Adım Adım Avrupa 2

11. GÜN (13.07.2007)

Sabah kahvaltı sonrası otobüsümüz hareket ediyor ve yine çok merak ettiğimiz bir yere gidiyoruz: Londra… Ama çok yorgunuz… 2.5-3 saatlik bir yolculuk sonrası Calais’ye varıyoruz, oradan feribota  bineceğiz ve Ada’ya geçeceğiz, Dover limanında ineceğiz. Feribota binmeden gümrük ve pasaport kontrolüne giriyoruz. Calais’de İngilizler, Dover’da Fransızlar yapıyormuş kontrolü. Şu ana kadar kaç tane sınır geçtik, ilk kez bu kadar sıcak ve insani görevliler görüyoruz İngiliz gümrüğünde. 3-4 banko var yanyana… Sırayla oralara alıyorlar. Bütün görevliler her gelen yolcuya hem de Türkçe bir iki kelime söylüyor, “günaydın”, “hoşgeldiniz” gibi… Sorun çıkmıyor, hepimiz geçiyoruz.

image134 image136

Feribot çok güzel. Bir sürü salonu var, aslında aracı parkettiğiniz yerin rengine göre salonu falan buluyorsunuz galiba.. Ama biz bütün salonlara dağılıyoruz. İçerde oyun salonları var, bar var, free shop var, ne ararsan var yani… Viski ve Pimm’s diye bir içki tattık. Parfümleri test ettik… En üst katta açık bölüm de var, orada biraz oturup fotoğraflar çektik. Hamit bir martı’nın 1500 tane fotoğrafını çekti… Martı da manken midir nedir gitmiyor bir türlü, fotoğrafı çekildikçe tepemizde pike yapıyor… J Tekrar aşağıdaki salonlara indik. Oturduk. Bir sürü milletten bir sürü öğrenci var. Bir anda iki kız öğrenci bizim salonun hemen dışında saç saça baş başa birbirlerine girdi. İngiltere’ye yaklaşırken tekrar dışarı çıktık… Uzaktan sisler içinde Beyaz Kayalar’ın üstünde yemyeşil çimenler çok güzel görünüyordu. Otobüslere indik, hareket ettik, eyvah, diğer otobüsü gümrük alanına aldılar, yok yok, şöför çıkış yerine oraya girmiş yanlışlıkla.. Bazen doğru gittikleri de oluyor,  o zaman şaşırıyoruz… J

 

Bir saat kadar yol gittikten sonra Greenwich’de iniyoruz, uyumuşuz o arada… Greenwich çok şirin bir kasaba, parkın içinden geçtik, heryer yemyeşil çimen ve ağaçlık. Başlangıç meridyenine geldik.

 image138 image140

Bir ayağımız doğuda, diğeri batıda dilek tuttuk. Oradaki müzeyi gezip aşağı indik. Evler, sokaklar çok şirin.

Oradan tekneye binip Thames Nehri’nden Londra’ya girdik. Nehrin etrafındaki binalar çirkin ama etkileyici, hepsi birbirinden değişik ve garip bir mimariyle yapılmış…

  image142

London Bridge, London Eye, Bigben… Hepsinin yanından süzülüyor teknemiz… Thames’in suyu kahverengi çamur.. Tam bir saat sürüyor nehir gezimiz. İndikten sonra da bir saat serbest zaman var.

image144 

image146 image148

Oxford Caddesi’ne gittik, çok güzel hediyelik eşyalar yapmışlar.. Gerçi çoğu Çin malı ya, neyse… Herbiri Londra’nın simgesi olmuş otobüsler, taksiler, telefon kulübeleri, askerlerin olduğu mangnetler, tişörtler, kumbaralar… En çok da metro haritalı tişört ve kravatları beğendik. Ama çok pahalı, zaten Sterlin bize göre pahalı… L Bir-iki ufak tefek hediyelik alıp otobüse bindik, doğru otele…

image150 image152

Otel Heatrow Havaalanı yakınında Holiday Inn, dört yıldızlı ve çok güzel. Odada saç kurutmadan su ısıtıcıya herşey var.. Yorgunluktan erkenden yatıp uyuduk.

  image154 image156

Sabah kahvaltı da çok zengin. Hele meyve salataları harika…İkimiz de üç sabah da bu meyve salatalarından kocaman birer tabak götürdük… Sonra sabahtan yola çıkıldı, şehir turumuzu attık. Görmemiz gereken yerleri gezdik. Londra Köprüsü’nde yürüdük, fotoğraflar çektik. Muhafız değişim töreni için saat geliyor, orada dağılıp töreni izliyoruz. Verilen süre bitti ama tören bitmedi. Zaten o kadar kalabalık ki.. Gidenlerin kimi dönüyor kimi dönmüyor, boşuna dönmüşüz, dönmeyenleri bekliyoruz çünkü. Neyse epey fotoğraf çektik. Başbakanın evini de gördük. Sonra grup 50 euro’luk ekstra turla Madam Tussoud’ya gidiyor. Biz de müzede inip kendimiz onlardan ayrı olarak kuyruğa girdik. Yaklaşık aynı paraya, 35 Sterlin’e Madam Tussoud ve London Eye’a kombine bilet aldık. Bir saat on dakika kuyruk bekledik. Bu arada çeşitli yerlerde tabelalar var, “bu noktadan girişe kadar şu kadar dakika beklersiniz” yazıyor üzerinde ve gerçekten de tam o kadar dakikada geliyor sıra..

image158 image160    

Kuyruktan belliydi zaten, içerisi çok kalabalık… İte kaka zar zor fotoğraf çektiriyoruz beğendiğimiz ünlülerin balmumu heykelleriyle… Atatürk’ümüzü buluyoruz, onunla pek ilgilenen yok, biz onun yanında birbirimizin fotoğrafını çekiyoruz, birine verip birlikte de çektiriyoruz. O arada genç bir çocuk bize veriyor makinesini, “beni de çeker misiniz” diye.. Çok duygusal dakikalar… Hamit bir çocukla sanal kaleye penaltı atıyor. Aslında son penaltı giriyor ama sanal kale direkten döndü diyor ve berabere kalıyorlar, kupayı ikisi birlikte kaldırıyor. Sonra canlı mankenlerin de görev aldığı bir korku tüneli var. Bu müze ve Londra Hintliler’le dolu ve biraz salaklar mı ne, bir heykelin yanında yarım saat kalıyorlar.. Yirmi saniye fotoğraf, geri kalan yirmi dokuz dakika kırk saniyede heykelle ülkenin durumunu mu tartışıyorlar anlamıyorum ki… Sonra da raylarda giden Londra’nın ünlü taksilerine benzer maketlere binip Londra tarihini görüntülü anlatan bölümden geçtik. Taksiler çok şirindi… Nerede balmumu heykel varsa oraya doğru dönüyorlardı.. Ardından tüm tepesi sinema perdesi olan bir salonda üç boyutlu bir çizgi film izledik ve çıktık.

image162

Londra Hintli ve Arap kaynıyor. Ama biz İngilizler’i çok sevdik. Gümrükten itibaren hepsi çok güleryüzlü ve yardımsever. Sonra Oxford Caddesi’nde yürüdük. Bir ara sokaktaki bir barda İngiliz birası (Ale J ) içip Fish&Chips yedik. İnanılmaz zevk aldık bundan.. Su almak için Marks&Spencer’a girdik, süpermarketi de var yani. Hamit su alırken ben o on dakika içinde tam dört kez tuvaleti ziyaret ettim. Bira içtik ya… Tabi Hamit söylenip durdu… Ne varsa bunda.. Neymiş efendim, adamlar kameralardan aynı yere dört kez gittiğimi görseler bu tuvalette garip bişeyler oluyor, terörist midir nedir dermiş.. Saçma…

image164 image166

Otobüsümüze binip otele geldik. Hamit rehberlerimizden Levent’in bilgisayarıyla daha önce iki kez fotoğrafları CD’lere ve USB’lere aktardı. Bu sefer kızların kartı dolmuş. Onlar Levent’ten bilgisayarı almış ama beceremedikleri için Hamit’e veriyorlar, o da hem onlarınkini CD’ye alıyor, hem de olmuşken bizimkileri de bir kez daha boşaltıyor. Bir tane 1 GB, bir tane de 512 MB kartımız var. Yani yaklaşık olarak 4.5 GB fotoğraf olmuş.. Kaç bin taneyse.. Bu arada bilgisayarın şarjı boşalıyor, sadece banyodaki priz bizim sisteme uygun, oraya takıyoruz ama saatlerce kaldığı halde dolmuyor. Zaten prizin üstünde Only Shave gibi bişey yazıyor, sadece tıraş makinesi çalıştıracak kadar düşük amperli sanırım. Bu durum ilerde acı birşeye neden olacak ama henüz bilmiyoruz tabi… Şarj edemediğimiz için laptopu Levent’e vermeye utanıyoruz. Londra’dan ayrıldıktan sonra ilk otelde şarjı tamamlayıp kızlara veriyoruz, Levent’ten onlar aldığı için onlar versin diye. Levent de bavuluna koymaya üşeniyor mu ne otobüsün üst kısmındaki çanta konulan yerlere koyuyor. E onların şöförler tüm dönüşleri son anda fark edip sert manevralar yaptığı için sen yukardan düş, ekran tuzla buz, çok üzülüyoruz, keşke şarj etmeden verseymişiz… L

image168 image170

13. GÜN (15.07.2007)

 

Sabah kahvaltı sonrası yola çıktık. Londra’nın hemen yakınındaki Eaton kasabasına geldik. Çok şirin bir yer. Burada 1000 yıldır kraliyet ailesi tarafından kullanılan Windsor Kalesi’ni gezdik. Kraliçe Londra’da olduğu haftasonlarını burada geçirirmiş. Bugün de Pazar… Flamadan da anlaşıldığına göre Elizabeth orada.. Ama yok dedirtiyor, bizimle görüşmeye gelmiyor… J

image172

Görevlilerin hepsi yaşlı, devlet görevlerinden emekli olanları bu tür yerlere alıyorlarmış. Eski saray kısmını, odaları gezdik. Herşey çok iç karartıcıydı. Burada fotoğraf çekmek yasak ama Hamit çaktırmadan çekiyor. Çaktırmıyor ama görevliler iki kez işe uyanıp uyarıyor. İkincisi oldukça sert.. L Bizimkiler buradan Oxford’a geçecek. Biz bu tura yarım olarak katıldık, buradan trenle şehre gönderiyor Örge.. Trene bindik ve Londra’ya gidiyoruz ama sandviçlerimizin olduğu çanta otobüste kalıyor. Bir saat sonra Londra’dayız.Trendeki tuvaletlerin kapısı düğmeye basarak açılıp kapanıyor. Avrupa’nın Tuvaletleri kitabında bundan da sözetmeliyim.. J

image174

Hemen London Eye’ın yakınlarında iniyoruz trenden. Orada kombine biletimizi onaylatıp kuyruğa giriyoruz. Burada sanırım ölmek için bile kuyruk beklemeniz lazım. “Ee, ben ölecektim de..” “Sıraya geç brother, biz zeytinyağı almak için beklemiyoz heralde…” J Neyse çok beklemedik. Her tarafı kapalı, kocaman kabinde 35 dakikalık bir tur attık. Fotoğraflar çektik. Sonra indik. Bir köprüden karşıya geçeceğiz ama bu köprünün altında gösteri yapan bir sürü insan var, kimi garip bir çalgı çalıyor, kimi futbol topuyla akrobatik hareketler yapmaya çalışıyor, kimi tarih sayfalarından fırlamış, kimi de fino köpeği olmuş… Onların da fotoğraflarını çekiyoruz.

 image176

image178 image180

National Gallery’ye girerken hafiften yağmur başlamıştı. Orada Van Gogh’un Sunflowers’ını ve birçok başka eser gördük. Çok acıkmıştık. Yağmur da hızlanmıştı. Şarküteri gibi bir yere girdik, orada da fish&chips yedik, çok sevmiştik biz bu tadı.. J

image182

Yağmur çok artmıştı, caddeyi sel götürüyor. Ama biz yemeğimizi yiyene dek durdu. Buradan yürüyerek British Museum’a gittik. Mumyaları gördük. Artemis Tapınağından götürülenleri gördük.  Napolyon’a haksızlık yapmışız, bu İngilizler’in eli ondan da uzunmuş… L

image184

Çıkınca metro istasyonu aradık. Amacımız buluşma yerimizin yanındaki Hyde Park’a gitmek. Ama baktık ki biletler makine ile satılıyor ve bir bilet 4 sterlin. Zaten pahalı, bir de beceremez makineye kaptırırsak parayı, malum otomatik makinelerle arası iyi bir millet değiliz.. Metrodan vazgeçip yürümeye koyulduk. China Town’dan geçtik. Çok yorulmuştuk. Otobüsü bulduk, sırt çantalarımızı bıraktık. Hyde Park’ta çimlere yayıldık. Orayı da Araplar basmış. Serbest Kürsü’lerde konuşanlar vardı. Etraflarında da dinleyip arada alkışlayanlar… Bir saat kadar takılıp otobüsle otele geldik. Sabah adadan ayrılacağız.. L

image186 

14. GÜN (16.07.2007)

 

Sabah kahvaltı sonrası hemen yollara çıkıyor otobüsler… İki saat sonra feribottayız. Yine fotoğraflar çekiyor Hamit… Birşeyler yedik, dolandık. Bir buçuk saat sonra Calais’teyiz. Oradan biz ekstra tura katıldığımız için bir otobüsle Belçika-Brüksel’e geldik. Brükselin bir tek meydanı var, başka da hiçbir şeyi yok. Ama meydan gerçekten çok güzel. Çepeçevre eski ve çok süslü binalarla dolu… Onun dışında genel olarak Brüksel’i beğenmedik. Meydandan bir sokağa girip ilerleyince “çiş yapan çocuk” heykelini gördük. Belçika’nın çikolatası meşhurmuş. Bir sürü çikolatacı var. Örge’nin önerdiği bir çikolatacıdan birkaç kutu aldık. Daha sonra tadına baktığımızda hiç beğenmedik. Ne varsa İsviçre çikolatasında var. J Bir de yatan bir azize heykeli vardı, onun da bi yerlerini okşuyormuşsun dileklerin gerçekleşsin diye, pırıl pırıl okşanan yerleri… Biz de okşadık.. Meydanda döne döne bir sürü fotoğraf çektik ve çektirdik… Meydanın dışında şehir bomboş zaten…

image188 image190

Tekrar yola çıkıldı, üç saat sonra Amsterdam’a vardık. Şehre girdiğimizde korkunç bir yağmur vardı. Örge’nin bildiği bir Türk lokantasına girdik hep birlikte. Bir saat yemek molası var, sonrasında  yağmur dinerse isteyenleri ünlü Kırmızı Fener sokağına götürecek Örge… E ya dinmezse.. Biz yemeyip içmeyip, şemsiye ve yağmurluklarımızın sponsorluğunda kendi çabalarımızla buluyoruz sokakları. Bi güzel geziyoruz yağmur altında, ayaklarımız paçalarımız su içinde.. Kırmızı fenerlerin yandığı bir cadde ve ona açılan birçok sokak… Çoğunu gezdik… Genelevlerin kapısından, pencerelerinden kırmızı ışıklar yansıyor. İç çamaşırlarıyla kadınlar vitrinlerde bekliyorlar. Genç, yaşlı, zayıf, şişman, güzel, çirkin… Bir de bir sürü sex-shop var…  Fotoğraf çekmek yasak ama çaktırmadan bir iki fotoğraf da çekiyoruz. Sonra görmek istediğini görmüş ve fakat sudan çıkmış iki sıçan şeklinde lokantaya dönüyoruz. Örge ve diğerleri havaya bakıyor, yağmur çok azalmış, grup da istekli, ağırdan ağırdan caddenin en başındaki bir-iki evi gösteriyor Örge ve “bu kadar” diyip geri döndürüyor grubu, iyi ki kendimiz gezmişiz hepsini.. J Bu kısa turdan hoşlanmayan turumuzun yaşlı ve çok uyumlu çiftinden tatlı amca “Ne bu yaa, kiliseleri papazları saatlerce gezdiriyorsun, burayı beş dakika, olur mu?” diye söylenince, patavatsız esprileriyle grubun neşe kaynağı olan terzi ablamız, tatlı amcanın tatlı eşine dönüyor: “Bak bak senin adam dirildi” diyor. Grup kahkahalar atarak dönüyor kanalların üstündeki köprülerden…

 image192 image194

Burada uyuşturucu serbest. Sokak kenarlarında uyuşturucu sigara sarıp içenleri gördük. Esrarlı bişeyler de satılıyormuş ama denemedik… Amsterdam kanallar şehri. Şehir deniz seviyesinin 1-2 metre altında. Sürekli su bastığı için binalar yamulmuş. Zaten yüzyıllardır su baskınlarında yıkılırmış şehir, yeniden yaparlarmış inatla… Ülkenin çoğu doldurma toprak. Bir de özel olarak izin verilmiş ve ev olarak kullanılan bir sürü tekne-ev var kanallarda. Bir sürü çiçekler ektikleri bahçeler bile yapmışlar bunlara… Hollandalılar çok cimriymiş, “Bak bak alma” diye bir atasözleri bile varmış. Şehir 750.000 nüfuslu ve sokaklarda, özel bisiklet parklarında sanırım nüfustan fazla bisiklet var. Bu parkların üç katlı olanını bile gördük. Gece 23:00’de otele geldik. Yine bir asansör kaosu yaşandı Asansörü sorunlu ama onun dışında güzel bir otel. 4 yıldızlı..

 

15. GÜN (17.07.2007)

  

Sabah kahvaltıdan sonra şehir merkezine gittik ve tekne ile kanal turu yaptık bir saat kadar. Yamuk yumuk binaları, iç içe görünen bir sürü köprüyü, yatayda tek bir pencerelik ve toplam bir metrelik cephesi olan mini apartmanı ve bir sürü tekne-evi gördük. Bir de bu küçücük şehre suların altından metro yapıyorlar. Denizaltı çalıştıracaklar herhalde.. Zaten şehrin içinde trenler vızır vızır.. Herkeste bisiklet.. Metro vagonlarını bisiklet parkı olarak mı kullanacaklar acaba!! 

image196 image198

image200 image202

Tekne turundan sonra Volendam kasabasına gittik. Deniz seviyesinin altında olduğu net görülüyor burada… Denize büyük setler çekmişler zaten… Şirin bir sahil kasabası. Çok güzel ve bakımlı evler var. Orada karışık balık tabağı alıp yedik. Üstlerde kalamar, karides, minicik balıkları en alta doldurmuşlar, kesin Türkiye’den geçmiş bunların yolu.. J Sonra şehre dönüp Lüksemburg’a doğru yola çıktık.

image204

Akşam üstü Lüksemburg’dayız. Hiçbir şey yok. Brüksel’de bari meydan çok güzeldi. Bunun meydanı da bişeye benzemiyor. Lüksemburg’u gezmeye gideceğinize İkitelli’ye gidin, farkı fiyatı.. J Otobüsten iner inmez birisi koşarak geldi yanımıza, orada yaşayan bir Türk.. Yazık, Türk’e nasıl hasret kalmışsa, herkesle tek tek muhabbet etti neredeyse… Meydanda kocaman bir orkestra müzik yapıyordu. Festival varmış. Sık sık festivaller oluyormuş burada.. Akşam 18:00-19:00 sularında orada olduk, hava aydınlık olduğu halde tüm dükkanlar kapalıydı. Meydanda kafeler var. Avrupa’nın en zengin ülkesiymiş. Parayı ne yapıyorlar acaba, hiç bişey yok ki… Kara para aklanıyormuş burada.. Çok yeşillik yalnız… Ormanları öyle güzel korumuşlar ki.. Bütün Avrupa öyle zaten… Akşam oradan da çıktık. Münih’te geceleyeceğiz. Gece 3:00 gibi Münih’deyiz. Hemen yatıp uyuduk.

 

16. GÜN (18.07.2007)

 

Sabah geç kalkıldı neyse ki, kahvaltıdan sonra 12:00’de Dahao Toplama Kampı turuna gidiyoruz. Hitler’in 1933’de iktidara geldikten sonraki 1-2 hafta içinde kurulan ilk toplama kampı burası. Kocaman bir yer. Bütün barakalar savaş sonrası yıkılmış ama iki tanesini aslına uygun olarak onarmışlar. Önce fotoğrafların olduğu müzeyi gezdik. Sonra 20 dakikalık bir film izledik. Naziler’in kendi çektiği orijinal görüntüler, kamptakilerin aç, insanlıktan çıkmış halleri çok korkunçtu. Tabi asıl insanlıktan çıkan onları bu hale getiren kafatasçılar. Sonra gaz odalarını ve buralarda ölenlerin yakıldığı fırınları gördük. Gerçekten tüyler ürpertici.

image206

Saat 16:00 gibi Münih’e döndük. Otobüsten inip kocaman bir meydanda kurulmuş dev bir açık hava birahanesi olan Victohnenmarkt’ı bulduk. Ağaçlık, her tarafta masalar ve sandalyeler dizili. Ortada ve kenarlarda da bira ve yiyecek satan dükkanlar var. Almanlar dev bardaklarda deli gibi bira içiyorlar… Biz de aşağı kalacak değiliz ya… Biralarımızı, Münih’e özgü beyaz, büyüklü küçüklü sosislerimizi ve domuz şnitzelimizi alıp oturduk bir masaya… Dev gibi bir Alman amcayla fotoğraf çektirdik. Çok komik ve neşeli bir adamdı. Fotoğrafı göndermemiz için mail adresini de verdi. Sonra oradan çıkıp Münih’in trafiğe kapalı ve oldukça kalabalık caddesinde yürüdük. Fotoğraflar çekip mağazalara baktık. 5 euro’ya Roma çizmelerinden aldım. Kocaman bir ayakkabı mağazası vardı ve en pahalı ayakkabı 19 euroydu. Etrafta Türk de çok fazla. Aslında bir Türk mahallesi varmış ve daha çok orada takılırlarmış, fazla çıkmazlarmış oradan.  Ama heryerde dönerciler dolu… Gerçi çoğu Arap galiba.. Burası çok kalabalık bir şehir, Brüksel ve Lüksemburg gibi değil neyse ki.. Akşam 22:00’ye doğru otele geldik.

image208

 

17. GÜN (19.07.2007)

 

Sabah 03:00’de yine yollardayız. İlk durak Viyana, küçük bir tur atılacak ve Budapeşte’ye doğru yola çıkılacak.. Sabah 9 gibi Viyana’dayız. Schönbrunn sarayını görüp, muhteşem bahçesini gezip şehir merkezine geldik. Oradaki bir başka sarayın ve müzelerin ortasından geçip tam merkeze indik. 1,5 saat serbest zamanımız var. Önce Nazım Hikmet’in sürekli gittiğini öğrendiğimiz ve 100 yıldan fazla bir süredir açık olan Havelka Cafe’ye uğrayıp fotoğraflar çektik. Nazım yoktu ama.. Bir pastanede ünlü ve nefis Viyana pastalarından yedik, Türk kahvesinin bir türevi olan melanj içtik. Viyana’daki tuvaletleri de denetlemeliyim, garsona tuvaleti soruyorum, alt katı tarif edip bir kağıda bir numara yazıyor. Kapı numarası sanıyoruz. Aşağıda zaten tek kapı var. O da ne, kapıda elektronik şifreli kilit var, onun şifresini vermiş. Müşteriler haricinde kimse kullanmasın diye bu yolu bulmuşlar.. J Şehir merkezini çevreleyen çemberdeki turumuzu tamamlayıp otobüsü bulduk. Burada ne çok konser ve opera binası var. Heryerde Mozart’la ilgili birşeyler… Asil bir şehir Viyana… Bir de buranın ünlü kraliçesi Maria Teresa’nın heykeliyle fotoğraf çektirdik. Tam 16 tane çocuk doğurmuş. Kız sen Anadolu’nun neresindensin? J

image210

image212 image214

Tekrar yola çıktık, hedef Budapeşte ama şu an korkunç bir trafiğe takılmış durumdayız. Trafiği bir şekilde atlattık, hatta Viyana turuna katılmayan diğer otobüsü bile geçtik. Budapeşte’ye akşamüstü vardık. Önce Gellert Tepesi’ne çıktık. Buradan Budapeşte manzarası süper. Ama hava çok sıcak, 40C° falan. Budapeşte’de hiç görülmemiş böylesi, bu da bizim şansımız, yoksa sıcaklığımız mı desek… Galatasaray Lisesi’nin kurucusu olduğu söylenen Gülbaba’nın türbesine gittik. Oradan Kahramanlar Meydanı’na.. Burası da çok güzel bir şehir.

image216 image218

Şehir dışındaki otelimize geldik biraz dinlenip üstümüzü değiştirip hemen tekrar çıktık. Çigan gecesi var çünkü..Oradan sonra bazıları gece kanal turuna katılacak, biz onları bekleyip gece fotoğrafı çekeceğiz. Yolda şehir trafiğine yakalanıyoruz. Saat 21:00’e doğru restorandayız. Mahzen gibi bir yer, çok ilginç. Girişte Tokai diye çok lezzetli bir şarap ikram ediyorlar. Bizden başka da birçok grup var. Önce Macaristan’ın ünlü Gulaş çorbasını yedik. Sonra kocaman bir tabak ördek, kaz ve tavuk eti geldi. Yanında da sınırsız kırmızı ve beyaz şarap, Tokai değil tabi, o pahalı, bunlar ucuz yemek şarabı… Bu arada sahnede Macar halk dansları yapıyorlar. Yemekler de eğlence de süperdi. Bir tek tatlı kötüydü, krepli mrepli bişey. Buradan sonra aslında gidiş yolculuğunda yapılması gereken ama çok geç geldiğimiz için yapılamayan tekne turunu da yapacakları için çok hızlı bir şekilde yendi yemek, toplam bir saatte kalktık. Oysa çok daha uzun kalınıp doyasıya eğlenilecek bir yerdi burası. Teknenin kalkacağı yere geldik, katılanlar bindi. Biz de en yakındaki köprünün üzerinde fotoğraflar çektik. Sonra da hep birlikte otele…

image220 image222

 

18-19-20. GÜN (20-21-22.07.2007)

 

Ertesi sabah Estergon Kalesi turu var, ardından dönüş için yola çıkılacak. Kahvaltı sonrası tüm eşyalar toplanıp otobüslere yüklenecek o nedenle. Çantaları bavulları topluyoruz, aşağıda otobüsler hazır değil. Kahvaltıya girip çıkıyoruz hala yok. Hamit bavulların başında bekliyor otobüse vermek üzere. Yukarda diş fırçalarımız ve şarjda bıraktığımız birşeyler var. Ben yukarı çıkıp hazırlanıyorum. Bu arada biz kahvaltıdayken odayı temizlemeye başlamışlar. Bizim eşyaları da dolabın en altındaki bir rafa koymuşlar. Ben onları alıyorum. İşimi bitirip aşağı iniyorum. Hamit çantaları yerleştirmiş o da yukarı çıkıp dişini fırçalayıp geliyor. Otobüs hareket ediyor, otelin parkından çıkmak üzere ve bir daha buraya dönüş yok. Yukarı çıktığımda eşyaları bulamadığımı anlatıyorum, sonra temizlikçinin dolabın alt rafını gösterdiğini falan. “Başka birşey kalmasın” diyor Hamit, “Yoo, sadece beyaz kablolar falan vardı ama bizim değil diyorum” “Eyvah, MP3 çalar diye fırlıyor, 4 GB’lık Ipod benzeri Creative Zen modeli bir alet, işin kötüsü fotoğrafları bilgisayardan boşaltırken çoğunlukla bunu kullandık. Yani 3 GB’lık fotoğrafımız otelde kalacaktı neredeyse.. Koşup aldı ve bir sonraki durağa kadar da söylendi bana.. L

image224

Önce Setsendre denilen bir kasabaya geldik. Tuzluk, biberlik, magnet ve ünlü Macar biberinden aldık oradan. Uzun zamandır hasret kaldığımız demleme çay içtik hediyelik eşya dükkanını işleten Türkler sayesinde. Aslında biz Estergon turuna katılmayacaktık. Ama öğlen verilecek olan geyik eti aklımızı çeldi, Örge de bizim bu tura katılmamız için 10 euro indirim yaptı. Adam başı 35 euro’ya bu tura da katıldık. İlk gittiğimiz kasabanın hediyelik eşya satışı dışında bir özelliği yoktu. Kasabadan çıkıp Estergon Kalesi’ne gittik. Tam bir hayal kırıklığı. Hiç beklediğimiz gibi değil. Turdaki yaşlı ve emekli ve bu tura ikiyüzbilmemkaçıncı kez katılan geveze albay amca öyle çok övmüştü ki… Sonradan anlaşıldı ki fi tarihinde, albay amca çıktığı zamanlarda (Osman Paşa’nın silah arkadaşı bizim albay 🙂 ) daha tepede bir yere çıkılıyormuş ve oranın manzarası çok güzelmiş. Şimdi ise işin kolayına kaçıp alt kısımda bırakıyorlarmış. Beş para etmez. Bir katedral var, pek ahım şahım bişey değil. Bir müze yapmışlar, gördüklerimizden sonra solda sıfır. Manzara da abartılası değil. Sadece Tuna’nın karşı kıyısının Slovakya olması ilginç, uzaktan orayı gördük işte… Bu arada Macarlar’ın oldukça ezik bir millet olduğunu öğreniyoruz. Tarihte kazandıkları tek bir zafer varmış, o da Türkler’e karşı, kimbilir kaç savaştan biri, onun anısına hergün, evet hergün saat 12:00’de çanlar çalınıyormuş hala… Hatta bu çan sırasında TV yayınları bile kesiliyormuş. Bundan başka nüfusları giderek azaldığı için çocuk yapanlara teşvikler varmış. Mesela beş yılda üç çocuk yapana ev veriyorlarmış. Ve kadınlara üç yıl ücretli izin veriyorlarmış. Bizim başbakan kendini Macar başbakanı sanıyor olabilir mi???

image226

Kaleden çıktıktan sonra Vişegrat’taki Rönesans Restoran’a geldik. Masada kartondan taçlar var. Herkes taçlarını taktı, yoksa yemek vermiyorlarmış. Yani yemekler krallara layıkmış… Önce fondip yapılmak üzere Palinka denilen içkilerden ikram ettiler. Herkesinkini Hamit içti… Tabaklar, bardaklar çömlek. Gelen yemekler de çömlekten kaplarda.. Yine sınırsız şarap, kocaman bir çömlekte geyik eti çorbası geldi. Çok lezzetliydi. Sonrasında koca bir hindi budu ve biftek. Ardından böğürtlenli, kestaneli, kremalı, çikolatalı nefis bir tatlı. Yemekte herkesin keyfi yerine geldi. Sonra tekrar Sentendre kasabasına gelip mola verildi. Ve oradan Budapeşte’ye döndük.

image228 image230 

Diğer otobüsle buluştuk. Saat 16:30 gibi İstanbul’a doğru yola çıktık. Artık otel motel yok, direkt İstanbul… Ve bir sürü sınır… Macaristan, Sırbistan Bulgaristan yoluyla döneceğiz. Hava inanılmaz sıcak. Sırbistan’a girerken yine 30 euro Sırp vizesinden yırttık, yine 10 euro ile kurtardık. Ancak Sırbistan’a girdikten sonra rehberlerdeki paranın bittiği, merkezden gönderilen paranın kart hesaplarında görünmediği, yola devam etmek için yolculardan borç istendiği söylendi. Aksi halde mazot bittiği yere kadar gidebilecekmişiz. Sinirler bozuldu biraz, zaten birkaç gündür otobüste su bile yok, ikram falan da olmuyor yani.. Bizim araçta bir teyzemiz topluca 500 euro verdi, üstüne herkesten 10’ar euro, diğer araçta ise 40’ar euro para toplandı. Herkes imza karşılığı verdi parayı… Daha sonra Asyam Tur’dan alabileceğimiz söylendi. Gerçekten de dönüşte Asyam Tur ödedi gidenlere…

 

Tekrar Sırp gümrüğündeyiz, çıkış da uzun sürüyor… Oradan Bulgar gümrüğüne geliyoruz. Bekle bekle, bir gariplik var.. Hiç buyurun girin hali yok bu Bulgar halter milli takımı emeklisi, hormonlu gümrükçü teyzenin yüzünde… Olmaz diyor sadece, onun dışında Nuh da demiyor Peygamber de… O aralar bi sorun olmuş üst düzeyde, o nedenle devlet memurlarına verilen ve Shengen gerektirmeyen yeşil pasaportlara takmışlar, “Schengen vizesi olmayan yeşil pasaportluları indirin, Shengen’i olanlar girebilir” diyo.. Yok artık, indirip ne olacaksa, çalışma kampına gönderelim isterseniz. Diğer otobüsteki bir yolcu yeşil pasaportunu alıp bize geldi karısını ve eşyalarını orada bırakıp, diğer otobüs girdi oradan. Biz gerisin geri Sırbistan’a… Bu sefer geldiğimiz yoldan Makedonya üzerinden Yunanistan’a gidiyoruz. Zaten pestil gibiyiz. Herkesin moraller sıfırın altında… Sırbistan’a tekrar giriş sorun, Sırbistan’dan tekrar çıkış sorun, Makedonya’ya giriş sorun, oradan çıkış sorun, Yunanistan’a girdiğimizde kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Örge bir sürpriz yapıyor, madem buraya kadar geldik, var mısınız Atatürk’ün doğduğu eve gidelim Selanik’te? Hastaya ilaç sorulur mu Örge’cim, hay yaşa… Zaten birkaç gün sonra o meşum seçimler var, otobüste herkes bildiğimiz kadarıyla Atatürkçü… Herkesin keyfi yerine geldi…


Selanik bizim şehirlere, özellikle de İzmir’e ne kadar benziyor. Her balkonda bir çanak anten, Avrupa’da ya iki tane gördük ya üç… Siesta saati, çok sıcak, sokaklar bomboş. Hep birlikte Atatürk’ün doğduğu eve gidiyoruz, hemen önü Konsolosluk… Doğduğu odayı, evi, mutfağı geziyoruz. Çok mutlu oluyoruz. Sonrasında Cumartesi olmasına rağmen bize kapıyı açan konsolosluk görevlisine teşekkür edip sahile gidiyoruz. Ayaklarımızı denize sokup dinleniyoruz. Birşeyler yiyoruz. Biraz dolanıp tekrar otobüslere biniyoruz. Yolda Kavala’da ünlü bir kurabiyeci varmış, oradan kurabiye alıyoruz. Free-shop alışverişiyle ülkemize kavuşuyoruz.. Ne kadar eğlendik, anlatamam. Herkese bu turu tavsiye ediyoruz. Biz bir daha katılırsak şaşırmasın kimse… 🙂

image232

Bu arada, otobüsün çıkarken sıfırlanan kilometre sayacı, Kadıköy’de inerken 11.000 km’yi gösteriyordu. Bazı ekstra gezilere diğer otobüsle gidildiği de gözönüne alındığında yaklaşık 12.000 km. yol yapmışız.

6 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Yorucu ama doyurucu bir gezi olmuş.Ben tur özürlü olduğum için sizin bu gezide çok uyumlu olduğunuzu düşünüyorum,iki otobüs dolusu insanla 20 gün bu kadar yer dolaşmak her babayiğitin bu arada benim de harcım değil doğrusu.Sizi takdir ettim.

  • rome_o dedi ki:

    geçen sene Madam Tussoude müzesine bir grup götürmüştüm bilgi olarak vereyim Atatürk mumyası yoktu sordum ve berlindeki müzeye taşımışlar madam tussuod yu gezemek isteyenlere duyurulur .

  • rome_o dedi ki:

    normalde 3-4 senede gezilecek kadar yer gezmişiniz böyle bir maratonu ben yapamamızdım . aramıza hoşgeldiniz

  • exxe dedi ki:

    akla hayale gelmeyecek kimler var da bir tek atatürk’e mi yer bulamamışlar?

  • mugeyidogan dedi ki:

    gezinin finali harika olmuş, Ata’ mızın evini görerek.

  • Suzandan dedi ki:

    son resime bayıldım .. herkesin feri kaçmış:)))) albay amcaya 10 puan 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*