Adım Adım Avrupa

ADIM ADIM AVRUPA GEZİ NOTLARI (03-22 Temmuz 2007)

Rota:

image001

 

2006 yaz sonunda görmüştük bir gazetede “Otobüsle Adım Adım Avrupa” ilanını… Çok özenmiştik çok… Yaz tatilinin bitmiş, izinlerin kullanılmış olması, Ayçin’in öğretmen olması nedeniyle okullar başlayınca izin kullanamayacak olması ve en önemlisi de maddi olarak pek hazırlıklı olmamamız nedeniyle yutkunarak bakmıştık sadece….

 

2007 yaz tatili planları yaparken aynı ilan karşımıza çıkmasın mı… Çıksın tabi ki… Bir heves ilanı veren Asyam Tur’u ve daha sonra o tura benzer turlar yaptığını öğrendiğimiz Metro Travel ve Vertigo (İzmir’de bir tur şirketiymiş) gibi şirketleri gerek arayarak gerek ofislerine giderek fiyat ve vize araştırması yapmaya başladık.. Eşimin de benim de daha önce Schengen ülkelerine çıkışımız olmadığı ve üstüne bir de İngiltere vizesi gerektirdiği için Asyam Tur’un Londralı Avrupa turu biraz zor gibi görünüyordu…

 

İzmir’deki firmada Londra olmadığı için vize konusunda avantajlı görünüyordu ama aldığımız numarayı aradığımızda direkt karşımıza çıkan firma sahibi  firmanın büyüklüğü konusunda bizi biraz endişelendirmiş, hele bu kişi turdan aylar önce paranın tamamını nakit ve peşin olarak aldıklarını belirtince endişemiz kaybolmuş çünkü bu alternatifi tamamen silmiştik..

 

Metro Travel ve Asyam Tur çalışanları Schengen çıkışımız olmadan İngiltere vizesinin imkansız olduğuna inandırmıştı ki nereden estiyse Asyam Tur’un merkez ofisine telefon ederek sormak istedim, karşıma çıkan Esen Hanım, bunun doğru olmadığını, birçok müşterilerine bu vizeleri aldıklarını, evraklarımızın tam olması halinde sorun çıkmayacağını öyle inandırıcı söyledi ki, pasaport ve evraklarımızı hazırlayarak vize ücretleriyle birlikte kendilerine teslim ettik…

 

Zaman geçiyor, ne Asyam Tur’dan ne de ilgili konsolosluklardan bir haber gelmiyordu, olumlu, olumsuz ya da görüşmeye çağrıldığımıza dair. Ben meraktan iki günde bir Esen Hanım’ı arıyordum tabi.. Ve birgün onlar aradılar, ödemenin yapılması için… Ben de vizem yok ne ödemesi deyince vize bölümü arandı ki, vizeler alınmış…  Tabi acaip sevindik eşimle.. Daha doğrusu onun akşam masanın üstünde bulduğu pasaportları karıştırınca haberi oldu bu durumdan…  Ben haberi alınca hemen Harbiye’deki Asyam Tur merkez ofisine gidip ödemeyi kredi kartına 10 taksit şeklinde yaptım ve pasaportları da kapıp eve sürpriz yapmaya koştum tabi…

 

Şimdi tur gününü beklemekten başka birşey kalmıyordu geriye… Tabi benim o gün başlayan ve haftalarca süren (ve bence işin en zevkli kısımlarından biri olan) çanta ve bavul hazırlama seramonim de var…

 

Ve beklenen gün geldi… 3 Temmuz 2007 Salı günü işten erken çıkarak önce Eminönü’nden biraz döviz ve kamera için kaset, lens gibi birkaç eksiği tamamladım, oradan vapura binip eve ulaştım. Akşam bavulları yüklenip (daha doğrusu ablamların arabasına yükleyip) oldukça yakınımızda olan Kadıköy Nikah Dairesinin otoparkına geldik. Otobüsü bulduk ki ne görelim, pasaportların, paraların ve tüm önemli evrakların bulunduğu el çantasını kimse almamış…  Neyse ki uzakta değiliz. Hemen eve gidip kalan çantayı kapıp tekrar geldik. Bu arada dikkatimizi çeken birşey vardı, otobüsün çevresinde bekleyenlerin konuşmalarından anladığımız kadarıyla, gençlerin hepsi uğurlamaya gelmişti, yaşlıların tümü de tura katılacaklardı.. Bu bizim düşündüğümüze pek uymuyordu, bu kadar uzun ve yorucu bir yolculuk için bu kadar çok yaşlının gönüllü olması gerçekten çok ilginçti… 

 

Otobüs kalktı ve 2. köprü yoluyla Harbiye’de Radyo Binası’nın karşısındaki Asyam Tur merkez ofisin önüne geldik. Orada diğer otobüs de bekliyor. İki otobüs oradaki yolcuları ve evrakları alıp yola çıktı, son olarak Bakırköy’den binecekler için çok sıkışık bir trafiğe girdik ve orada çok fazla bekledik. Nihayet yola çıktık. Otobüslerden biri Bulgaristan üzerinden çıkacak, pasaportunda Kıbrıs giriş damgası olanlar o otobüste. Biz Yunanistan üzerinden gidiyoruz. Üsküp’de buluşuruz.. J

 Not: Günlükler Ayçin tarafından tutulduğu için birinci tekil şahıs o..

1.ve 2. GÜN (03-04.07.2007)

 

Gece başladığımız yolculukta herkes biraz uyumaya çalışıyor ama yol arkadaşlarımızdan birisi tam cins, telefonu çalıyor, açmıyor, dakikalarca çaldırıyor karşı taraf. En sonunda susuyor ama sadece 30 saniye. Yeniden başlıyor çalmaya. Ya telefonu kapat, ya cevap ver, uyarıyoruz ama bu cinslerin laf anlayanları henüz bizde yok.. Avrupa’da bulursak alıcaz inşallah.. Sabah 5 gibi Yunanistan’dayız. Sınırda çok oyalamadılar. Yollar çok güzel, düzgün. Şehirlerde binalar genellikle beyaz. Makedonya sınırında Makedonlar çok bekletti. Gelişmişlik düzeyi düştükçe sınırlarda bekleme süresi artıyor. Yunanlılar Makedonya’yı kendi toprakları saydığı için pasaportta Makedonya damgası olursa sorun çıkartıyorlarmış. Kıbrıs damgasına da çıkartıyorlar.. Az sorunlu değil bu Yunanlılar da.. Makedonya’ya girince yollar kötü, daracık. Öğleden sonra Üsküp’e vardık. Türkiye ile 1 saat fark var. Otel çok komik. Oda kapıları ahşap oyma… Odanın içinde yerler gıcırdıyor. Tabi yatak da… Odaların açıldığı hol ev salonu gibi. Halı, masa, konsol falan var. Yatak, perdeler, eşyalar çok eski. Hava çok sıcak ve nemli. Hemen dolaşmaya çıktık. Çok köhne bir şehir. Halkı Ruslar gibi frapan giyimli. Dükkanlar da çok köhne. Vardar Köprüsü Osmanlı’nın yaptırdığı, sonradan yenilenmiş bir köprü. Oradan geçip kalenin olduğu tarafa geldik. Orada eski evler ve çarşı var. Kuyumculardaki altın takılar inanılmaz abartılı. Çarıkçılar, gümüş, bakır eşya satanlar var. Biraz dolanıp otele geldik. 1-2 saat uyuyup tekrar çıktık. Kebap dedikleri köfteden yedik. Burası ucuz bir şehir. 2 porsiyon kocaman köfte, 3 bira 7 euro. Gece bu şehir oldukça hareketli. Nehrin kenarında buraya göre lüks sayılabilecek kafeler var ve cıvıl cıvıl. Dükkanlarda Türkçe tabelalar da var, Türkçe konuşan esnaf da.. Makedonca Rusçaya benziyor…

image005

 

3. GÜN (05.07.2007)

 

Sabah erken kalkıyoruz, kahvaltıdan sonra otobüsümüzün hareket saatini beklerken cebimizdeki Makedon Dinarlarını harcamak için açık bir yerler arıyor Hamit. Bir fırından poğaça türü şeyler alıyor. Bir büfeden de 2 şişe şarap. Ama hala para bitmiyor. Heryer kapalı. Üsküp’ten çıktıktan kısa bir süre sonra Sırbistan sınırına geliyoruz. Burada 3 saat bekletiliyoruz. 30 euro vize ücreti varmış, pazarlıkla 10’ar euro’ya bağlanıyor. Herkes sıkışmış, sınırdaki tuvalete gidiliyor. Dev anası gibi bir Sırp tuvaletin kapısını tutuyor, yarım euro almadan kimseyi bırakmıyor. Tuvalet de inanılmayacak kadar pis. Gün boyu Sırbistan’da yol aldık. Öğlen yemeğini otobüste Üsküp’ten aldığımız böreklerle geçiştirdik. Dişlerimde tel olduğu için hiçbir şeyi ısıramıyorum, çiğneyemiyorum. Söyleyemiyorum ama yarı açım, çünkü yemekte çok zorluk çekiyorum. Sırbistan’dan çıkmadan bir benzincide mola veriyoruz. Oradaki markette elimizde kalan Makedon Dinar’larını alır mısınız diye soruyoruz, kabul ediyorlar, lazım olmayan bir sürü şey alıp paraları veriyoruz. J Şarap ve çikolata lazım olsa da alınır olmasa da…

image009 image006

Bu arada bizim bildiklerimizin dışında bir sürü ekstra tur var programda. Akşam saatlerinde Budapeşte’ye varıp tekne turuna çıkılacaktı. Ama Macaristan sınırına bile saat 20:30 sularında varabildik. Ve orada da bir süre bekledik. Budapeşte’ye vardığımızda gece 24’ü bulmuştuk. Tekne turu dönüşte yapılmak üzere ertelendi. Bu otelde akşam yemeği dahil olduğu için şnitzelli sandviçler hazırlamışlar. Onları yedik ve hemen yattık.

 

4. GÜN (06.07.2007)

 

Sabah 5:30’da kalkıp kahvaltı ettik. Kahvaltı güzeldi. İsli peynir ve salam var, tam benlik. 7:30 gibi yola çıkıp Budapeşte’de kısa bir tur attık, çok güzel bir şehir. Yola çıkınca köylerin içinden geçtik, karpostal gibi…  3 saat sonra Avusturya sınırına vardık. Burada sadece 15-20 dakika bekledik ve geçtik. İşte medeniyet. O şirin dediğimiz evler daha da şirinleşti. Muhteşem güzel ve çok bakımlılar. Balkonlar çiçek bahçesi gibi. Öğlen bir restoranda mola verildi. Biz piknik modunda sandviç yedik. Yine yola çıktık. Artık hedef Venedik. Bu arada ne zaman güzel bir manzara görüp çekmeye kalksak araya bir ağaç giriyor, bu gidişle Avrupa fotoğraflarımızı Orman Bakanlığı kitaplaştıracak. Sırbistan’dan beri heryer yemyeşil. Avusturya’da Ay Gölü diye bir gölün yanından geçtik, çok güzel bir manzaraydı. Fotoğraf molası verdik. Etrafında çok sayıda turistik tesis varmış ama hiç göze batmıyor, öyle uyumlu ki doğayla heryer, yemyeşil…

image011 image013 image015 image017 

Akşama doğru İtalya’ya girdik. Girdik derken, lafın gelişi, artık sınır mınır yok, elini kolunu sallaya sallaya geçiyorsun. Gerçi otobüste giderken elini kolunu sallamak da saçma ama neyse.. J İtalya’nın köyleri Avusturya’nınkiler kadar güzel değil. İtalya’ya girdikten 1-1.5 saat sonra Venedik yakınında bulunan ve otelimizin de olduğu Yazola denilen yazlık yerleşim yerine geldik. Günlerden Cuma ve akşam olduğu için o bölgeye doğru trafik çok yoğundu…

Burada da akşam yemeği dahil olduğu için hemen yemeğe aldılar. Yemekte önce makarna, sonra tavuklu patates sonra da meyveli hafif bir tatlı vardı. Yemekten sonra odaya çıktık, bavullarımızı bırakıp dışarı çıktık. Otel denize çok yakın. Sahile indik, upuzun, güzel kumsalında yürüyüş yaptık. Kumlara yazılar yazdık. Dönüşte bizim turdan ufaklıklara rastladık. Bizim yazıları okumuşlar, “başka Türkler de var” diye bize gösteriyorlar.. Daha kimse kimsenin adını bilmiyor ki… J Cadde tarafına geçtik. Kısa bir turdan sonra odaya çıkıp şarap ve çikolatamızı alıp sahile indik ve şarap içtik. Ama hava çok rüzgarlıydı ve yarım saat sonra odaya döndük.

5. GÜN (07.07.2007)

 

Ertesi sabah kalkar kalkmaz kahvaltıya indik. Kahvaltı güzel yine. Kaşar, salam fena değil. Ama kaşarlar kağıt gibi incecik. Venedik’e gitmeden denize girmek istiyorduk ama çok serin ve dalgalıydı, vazgeçtik. Kahvaltıdan sonra otobüsümüzle teknelerin olduğu yere gelip vaporettolara bindik ve yarım saat sonra Venedik’e vardık. 400 ada üzerine kurulmuş ve bir sürü kanaldan oluşan olağanüstü bir şehir. San Marco meydanı, kule, Dükler Sarayı, katedral…. Meydanın yanındaki kuleye çıktık. Tam tepede dışarıyı seyrederken dev gibi çan çalmaya başladı, beynimiz oynadı. İndikten sonra da elimize kolumuza konan kuşları besledik… Hiç kaçmıyorlar insanlardan…

image019 image021 

Sarayın yanında düke karşı gelenlerin cezalandırıldığı hapishane ve sarayla hapishane arasında bir bağlantı var. Buraya “iç geçirme köprüsü” ya da “son ah köprüsü” diyorlar çünkü sarayda suçlu ilan edilip hapishaneye gidenler son olarak buradan görüyorlar şehri ve bir daha da dışarı çıkamıyorlar. Bunun tek istisnası Kazanova olmuş. O dük tarafından affedilmiş.

image023 image025

San Marco meydanına 10-15 dakika uzaklıkta Rialto Köprüsü var, Aşıklar Köprüsü’ymüş. Kısa bir yürüyüşle oraya gittik. Köprünün diğer tarafında açık pazar var ama çok pahalı. 1-2 saatlik serbest zamanda buraları geziyoruz. Herşey çok pahalı. Her taraf maskecilerle, cam eşya satanlarla, dantel satanlarla dolu… Çok komik hediyelikler de var, çıplakmış gibi gösteren mutfak önlükleri ve iç çamaşırları mesela…Binalar çok eski, hiç yeni bina yok… Saat 13:00’de gondola binip tur atıyoruz. Salak gondolcu yarım saatçik gezdirip döndü.. Onun 15-20 dakikasında telefonla konuştu zaten. Demek telefon konuşması da olmasa çıkmamızla dönmemiz bir olacaktı… Bu yarım saatin maliyeti ise 70 euro.. E yuh…

image027 image029 image031  

Sonra yine serbest zaman. Akşam 17:00’de grup toplanıp otele dönecek, akşam yemeğini yine otelde yiyecek, 21:30’da gece turu için geri gelecekti. Biz otele dönmedik, akşam onlar gelene kadar Venedik’te gezmeyi tercih ettik. Akşama kadar San Marco ile Rialto Köprüsü arasında sürttük, bütün sokaklara tek tek girdik çıktık. Bugün 07.07.07 olduğu için öyle çok gelin damat gördük ki.. Bir tanesinin ayaklarına tenekeler bağlamışlardı ve insanların içinde tangır tungur yürüyorlardı.. Çok komik.. Kanal kenarında bira ile ton balığı ve patlıcan salatası yedik. Alışveriş yaptık. 1 magnet 3 euro… Aklım dantelli şemsiyelerde kaldı ama 20 euro ve kullanabileceğim alan yok. Ölü yatırım. J Sırtımıza ve bacaklarımıza kara sular indi. Gece turuna gelenlerle buluştuk. Gece turu biraz hayal kırıklığı oldu. Venedik’te doğru dürüst ışıklandırma bile yok. O nedenle gündüz attığımız turu gece karanlıkta takıla düşe ve koştura koştura tekrar attık. Biz bütün gün gezdiğimiz için durumdan memnunduk ama sırf o tur için gelenler biraz mızmızlandılar. Bu yüzden Venedik’in kara bağlantısı olan Roma Meydanı’na gidilmesine karar verildi. Resmen koşarak gidip geldik. Orada da hiçbirşey yoktu. Otele döndük. Sıcak bir çorba içip uyuduk, çok yorgunduk çok…

image033

 

6. GÜN (08.07.2007)

 

Ertesi sabah yine erkenden kalktık. Kahvaltı ve sandviç imalatından J sonra otobüsler yola koyuldu, Fransa’nın Nice şehrine gidiyoruz. Yol üzerinde ekstra Verona turu var. O tura katılacak olanlar bir otobüse diğerleri öbür otobüse alınıyor, bu nedenle ilk kez iki otobüsün yolcuları birbirine karışıyor. Biz Verona’ya gidiyoruz ve kendi otobüsümüzde değiliz. Bizim otobüs çok daha güzel ve temizdi. Hele bizim şöförler, Şuayip ve İsmail hem çok daha uyanık hem de çok daha sosyal ve çalışkandı. Neyse, bugünlük idare edeceğiz. L Yazola’dan çıktıktan 1.5-2 saat sonra Verona’ya vardık. Çok sevimli bir yer. Günlerden Pazar olduğu için ortalık çok sakin. Burada hep festivaller olurmuş. Tam merkezde arena var, Roma döneminden kalma… Oradaki bir caddeden geçip Juliet’in evine gittik. Romeo’nun Juliet’e serenat yaptığı balkonu gördük. Juliet heykelinin okşanmaktan pırıl pırıl parlayan göğüslerine dokunduk şans getirsin diye…

image035 image037  

Meydana gelince turun kadınları yeraltı geçidindeki tuvalete hücum etti. Ahşap kapılı, alaturka, çok değişik bir tuvalet. Hedefim Avrupa’daki tüm tuvaletleri görmek, kararlıyım… Bu arada Avrupa’ya gidenler tuvalet için ciddi bir bütçe ayırmalı, en düşük tuvalet ücreti 50 cent. Venedik’te 1 euro’ydu ve uzun kuyruklar vardı. 1 saat içinde 25 kez tuvalete girmek nedense Hamit’i sinirlendiriyor biraz…

  

Verona’dan yola çıkıp öğlen saatlerinde Milano’ya vardık. Tarihi dokuyu o kadar güzel korumuşlar ki,  şehir merkezlerindeki eski taş binalar muhteşem. Zaten merkezi yerlerde hiç yeni bina yok… Domm Meydanı’nda muhteşem bir katedral var, 500 yılda yapılmış, onu gezdik ve o meydandaki çok havalı kocaman bir alışveriş merkezi pasaj karışımı bir yerdeki pizacıda muhteşem bir piza yanında bira içtik. Dünkü bira ve tuvalet krizinden dolayı ben biranın (ki zaten küçüktü) yarısını içebildim. Sonrasında da sürekli susayıp durdum.

image043 image045 image047 image049 image051 image053 

Tekrar yola çıktık. Cenova’dan geçtik, beğenmedik. Yaklaşık 150 (abartmıyorum, rehber öyle diyo…) tünelden geçip Fransa’ya geldik. Dağlık yerler olduğundan yerleşim aynı Karadeniz sahilleri gibi… Ve sonunda Nice’e geldik.

image055 

Nice Fransa’nın Akdeniz kıyısında bir sahil kenti. Avrupa’nın en gözde tatil yeri olan Cote D’azur burada. Ve sonunda muhteşem otelimize vardık, adı Premier Class… Tam da adına yakışır birinci sınıf bir otel! Kapıdan girdik, iki asansörden başka birşey yok. Asansörler çağrıldı ama Fransız’ın asansörü başına buyruk. O da özgürlük yanlısı.. Gelmiyor.. 80 kişi aşağıda bekliyoruz. Resepsiyon? Üçüncü katta… Bir ara asansörü yakaladık. Bu sefer de 3. kata çıkmak ne mümkün, nereye isterse oraya çıkıyor meret. Hamit bir katta inip yangın merdiveninden (normal bina merdiveni neyse ki…) aşağı koşup yangın kapısını açıyor, insanlar nefes nefese ve dua ederek yangın merdivendinden 3. kata çıkıyor, anahtarlarını alıyor. İki gece buradayız, işimiz iş… Odamıza girdik ki, otel odası değil bu olsa olsa gemi kamarası…Ranzalı ve küçücük bir oda, penceresi bile gemi penceresi gibi, kafanı çıkarmaya kalksan sığmaz… Aslında oda tuvalet kadar, tuvalet elbise dolabı kadar.. L

image057 image059 image061  

Saat 22:30’da Cannes’a hareket ettik. Gece Cannes’da gezdik. Festivallerin yapıldığı binada, kırmızı halıda resim çektirdik. Etrafı gezdik. Nice’e göre daha lüks bir yer… Caddede bir sürü ünlü mağazalar ve oteller var… Gecenin bi vakti o komik otele döndük, bir şekilde odalara çıkmayı başardık ve uyuduk…

 

7. GÜN (09.07.2007)

 

Ertesi sabah kahvaltıya indik. Neyse ki kahvaltı otele yakışmayacak kadar iyi… Kahvaltı sonrası Monaco’ya doğru yola çıktık. Nice’e yarım saat uzaklıkta. Önce Eze köyünde bir parfüm fabrikası gezdik. Çok ucuz sanarak dandik parfümler aldık. Sonra Monaco’daki botanik bahçesini gezdik. Monaco’da yüksek ve çok katlı binalar çok fazla… Buna rağmen manzara süper. Dağlar çok sarp olduğundan geniş bir alana yayılamıyorlar, yerleşim yatay olamayınca dikine olmuş. J Çok zengin bir ülke. Tepeden görünen Monaco Stadı’nı Galatasaray’lılar (biz yani) iyi hatırlar… Onlar da bizi.. 

image064 image066 image068 image070 

Botanik bahçesinden sonra sırada Okyanus Müzesi var. Orada akvaryumları izledik. Üst katlarda fosilleri inceledik. Zaman yetmedi daha fazlasına. Oradan Grace Kelly’nin katedral içindeki mezarını gördük. Kraliyet ailesinin ölen fertleri katedral içinde gömülüyormuş. Sonra da Monaco Sarayı’nın bahçesini gezdik. Saraya giremedik ama zaten görecek pek birşey de yokmuş. Bahçesinde yemeğimizi yedik. Sonra turdaki salaklığımızı yapıp, üstelik az zaman kaldığı için koştura koştura postaneyi bularak 15 euro’ya telefon kartı aldık. Salaklık nerede mi? Monaco’dan alınan kart Fransa’da geçmiyormuş. Aslında bu bizim değil Monaco’luların salaklığı. Heybeliada kadar topraklarına bakmadan ayrı telefon sistemi kurmuşlar… Öğleden sonra yine otele gidip eğlendik, pardon dinlendik.. Ama otel öyle komik ki her giriş çıkış bir eğlence… Akşam Monaco-Monte Carlo kumarhaneler turu var. Gittik ama biz turun 1 saatini telefon kulübesinde geçirdik. Çünkü bu gece Monaco’dan çıkıyoruz ve bir daha da dönmüyoruz… Konuşabildiğimiz herkesle olabildiğince uzun konuştuk. Yine de bitmedi. Yukarı çıktık. O kadar lüks arabalar var ki, Ferrari’ler, Jaguar’lar cirit atıyor. Taksilerin en kötüsü son model Mercedes… Kalan yarım saatte sembolik olarak oyun makinelerinde kumar oynadık ve 5 euro kaybettik. Az veren candan çok veren maldan.. J Çıktığımızda otobüs beklerken bizim kartı turdakilere verdik onlar da bitiremedi… J

image072

image074 image076

 

8. GÜN (10.07.2007)

 

Sabah kahvaltıdan sonra yola çıktık. Akşam saat 22:00’ye doğru Paris’teyiz. Hava 17C°, soğuk ve yağmurlu bir akşam… Tam 22:00’de Eiffel’in ışıkları kıpır kıpır yanıp sönmeye başladı… Çok güzel görünüyor. Otelimiz banliyöde… Bulana kadar çok vakit kaybettik. Anonslardaki kadın sesinden dolayı Safinaz diye isim taktıkları araç navigasyon sistemi de işimizi kolaylaştıramadı bu kez… Oteli görüyoruz otobandan ama bir türlü giremiyoruz… Ibis Otel, Nice’deki rezaletten sonra 5 yıldız konforuna sahip. Odaya girdik ve yerleştik. Birşeyler yiyip yattık.

image078 

image080 image082    

 

9. GÜN (11.07.2007)

 

Sabah çok güzeldi kahvaltı. Kruvasanlar harika, çikolatalısı da var. Çayları poşet ama o bile güzel. Meyveli yoğurt var… Vişnelisi süper. Sonra çıktık ve hep birlikte şehir turu yaptık. Concord Meydanı, Zafer Takı, Eiffel, Şanzelize, hepsini gördük, fotoğraflar çektik. Sonra da Seinne Nehri’nde 1 saatlik bir tekne turu yaptık. Bir sürü köprü var. Merkezdeki binalar hep eski. Bir sürü müze var. Fransız Devriminde kraliçenin ve asillerin tutulduğu binayı gördük. Bunlar Concorde Meydanı’nda giyotinle idam edilmişler. Binaların altında kafeler var ve en öndeki masalar yanyana, sandalyeler de öyle dizilmiş caddeyi kapatmamak için. Bütün caddelerin iki yanı ağaçlık. Bir tek Louvre’dan Opera’ya giden cadde ağaçsız, o da Kral Opera Binasını görsün diyeymiş. Heryer acayip korunmuş. Seinne nehrinden sonra Eiffel’e çıkacaktık. Ama çok fazla kuyruk var, vazgeçildi. Biz de serbest zamanda çıkarız. Tekrar şehir turuna dönüldü. Moulen Rouge’u gördük. Etrafında bir sürü sex-show yapan yerler var. Hatta bir de sex müzesi… Hava genelde soğuk ve kapalı. Gün içinde değişiyor. Bir sıcak, bir güneş, bir yağmur, bir rüzgar… Paris’in havasını kadınlara benzetirlermiş. İstanbul’unki değil miydi o??? J

image084 image086 image088 image090 

Öğleden sonra serbest zaman, önce Louvre’u gezdik. Giriş 9 euro’ydu. Tabi önce Mona Lisa’yı gördük. Rehberimiz Örge Bey ve Levent Bey (bizim otobüsün rehberi Örge ama bazen Levent’in otobüsüne geçiyoruz, o nedenle ikisi de rehberimiz) Mona Lisa’yı görünce “Bu küçücük şey miymiş bu kadar ünlü tablo” diye hayal kırıklığına uğrayacaksınız dedikleri halde görür görmez  “Bu küçücük şey miymiş bu kadar ünlü tablo” diye hayal kırıklığına uğradık… L Onun dışında bir sürü heykel, resim var… Zaten tüm gününü ayırsan yine bitmez, o kadar büyük ki… Girişteki ünlü cam piramitte resim çektirdik. Milo Venüsü’nü, Mısır Kalıntıları’nı, ortaçağ hendeklerini gördük. Napolyon heryeri yağmalamış, çalıp çırpıp buraya doldurmuş. Hendek getirilir mi, getirmiş işte. Şehri niye bırakmışsa…

image092

Fransa’nın iyi tarafı tuvaleti ücretsiz olan birçok yer var… 16:30’da Louvre’dan çıkıp Eiffel’e doğru koşturmaya başladık. Akşam 21:00’de Louvre’un karşısında gece turu için buluşulacak. 45 dakikalık koşturma sonunda Eiffel’in bacaklarının arasındayız. J

image094

O nasıl bir kuyruk.. Offf… 19:30’da biletleri alabildik. İkinci kata çıktık. Daha yukarı çıkmak için bir kuyruk da orada… Saat 20:00’de en tepedeyiz. Manzara gerçekten olağanüstü.

image096 image098 image100 image102 

Ama zamanımız yok.. Fotoğraflar çekip aşağı iniş için çalışmalara başladık.. Ee, kuyruksuz olur mu? 2. kattan 1. ye merdivenle indik. Ama oradan en alta merdiveni bulamıyoruz. Yine asansör bekledik. Sonra da koşa koşa buluşma yerine. Yine 45 dakika sürdü. Canımız çıkmış ama yetişmişiz. Hatta otobüs henüz yok. Turdaki yapışık kardeşler Meral’le Meryem bir marketten ucuza su almış, “Çok yakın çok, siz de alın diye ısrar ediyorlar”, küçüğü Meryem’le Hamit su almaya gidiyor. Gerçekten çok yakın, Eiffel’den buraya geldiğimiz kadar bir yol… Kan ter içinde otobüse biniyoruz, gece turu başlıyor. Saat 23:00’de Eiffel’in en güzel izlendiği noktadayız. Saat başlarında kıpraşma olayı var onu yakalayacağız. Çok güzeldi. O arada biraz dalaştık ama Eiffel öyle güzel ki unuttuk hepsini… Bu arada, bunca kişi arasında bizden başka bu kuyruğu göze alıp Eiffel’e çıkan da olmadı.. Mekke’ye git, hacı olmadan dön.. Olacak iş mi? J Sonra otele dönüş ve uyku kardeşim ver elini…

 

10. GÜN (12.07.2007)

 

Sabah erkenden kahvaltımızı edip adet olduğu üzere sandviç çalışmamızı tamamlayıp Paris sokaklarına döküldük. Hemen metroya indik. Günlük kullanım için bilet aldık. Perona girerken turnikenin bir yerinden sokuyorsun bileti okuyup geri veriyor ve kapı gibi turnikeyi açıyor. Bizde yok iyi ki bunlar. Alır geri vermez. Oyun sever halkımız çıkış tarafına birşeyler sokar, parayı ödediğinle kalırsın… Hatta metrodan çıkarken de aynı sistem uygulanıyor. Ne yani, bileti kaybetsem dışarı da mı bırakmayacaksın gavur turnike? Aktarma yaparak, kaybolarak, ona buna sorarak istediğimiz istasyona geldik. EURODISNEY’e gidiyoruz. J Metrodan inip RER dedikleri trenlere bineceğiz. Onun yerini soruyoruz ama Fransızlar bir türlü anlamıyor. Fransızcaları mı kıt nedir.. Onlardan duyduğumuz gibi “ĞGEĞĞG” şeklinde garip sesler çıkartıyoruz, anlamıyor, elimizdeki tarifeyi gösterince “hoooo ĞGEĞĞG” diyo,   e biz ne dedik… Neyse bulduk. ĞEĞ’de metro bileti de geçmiyormuş, kişi başı 11,5 euro ödüyoruz gidiş dönüş RER biletine… 40 dakika sonra Eurodisney’deyiz. Hava serin, arada yağmur yağıyor, arada güneş açıyor. Biletlerimizi alıp girdik. Eurodisney’in iki bölümü var, biri daha çok bilinen park bölümü, diğeri çok bilinmeyen Disney Studios. Biz her ikisinde geçerli bilet alıyoruz. Turumuzun ekstra turları arasında da bugün Eurodisney var ama onlar sadece  Eurodisney tarafına girecek. Üstelik kalabalık grupla gitmek böyle bir yer için hoş olmasa gerek. Biz ekstra tur fiyatına metro ve RER bileti ve iki taraf için geçerli bileti aldık, daha ne olsun.

image104 image106

İçerisi masal şehri gibi. Herşey çok güzel. Önce atlıkarıncaya bindim. Sonra uçan fillere. Hamit bayağı dalga geçti benimle. Bunlarda sıra bekleyip boşuna zaman kaybetmişiz, sonradan anladık. Bir de dönen fincanlara bindik. Sonra Discoveryland kısmına geçip Space Mountain sırasına girdik. Ne olduğunu da tam bilmeden 1.5 saat sıra bekledik. Daha önce gelen bir ailenin internetteki notları burada nelere binmemiz gerektiği konusunda çok yardımcı oldu. Kuyruğun başına geldikçe bazılarının ellerinde biletlerle bizim önümüzden yan taraftan alındığını görüp uyuz olduk.. Hamit’le birlikte birkaç turist bağırıp çağırdı. Bu arada birşey fark ettik ki, bizden başka hiçbir millet bu kuyruklarda sıkılmıyor. Gayet ağırkanlı, sakin sakin bekliyorlar.. Aralarında 3-4 metre bırakarak hem de… Neyse sonunda Space Mountain’e biniyoruz. Acayip bişey. Çok hızlı bir tren seni tepeye fırlatıyor. Karanlıkta, sanki uzayda deli gibi bir hızla ilerliyor, kendi etrafımızda 360° dönüyoruz. Ben çığlık çığlığa bağrıyorum, indiğimizde her yanım zangır zangır titriyor, 5 dakikada falan kendime geliyorum. Muhteşem bişey. Çıkarken neyse ki bu açıktan giriş olayını çözdük. J Kuyruk beklememek için bineceğin aletin girişindeki makineden randevu alıyorsun, bileti sokuyorsun, eğer sakıncası yoksa sana uygun saate randevu veriyor. Sakıncası yoksa kısmı şaka değil, belli aletlere aynı anda randevu vermiyor mesela. Aynı alete iki kez de vermiyor. Kurmuşlar bi sistem, biz çözmeye çalıştıkça karışıyoruz… L

image108 image110

Aletlerden çıkışta fotoğraf satıyorlar, aletin en çok bağırtan atraksiyonlarından birinde herkesin fotoğrafları çekiliyor, çıkarken de dizili ekranlarda bunlar teşhir ediliyor, beğendiğini (daha doğrusu kendi olduğun resmi) numarasını söyleyerek satın alabiliyorsun. Biz de kendimizi ekranda görünce oradan fotoğraf çekiyoruz. Bundan pek hoşlanmıyorlar ama baktık o kadar, euro sokaktan toplanmıyor ki… J

image112 image114  

Neyse, bunu öğrendiğimiz iyi oldu. Big Thunder Mountain’den randevu alıyoruz. (taa 17:50’ye veriyor misafir sevmez alet…) Zaman kaybetmemek için Indiana Jones’a da sıraya giriyoruz. Bunun kuyruğu daha az, çabuk geliyor sıra. Bu da çok zevkli, Space Mountain tabi ki 1 numara… Indiana Jones açıkta giden bir tren, o nedenle Hamit çocuk oyuncağı gibi birşey sanıyor ama hiç de öyle olmadığını görüyoruz, çok hızlı ve değişik atraksiyonları var, hatta bir ara kendi etrafımızda dönerken boynum öne doğru öyle bir gitti ki, sakatlanacağım diye korktum. Space Mountain’e bir daha binmek için randevu almak istedik, yemedi.. SSK’dan randevu almak bundan daha kolay… 15:50’den sonra gelin diyor… Randevu alma randevusu gibi bişey…

 

Biz de buradan çıkıp Eurodisney Studios’a girdik. Oradaki trenden randevu alıp etrafı gezdik. Buranın kalabalığı daha makul. Saatimiz geldi, trene bindik. Bu da çok zevkli. Burada herşey çok zevkli. Ardından bir film izledik. Sahnedeki adam perdeden filmin içine girdi. Tüm filmlerden sahneler alarak harika bir film yapmışlar. Filmde yağmur yağınca bizim de üstümüze yağıyor. Filmde tepeden biri kılıç fırlatıyor, kılıç perdeyi yarıp sahneye saplanıyor. Çok güzel..  Bu aradan filmden önce beklerken saat 15:50’yi bulmuştu, Hamit koşarak park kısmına geçip Space Mountain’den randevu aldı.

image116

Filmden çıkıp tekrar Space Mountain’e bindik. Sonra da Big Thunder Mountain’e. Off yaa, buradan çıkılmaz aslında ama Paris de bizi bekler.. Ayıp olmasın… 18:30 gibi nefis anılarla ve aklımız orada kalarak çıkıyoruz Eurodisney’den…

image118 image120

Ara ki metroyu RER’i bulasın. Neredeyse 1 km yürüdük, geldiğimiz yer otopark, geri dön… Metro istasyonu ararken az kalsın Madrid trenine biniyorduk. J Şehre gelip La Fayette mağazasına girdik. Biraz dolaşıp bana ve Meltem Abla’ya şal aldık. Komik ve çok pahalı şapkaları takarak fotoğraflar çektik. Sonra da Concorde Meydanı’na yürüdük.

image122

Şanzelize’de bir kafede kahve içtik. Türkiye’yi aradık telefonla. Hamit ikide bir Şanzelize’nin ortasına geçerek Zafer Takı’nda güneşin batışını fotoğrafladı…

image124

Birer kahve daha.. Keyfe bak.. Saat 22:00, Zafer Takı’nın yanına gidip Eiffel’in kıpraşmasını tekrar izledik. Ve metro ile otele döndük. Çok güzel bir gündü…

image126 image128

Sonradan öğreniyoruz ki, tura birlikte katılan iki kadından birinin çantası kahvaltı salonunda çalınmış, içinde pasaportu, parası, fotoğraf makinesi, kredi kartları hepsi gitmiş. Onun İngiltere’ye gelmesi imkansız. Bizim yedek şöförün ve diğer aracın yedek şöförünün de İngiltere vizeleri olmadığı için bizi Fransa’da bekleyecekler. Onlar da o gruba katılıyor. Daha sonra Shengen ülkelerinin sonuncusu olan Almanya’da konsolosluktan alınan bir kağıtla uçakla dönecekler. Biraz tadı kaçıyor tabi herkesin, üzücü bir durum…

 image130 image132

(bir bölüm daha var..)

4 yorum

  • mugeyidogan dedi ki:

    harika bir deneyim, kıskanmamak elde değil. Yaklaşık 20 günde Avrupa’ nın büyük bölümünü gezmişsiniz. Ne denir ki? BEN DE İSTİYORUM!!! 🙂 hoşgeldiniz.

  • NEŞE dedi ki:

    Çok keyifli ve yorucu olmuş bu ilk deneyim ama bu bir filmin ön tanıtımı gibidir,bundan sonra en beğendiğiniz yerlere birdaha gideceksiniz buna eminim.Sizin anlattığınız,Verona daki genel tuvalet çok meşhurdur ve koruma altındadır,çünkü Mussolini devri mimarisini yansıtıyor yanılmıyorsam.Devamını bekliyoruz…

  • exxe dedi ki:

    herkese merhaba… hoşbulduk…
    bu gezi başlangıç oldu zaten… kısa bir süre içinde diğer gezi notlarımızı da yükleyeceğim.. en sevdiğimiz rota da baştan başa küba’ydı, o da sırada.. tanıştığımıza sevindim.. :)))

  • umutaktas dedi ki:

    öncelikle çok güzel bir gezi olmuş fotoğraflar ve anlatımınız ordaymışız hissi veriyor.paristeki metroların demir tekerleklerinin yanısıra lastik tekerleklerinin oluşu çok ilgimi çekmişti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*