletişimin gelişmesine onun teorileri ve vizyonu kaynak olmuş. Özellikle enerjinin iletilmesinde verimli olmayan doğru akım yerine alternatif akımın kullanılması fikri Tesla’dan çıkmış ve alternatif akımla çalışan akümülatörler, transformatörler ve motorlar tasarlamış. Suyun gücünü kullanıp elektrik elde eden hidroelektrik santralleri de onun tasarımı. Nicola Tesla’nın teorilerinin kaynaklık ettiği projeler arasında alternatif akım jeneratörleri ve motorları, radyo, floresan, radar, MRI, lazer teknolojisi, robot teknolojisi, deprem makinesi var. Tesla’nın asabi ve eksantrik kişiliğinin yanı sıra bilim dünyasında öne çıkmamasının bir nedeni de ABD’ye göç ettiğinde Thomas Edison’un düpedüz onun çalışmalarını suiistimal etmesi ve aralarındaki büyük rekabet nedeniyle Edison’un onun ilerlemesine taş koyması olabilir. Rekor sayıda icadın sahibi ve en önemlisi günümüz iletişiminin temeli sayılabilecek kablosuz elektrik iletiminin mucidi olan Nikola Tesla 1943’te New York’ta bir otel odasında borç içinde öldü. Ancak bugün Tesla ve projeleri, bilim dünyası ve bilim meraklıları tarafından takdir ediliyor.

Pazartesi hariç her gün gezilebilen Nikola Tesla Müzesi, 1927’de inşa edilmiş bir binada yer alıyordu. Binanın doğrudan Tesla ile ilgisi yoktu ama New York’tan getirtilen kişisel eşyaları 1952’de bu binada sergilenmeye başlanmıştı. Giriş katındaki farklı salonlarda Tesla’nın kişisel eşyaları, çeşitli dokümanlar ve Tesla’nın bir küre içindeki külleri sergileniyordu. Ancak müzenin en önemli kısmı Tesla’nın icatlarının sergilendiği bölümdü. Her saat başı düzenlenen ufak turlarda rehber cihazların çalışma mekanizmasını anlatıyor ve bizzat müze ziyaretçilerinin test etmesine olanak veriliyordu. Şimşek çıkaran makineler, manyetik alanın ortasında kendi kendine dönen yumurta ve diğer cihazlar sihirle bilim arasındaki ince çizgiyi ispatlarcasına sergileniyordu. Keşke biraz daha vaktim olsaydı ve turun hepsini tamamlayabilseydim.
——————————————–
(Adım Adım Belgrad yazısının devamı.)

Beogradska’nın sonunda, modern Belgrad’ın merkezi diyebileceğimiz yuvarlak Slavija Meydanı’na vardım. 19.-20. yüzyılın taş binalarının yerini betonarme apartmanlar almıştı. Zamanında ördek avlanan bir bataklık olan bu meydanda şimdi yoğun bir akşam trafiği gözleniyordu. Şehir içi ulaşımın merkezlerinden olan meydanda işten eve dönen insan kalabalığı otobüs, tramvay, troleybüs duraklarını doldurmuştu. Özellikle şehir merkezindeki birkaç hatta işleyen boynuzlu troleybüsler, çocukluğumdan hayal meyal aklımda görüntüleri yeniden canlandırmıştı. Gün boyunca fazla hissetmediğim taşıt trafiğini burada tüm karmaşıklığıyla görme fırsatım oldu. Biraz Taksim Meydanı’na benzeyen bu meydana çıkan pek çok yol olduğu için, trafiğin birbirine girmesi de doğaldı.

Ben meydanı geçip Svetog Sava Sokağı’ndan, şehrin yeni sembollerinden olan heybetli St. Sava Katedrali’ne doğru tırmanmaya başladım. Burada Aziz Sava’dan biraz bahsetmek yerinde olur. Sırp Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu ve ilk başpiskoposu olan Aziz Sava (1174-1236), Nemanjić Hanedanı’nın kurucusu Stefan Nemanja’nın oğludur. İktidar yerine din yolunu tercih eder ve çeşitli mucizeler gösterir. Balkan milletlerine barışı getirmesi nedeniyle diplomat ve hukukçu kişiliğiyle öne çıkar. Yaşamı Orta Çağ’dan günümüze sanat ve edebiyatı etkilemiştir.

Zamanında Türklerin bile saygı gösterdiği bu aziz, ne yazık ki trajik bir olayla Osmanlı tarihinde yer almış. 1594’teki Banat ayaklanması sırasında isyancılara ders vermek isteyen Sadrazam Sinan Paşa, Mileševa Manastırından Aziz Sava’nın kemiklerinin olduğu sandukayı Belgrad’a getirtip Vračar Tepesinde yakmış. Doğal olarak bu olay, bugüne kadar süregelen Türk nefretini körüklemiş.


Sırp Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu adına inşa edilen St. Sava Katedrali, Balkanlar’ın en büyük kilisesi.


Bu olayın meydana geldiği tepede, Balkanlar’ın en büyük yapısı ve Ortodoks dünyasının en büyük kiliselerinden biri olan St. Sava Katedrali (Hram Svetog Save) yükseliyor. Yapının 1935’te başlayan inşası, 2. Dünya Savaşı ve ardından Tito’nun komünist rejimi nedeniyle kesintiye uğramış. 1985’te başlatılan çalışmalar halen devam etmekte. Kubbe yüksekliği 65 metre olan katedralin içine 10 bin kişi sığabiliyormuş.





St. Sava Katedrali’nin içindeki inşaat yıllardır sürmesine rağmen, ibadet devam ediyor. İnşaat çalışmaları için katedralde yardım sandığı bulunuyor.


Bizans mimarisinden izler taşıyan, hatta biraz Aya Sofya’yı andıran katedralin fotoğrafını ilk kez gördüğümde “minaresi olsa camiye ne kadar benzer” diye düşünmüştüm. Katedralin içine girdiğimde kalın ve yüksek sütunlar, büyük bir alanı kaplayan geniş kubbe gerçekten bir ululuk hissi uyandırdı. İnşaat sürdüğünden yüksek iskeleler kurulmuştu ve çoğu yeri kapalıydı, ama ibadet için bir bölüm ayrılmıştı. Henüz tamamlanmamış olmasına rağmen, pencerelerden süzülen akşam güneşinin duvarlara yansıyan huzmelerinin yarattığı mistik hava ve başka bir dinden olsa da insanların inançları için bir araya gelmesi etkileyici bir atmosfer oluşturmuştu.


Güneş alçalmaya, gölgeler uzamaya başlamıştı. Katedralin beyaz mermer yüzeyi günbatımı altında göz kamaştıran bir yansımayla parıldıyordu. Havuzlu yoldan ve Karayorgi Heykeli’nin yanından geçtim. Slavija Meydanı’na dönerken bu sefer farklı bir yol izleyip Oslobodenja Bulvarı’ndan aşağı indim. Az sonra kalabalık meydandaydım ve hostele dönmenin zamanı geldiğine karar vermiştim. Geniş Nemanjina Caddesi’nden yürürken artık ne bacaklarımın ağrısı ne de yorgunluk hissi kalmıştı. Daha doğrusu hissizleşmiştim. Artı ayaklarım otomatiğe bağlamış, beynimden komut almazmışçasına yürüyorlardı. Ayağımdaki botlar ve sırtımdaki çantayla bütünleşmiş olduğumu hissediyordum.

Son molamı Manjež Parkı’nda verdim. Burada 1930’lara kadar bir binicilik okulu ve süvari birliğinin kışlası varmış. Çok büyük olmasa da etraftaki boğucu blokların ve yoğun trafiğin arasında insanlar için hoş bir yeşil sığınak olmuş.




1999’da NATO’nun yaptığı bombardımanın izleri halen görülebiliyor ve Sırplar bölgedeki çatışmaların sebebi olarak NATO’yu suçluyor.

Yokuş aşağı inen Nemanjina Caddesi, hükümet binalarının, büyük finans şirketlerinin olduğu bir caddeydi. Tüm genişliğine rağmen fazlasıyla gri ve sıkıcı gelmişti. Bunda güneş ışığını kesen apartman blokları yüzünden etrafın daha karanlık görünmesinin etkisi de vardı. Birden ilk bakışta ne olduğunu anlayamadığım bir manzarayla karşılaştım. Caddenin iki tarafında birbirinin benzeri iki koca bina, duvarları yıkılmış, demirleri çıkmış, camı penceresi inmiş, harap bir vaziyette duruyordu. Önce tamamlanmamış bir yıkım çalışması sandım. Ancak biraz daha yürüyüp sanki bir kanyonun iki yakası gibi duran binaların ön cephesini görünce durum kafama dank etti. Burası 1999’da NATO’nun Belgrad’ı bombalaması sırasında hedef olan Savunma Bakanlığı binasıydı.

Biraz daha yürüdüm ve işte Belgrad Tren İstasyonu (Glavna Železnička Stanica) karşımdaydı. Sabah 8.30 gibi başladığım Belgrad turumu 8 saatte tamamlamıştım. Görmek isteyip de göremediğim yerler vardı; yine de tatmin edici bir tur olduğuna inanıyordum. Yorgunluğun tatmin edici bir mutluluğa dönüştüğü ender durumlardan birinde, yüzümde gülümsemeyle hostelin kapısından içeri girdim.

(Belgrad, Novi Sad, Sremski Karlovci ve Smederevo’yu kapsayan Sırbistan gezimin detaylarını, Sırpların ve Sırbistan’ın düşündüğümüzden ne kadar farklı olduğunu ve önyargılarımdan nasıl kurtulduğumu öğrenmek isteyenleri Corto Turco’nun Seyahatleri adlı blogumdaki “Tanıştığıma Memnun Oldum, Sırbistan” adlı yazıma beklerim. Keyifli okumalar.)


http://sinanbali.blogspot.com/2012/02/tanistigima-memnun-oldum-sirbistan.html


BİNROTA OKUYUCULARINA NOT: Belgrad yazısı yaklaşık 70 sayfa tutan 5 günlük Sırbistan gezimin bir bölümü, ancak çok fazla detay ve kişisel görüş olan gezi yazımın tamamını burada yayınlayıp okuyucuları sıkmak istemedim. Smederevo ve Novi Sad bölümlerini de yayınlayacağım ama tamamını okumak isteyenleri yukarıdaki adrese beklerim. Bu seyahate çıkış güdülerimi belirtmek için yazımın giriş bölümünden bir alıntı vermeyi, doğru buldum:

“Doğruya doğru. Bu yolculuğu yapmaya karar verdiğimden andan itibaren tedirgindim. İster istemez kötü bir muameleyle karşılaşır mıyım diye aklımdan geçiriyordum ve zaman zaman düşman topraklarına girecekmişim gibi hissediyordum. Ancak yapılan mezalimi, tanık olunan acımasızlığı tüm topluma yüklemek doğru mu? Öyle olsa bile insanlar gibi toplumlar da değişemez mi? Yüzyıllarca süren bir düşmanlık bitmiş olamaz mı? Bilmiyorum. 4-5 gün gibi kısa bir sürede bu soruların cevaplarını bulabilir miydim, onu da bilmiyorum. Ama bunun için Sırbistan’a gidiyordum. Sonuçta iyi de olsa kötü de, önyargılarımı yargıya dönüştürmek için…”

8 yorum

  • bora arasan dedi ki:

    Keşke bu yazıyı önceden birisi yazmış olsaydı da elimizde rehber var diyebilseydik. Bizlerden sonrakiler için çok iyi bir kaynak olmuş.

    Eline sağlık

  • Zeynep dedi ki:

    kesinlikle dolu dolu bir yazı olmuş ellerinize sağlık

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Corto,çok harika bir rehber oldu bu yazı,gidecekler yanlarına alacak ,adım adım senin izinde dolaşacaklar….Kaptan Mişa konağında ,devrin modası olan Orientalizm izleri görüyorum,değişik bir mimari…Şehri çok bakımlı bulduğumu söylemek isterim,eski binalar onarılmış,parklar güzel..Bora nın eşinin hastalığı beni üzdü,yabancı ülkede hastalık ne zor şeydir ..St Sava katedrali hakkındaki yorumuna tamamen katılıyorum,yapı,4 yarım kubbeli klasik Osmanlı camii planında…Çok çok teşekkürler,ayaklar boşuna ağrımamış,herkese faydalı bir yazı..

  • Corto_Turco dedi ki:

    Yorumlar için teşekkürler. Boraları merak etmeyin. Bundan sonra doktor kontrolüne Belgrad’a gidecekler, gösterilen ihtimamdan çok memnun kaldılar. Kendi de yazar belki. Belgrad’ın her tarafı o kadar bakımlı değil. Benim fotoğraflar biraz turistik kalmış. Mesela kaldığımız 100 senelik bina otobüs geçince sallanıyordu. Rıhtım kısmı terk edilmiş gibiydi. Prag ya da Dubrovnik kadar cilalı bir kent değil ama gerçek.

  • karablacksea dedi ki:

    harika, yazınızı çok beğendim. Gitmeden önce okuyan için bir rehber niteliğinde olmuş. Ben de Belgrad yazısı yazacaktım ama zaten daha fazla birşey katabileceğimi sanmıyorum. Nikola Tesla müzesi için ayrı bir başlıkta ayrıntılı inceleme yazısı hazırlayacağım. Gerçekten değeri bilinememiş geleceği şekilllendiren en önemli mucit..

  • TnhN dedi ki:

    Süpper bi yazı olmuş. Birkaç gün içinde Balkan turuna çıkıyoruz, gezilcek herbir yeri öğrenmiş oldum sayenizde, tam aradığım gibi bir yazıydı, parmaklarınıza sağlık!

  • eniscarter dedi ki:

    eliğinize, yüreğinize sağlık, bilgiler için çok teşekkürler, faydalanacağım

  • ulascan dedi ki:

    Sinan Bey yazınız rehber niteliğinde. Kesinlikle çok işime yarayacak. Teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*