2005 LIZBON
















































Zagor’u bilen bilir. Çığlığı vardır ya hani “ahhhhyyaaaakkk” işte onun gibi tepindik arkadaşım Burcu ile Lizbon havalimanı Pagina’da. Düpedüz şımarıklık başka bir şey değil. Malta 2005 yazısı ile bu noktaya gelişimi anlatmıştım.

Arkadaşım tur ile işlemleri 2 kişilik yapmış, ellerine sağlık Burcu’cum. Valizler alındı. Otobüse binmeden ben hemen telefona sarıldım. Amerika’da tanıştığım Lizbon’da yaşayan ve çok saygın bir konumu ve işi olan Türk bayanı aradım. Söz vermiştim Lizbona gelince arıyacağım diye . Sözleştik bir akşam birlikte yemek üzere.Yipppieee..


Otobüse doluştuk ve otele varmadan şehir turuna başlandı. Otele varana kadar tura katlanmak zorundayım.(Lütfen rehber ve tur organizasyonu arkadaşlar alınmasın. Sevgi , hürmet , saygılar efenim.) İki lafın belini kıralım derken, kusura kalmasın kimse kısa bir Malta detayı geçiverdim arkadaşıma.. Otobüs de birkaç eş, her halleri kibara benzeyen yaşlıca bir çift (Allahtan enerjik görünüyorlar) ve bir bayan grubu vardı. Şehrin merkezine doğru ilerlerken şehir dışı ve içinin arasındaki yapılaşma, düzen, yaşam standardı seviyesi göze çarptı gözüme. Şehrin dışında varoş ve gelir seviyesinin düşük olduğu, yapılaşmanın 70’li yıllarda kilitlendiği hissediliyor. Avrupa birliğine giriş ile kendini yenilemeye çalışan , Avrupa başkentlerinden biri olmak isteyen Lizbon , şehrin merkezinden öteye çıkamamış. Tabi pek çok büyük depremi yaşamış olmasının da etkisi olabilir.



Birden kocaman bir meydana çıktık. İstanbul sokaklarından özlediğimiz ama daha ufak , renklendirilmiş arnavut kaldırımlarla bezeli , etrafı anıt ve tarihi binalarla çevrili bir meydanı olan Belem. Belem ,Belem olalı böylesi 2 aç görmemişti heralde. Arkadaşımla önce bir güzel tıkındık sahildeki ufak lokantalardan birinde. Lokmalar mideye indikçe anaaamm “Meşhur Keşifler anıtı burada” diye aklımız başımıza geldi. Lizbon’nun son yüzyılda etkilendiği modern sanat anlayışının belki de ilk örneklerinden Keşifler anıtı. Denize doğru uzanan bir tekne izlenimi verilmiş kaide üzerinde deniz, sanat, bilim ve icatlar üzerinde değer verdikleri kişileri 2 portekiz sanatçı Telmo ve Almeida 1940 yılında ve daha sonra 1960 yılında düzeltmelerle yapmışlar (yaşasın sanat tarihi). En önde Vasco de Gama’nın kaşif olarak bulunan grupta , sanatçılar, bilim adamları ve destekçi prensin heykeli var. Manidar, güzel. İyi yapmışlar. Anıt anıt gibi duruyor. Heybetli ve anlamlı . Anıta yakın olarak Jeronimos Manastırı var. Unesco tarihi eserler listesinde olan bu manastır çok iyi korunmuş 17 yy gotik-ronesans karışımı Manuelin tarzındadır. Geç gotik, erken Rönesans denilebilir. Saksıyı zorladım ama başka mimari örneği anımsayamadım. Ta ki Anıtın denize doğru sağında Belem Kulesini görene kadar. Portekiz kralı tarafından Vasco da Gama için yapılmış , Tejo nehrinin deniz açıldığı yerdeki bu kale karadan bağımsız bir kale-ada imiş. Kendimizi attık kalenin içine. Her tarihi binanın içinde bulunan hediyelik eşya butiğini geçince ;çeşit çeşit savaş topları, gülleler , duvara monte edilmiş zincirler, daracık merdivenler,loş nişler, her an bir yerden eli kılıçlı bir korsan çıkabilir senaryoları ile surların üzerine çıktık. Surlara çıkınca , açık denizin görüldüğü bu kalede, az önce senarist beyinlerimizin yazdığı tüm hikayeleri bir kenara koyduk. İliklerinize kadar mis gibi bir okyanus havası. Havada tek bir bulut yok ve siz ortaçağdan kalma bir kaledesiniz. Düşününce Lizbon’un ayrılıkların şehri olduğuna kanaat getirdim. Denize açılan, Amerika’ya, dünyaya başka yerleri keşfetmeye hazırlananların durağı değil mi Lizbon ? Casablanca filminde Ingrad Bergman ve Victor Lazslo Fas’ı terk edip Lizbon’dan Amerika’ya gitmeyi planlamamışlardı ?(Bogart kal deseydi kalırdı ama) sadece çok kolay havaya giribiliyoruz )


Hem ne demiş Portekizli şair “İyi bir düş’çü asla uyanmaz” ahh ahh..


Batı’yı fethetme , güney Amerikada yeni zenginlikleri bulma hevesinin ilk çıkış noktası . Çok sevdim bu romantik , manidar kaleyi . Prensescilik oynamadık mı ? oynadık hatta Burcu eteklerine basıp surdan düşme tehlikesi bile yaşadı ( biz yetişkin insanlarız.)Zamanla nehrin sürüklediği toprak ,kumlar ile sığlık bir alanla karaya bağlanmış gibi duruyor. Denizde bağımsız olduğu dönemde kısa bir süre için hapishane olarak kullanılmış olan bu kaleden maalesef ayrılmak zorundayız. Belem’den Lizbon’ nun merkezine doğru yol almaya başladık. San Jorge kalesi için, Lizbon’nun en eski kilisesi Lizbon Katedralinden hızlıca geçtik(işte tur bu yüzden iyi değil. onlara bağımlı kalıyor insan). San jorge Kalesi MÖ 6 yy da kimin tarafından yapıldığı netleşmemiş ama İberlerden kaldığı rivayet edilen bir kale. Havada iyice kararmış , hava ılık , okyanus hissi ile gazı almışız zaten , birde ışıklandırılmış kaleyi tepenin üzerinde tüm azameti ile görünce insan bir mest oluyor. Waaouw .. çok güzelmiş diyip gecenin karanlığında sokaklara dökülen insanların peşinden , restoranlar bölgesine doğru ilerledik.Pek çok zeki Avrupalı şehir planlamacıları gibi Lizbon da ızgara biçiminde birbirini kesen sokaklardan oluşuyor ama ne sokaklar. Kimi daracık , Arnavut kaldırımlı , ferforjeli balkonlar , çini süslerle dolu ev cepheleri , camlarda el işi perdeler, loş ışıklar , muzik sesi ile dolu sokaklar. Yerlere bakmaktan kendini alamıyor insan. Öyle güzel dizilmişki , desenler verilmiş ki iri mozaik , ufak kaldırım taşları.. habire birilerine tosladım durdum. Ya yere bakıcaksınız ya o güzelim dökme ferforje balkonlar için yukarı . Lala etti Lizbon bizi. Merkeze ilerledikçe restoranlardan barlardan yayılan muzikle günün yorgunluğuna aldırmadan adımları hızlandırıp “asansör”e vardık. Santa Justa sokağında , şehri yukarıdan görme imkanı veren ışıklandırılmış tarihi bir asansör kule. Santa Justa’nın sokağı, yan yolları çok tanıdık geliyor. Evvetttt.. Beyoğlu’nun Portekiz versiyonu bu. Sıcak bir neşe hakim . Eğlenceli bir gece ve bir şeyler içmek için tavsiye olunur. Restauradores Meydanındaki dikili taşıda görüp geceyi noktalama kararı alındı. Yaşlı çift ayakta uyuyor zaten. Dikili taşın üzerinde İspanya’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan etmenin övgüleri ile savaşların isimleri yazıyor. Artık lütfen otele gidelim. Bedenen tükenmiş , beynen doymuş olabilirim ama bende bir bed-i ademim dimi ? Otel ne ? kapısı nasıl ? nerden geldik ? hiç haberim yok . Sabah ayaklarımla barışmam ve benim yere basmam baya bir vakit aldı.Kahvaltıya davetliyiz yazlık sarayda. Sabah sabah Estonil bölgesine doğru ilerlemeden önce bir yere uğruyoruz. Botanik bahçeleri, değişik bitkileri ile Eduarda parkı ve yakınındaki Gülbankyan müzesi var. Kayseri’den Lizbon’a giden Ermeni bir Türk vatandaşın, vakıf olarak yaptırdığı müzede tablolar, antikalar , sanat eserleri var. Sahil şeridi harika. İçerlere doğru yol alıp Sintra bölgesine doğru giderken niyetimizde Avrupa’nın en uc bölgesi sayılan Cabo da Roca ya kadar gitmekte var. . Sintra inanılmaz hoş evlerin olduğu, eskiden kralın yazlık sarayının olduğu, eski dokusundan hiçbir şey kaybetmemiş agaçlarla bezeli ufak bir vadi . Sarayın en büyük özelliği, günümüze kadar çok iyi korunmasının yanı sıra , 2 devasa konik şeklindeki bacaları. Sarayın sütunlu avlusu çok şık. Sadece binanın yapısı değil , eşyalar, mobilyalar, duvar resimleri , bacaların beslendiği kocaman mutfak kesinlikle görülmeli. sarayın karşısında kalan yamaçta ; soft renklerle boyanmış hoş birbirine bitişik, antika ferforje sokak lambaları , balkonlar , minik sokak kapıları , kaldırım taşları ile süslü kapı önleri, pencerelerden sarkan çamaşırlar , hediyelik el eşyaları satan minik dükkanlar ve sokak aralarında soluklanmak için taş banklar. Özlemiş miyim ne ?Tepede ise kasabaya ve saraya kartal yuvasından bakar gibi bir kale var. Karlovy Vary’den sonra en favori minik kasabam.


Ormanın oksijeni beynimize zarar vermeden istiflendik kokuşmuş otobüse. Sindirdik güzelliği bünyeye. Tekrar denizi gördüğüm de artık direk okyanusa bakıyordum. Denize yüksek birsahil yolundan tek tük hansel- gratel çiflik evlerinden birine yemek yemeğe girdik.Tavandan devasa tütsülenmiş domuz butları sarkıyor.Koku dayanılacak gibi değil.Ama açız. Açlık adamın anasını bellermiş misali. Yedik içtik üstüne tatlı bile yedik o kokuda.Yarabbi şükür diyip yola devam ettik çantamda harika taş fırın otlu ekmeğinden bir parça ile. Deniz ve süper kayalıkları takip ederek Capo da Roca ya vardık. İşte hocam Avrupa kıtasının en uc noktası. 5 euro verip Avrupanın en uc noktasına geldim ispatı sertifikamızı aldık. Hava inanılmaz sıcak ve rüzgarlı idi. Deniz , dalgalar , kayalıklar , okyanus havası ohh .. ser gazete kağıdını koy çay bardaklarını, kes kavunu, böl peyniri…
Fado muziğinin kaynağı hasretlerin, hisli insanların ülkesi Portekiz , Brezilya ile gönül bağı kurmuş. Kral George’a ait olduğu söylenen küçücük bir yazlık saraya geldik.Saraycık. Şehir merkezinin biraz dışında . Saray küçük bir konağı andırıyor. Zaman zaman yabancı devlet adamlarını ağırlamak için, imza ve törensel amaçlarda kullanılıyormuş. Klasik Avrupa saraylarından farklı olarak ; duvarlarında ki ipek kumaşlarda devasa palmiye resimleri , rengarenk meyva reismleri , koyu tenli dansçılar ,karnaval havası ile dolu. Bariz Brazilya. Brazilya’ya ile aralarında çok sıkı bağlar var.Ana salonu ise muziği daha iyi yansıtması için sutunlara kadar ağaçtan yapılmış. Sonra sutunlara mermer havası verilerek boyanmış. Tam ortada kocaman bir dans alanı ile Kral’ın ehli-keyf olduğunu anladık . Kraliyet ailesindeki ensest ilişkiler nedeni ile sakat , hastalıklı prensler ve sakallı prenseslerin resimleri ile dolu salonlardan geçerken acımasızca güldüğümüzü itiraf ediyorum. Kötüyüm ben.
Akşam basıyor . artık merkeze döndük. Tejo nehri kıyısındaki 25 nisan köprüsünün altında denize çakılmış babaların üzerinde, açık hava altında salaş bir lokantadayız. Manzaraya diyecek söz yok. Her gün batımı güzeldir evet ama gerçekten çok güzeldi. Köprüleri seviyorlar .25 nisan köprüsünün diğer adı Salazar köprüsü. San francisco’daki Golden Gate köprüsünü yapanlar yapmış.aynısı.Köprü trafiğini hafifletmek için daha sonra bir kat daha ilave etmişler.Vasco da Gama köprüsü ise 17 km ile dünya da ki en en uzun köprülerden biridir.
Şehir merkezi tramvay ile yokuşlu sokakları gezilmeyi hak ediyor. Otelin yanındaki büyük Kolomb alışveriş merkezinden olağan “cama yapışıyım belki benim olur” ilkesi ile dolaşıp cepleri hafifletip, boğazları şişirecek kadar dondurma yiyip , oturalım insanları izleyelim diye şehri kafamıza göre gezmek güzeldi. Acaba balkonun birinden söküp çaldığım dökme ferforje deseni bavula sığdırabilirmiyim??
Lizbon’da ki son akşamın burukluğu ile ,gecenin karanlığında ,şehrin arka sokaklarını hafızamıza kazıyarak, barlar, gece kluplerin bolca olduğu San Justo’dan geçip cıvıl cıvıl insanlar ardımızda bıraktık. Bizi almaya gelen Amerika’da tanıştığım arkadaşım bayan ile yemeğe gideceğiz.(Üzgünüm izinsiz kendilerinden bahsedemiyorum).Çok nazik bir davranış ile eşi ,oğlu ile beni ve arkadaşımı aldılar.Estonil’e gidiyoruz dediler. Ian fleming , James Bond romanlarını yazarken Estonil’den ilham aldığını söylemiş. Çok özel klupler, gazinolar ,smokinli beyler , şık pırıltılı hanımlar ve ikinci dünya savaşı dönemi pek çok casusun, politikacının, bilim adamının ve bilginin kilit noktalarından biriymiş Estonil., Estonil bölgesinde çok şık bir balık restoranına gittik. Denizden babamda çıksa yerim ben. O kıvamda deniz sevdalısıyım anladığınız üzere. Ian Fleming , İngiliz askeri serviste çalışan biri olarak savaş dönemi entrikaları ,Estonil’de ,James Bond’a hayat vererek anlatmış. Güzel etmiş. Böylesi güzel bir şehire , bu kadar güzel bir manzara ile veda etmek benim için çok büyük bir ayrıcalıktı.


Artık eve dönme vakti. Her şey tadında dimi ? Evin yolunu unutucağız yoksa. Hem ne demiş James Bond ? “shaked , not stirred”

9 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Tüm Lizbon yazılarını okudum ama inanın sizinkinden ayrı bir tad aldım.Estoril ,benim de favorim ,ne hoş yer değil mi ? Final cümlenizdeki 007 Martini hatırlatmanız zevkten bitirdi beni !!!

  • Suzandan dedi ki:

    Gecesi , gündüzü ayrı güzel. Portekiz’e sempati duyabilirsiniz, Lizbon’u çok beğenebilirsiniz ama insan Estonil’e sadece aşık olabilir.:)

  • mugeyidogan dedi ki:

    Lizbon İstanbul’un ruh ikizi sanki.niye mi? o da 7 tepe üzerine kurulu, nostaljik tramvayı var, 1755te şehri yıkan depremi var, arnavut kaldırımları var. peki hangisi daha güzel?

  • NEŞE dedi ki:

    Müge çok haklısınız,ben de sizinle aynı fikirdeyim ama galiba İstanbul biraz daha ağır bastı :İstanbul da çok eski bir tarih,3 imparatorluk ve 2 kıta faktörü var,kesinlikle tarafsız düşünüyorum.

  • rome_o dedi ki:

    yazıdaki üslubun harika . bu da çok güzel bir yazı olmuş

  • rome_o dedi ki:

    bu arada uzun zamandır zagordan bahseden birine rastlamammıştım .iyi geldi 🙂

  • Suzandan dedi ki:

    istanbul ile tanıdık pek çok ortak nokta var.tepeler,kaldırım taşları,dar sokakları ve beyoğlu havası. belki istanbul kadar geçmişi yok ama tüm neşesinin altında hüzünlü bir şehir.

  • Suzandan dedi ki:

    Vg ;zagor ,mr no,konyakci, hatta puik bilmeyen ne cok okur yazar var biliyormusun? Kizilmaskenin cocuklarinin adini sayabilen kac kisi kaldi bu dunyada :))))

  • rome_o dedi ki:

    mr no benim herzaman favorim olmuştur hem tazrı hemde bol bol gezmesi hep hoşuma gitmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*